28 Mayıs 2010 Cuma

DAİMA CESUR VE YENİ… (*)
ALİ BULUNMAZ


“İnsanının huzursuzluğu yüzünden bir ülkenin komünist olmasına seyirci kalamayız. Sorunlar, Şilili seçmenin kararına bırakılamayacak kadar önemlidir.”
(Henry Kissinger, ABD Başkanı Nixon’ın Ulusal Güvenlik Danışmanı ve daha sonra Dışişleri Bakanı)


11 Eylül 2001’de New York’ta yaşananlar, aynı güne denk düşen bir başka olayı örttü sanki. 1973’te, takvimler yine 11 Eylül’ü gösterdiğinde Şili, Salvador Allende’ye karşı girişilen ve taşeron Pinochet’yi 1990’a kadar iktidarda tutacak darbeye tanıklık etti.

ABD’nin, ateşi maşayla tuttuğu her darbede olduğu gibi ekonomik, siyasi ve sosyal gerekçelerin harmanlanıp birbiriyle maskelendiği hareketle bu kez de Şili’nin kaderi değiştiriliyordu.

Allende’nin, ABD şirketlerinin elinde olan bakır endüstrisini devletleştirmesi, kıtanın kuzeyinde büyük rahatsızlık uyandırmıştı. Hatta ABD Başkanı Nixon’ın Ulusal Güvenlik Danışmanı Henry Kissinger’ın, 5 Kasım 1970 tarihli raporunda Şili’yle ilgili aynen şu ifade yer alıyordu: “Allende’nin iktidara gelmesi Güney Amerika’da başımıza gelen en büyük sorunlardan biri.”

Üç yıl sonra ülkeyi açık hava işkencehanesine çevirecek darbe, işte o günlerde tasarlanır. Amerikan gizli servisinin Şilili yandaşları, Allende’yi devirmek amacıyla ülkede o güne kadar görülmemiş yoğunlukta bir çalışma başlatır. 16 Ekim 1970 tarihli CIA raporu da bunun en açık göstergesidir.

Nihayet, 11 Eylül 1973 günü Şili ordusu, ABD’den aldığı emirle harekete geçer; Allende öldürülür, Pinochet’nin kanlı ve baskıcı rejimi egemenliğini kurar. Pek çok muhalif tutuklanır ve işkenceden geçirilir; bu da yetmez, hızını alamayan faşist rejim sosyalist görüşlü kimi muhalifleri tren raylarına bağlayıp uçak ve helikopterlerden okyanusa atar. O dönem Şili’de kaybedilen yüzlerce insana ne olduğu bugün bile bilinmiyor.

Böyle bir ortamda, Şili’deki kanlı günlerin direniş simgesi haline gelen bir isim dikkat çeker: Victor Jara. Darbeyi izleyen günlerde İngiltere’ye göç etmek zorunda kalan Joan Jara, eşi Victor’u, onun müziğe, tiyatroya, ülkesine ve mücadelesine duyduğu büyük aşkı anlattığı Victor Jara: Yarım Kalan Şarkı ile bu önemli insanı yeniden gündeme getiriyor.

VİCTOR’UN DEVRİMCİ KİŞİLİĞİ
Geçtiğimiz aylarda bir “sanat” dergisinde, “Şili’de moda” teması etrafında şekillenen bir yazı yayımlandı. Yazının sahibi, hemen başlangıçta “Bu ülkeden Pablo Neruda dışında hiçbir sanatçı tanımıyorum” diye bir cümle kurmuş. Bu bile bir mesafe aslında. O kişiden veya pek çok insandan, Pinochet’nin güdümlü darbesine hasta yatağında kalbi dayanmayan Neruda’dan başkasını tanımasını beklemek bile fazla galiba.

Ama Victor Jara’yı atlamak, en az Neruda’yı tanımamak kadar korkunç. Jara, tarihsel bir kişilik; Şili’nin simge isimlerinden. Eşi Joan’nın, Victor Jara: Yarım Kalan Şarkı kitabı, hem Victor’un hem de Şili’nin tarihine ışık tutuyor desek yanlış olmaz.

Sözü uzatmayalım, Joan Jara, Victor’u anlatmaya koyulduğunda, evlendiği ve yaşadığı ülkeden, doğduğu topraklara (İngiltere’ye) mülteci olarak dönmek zorunda kalmış bir isim. Şili’yle ve Victor’la tanışmak, aynı zamanda başka bir kültürle de yüzleşmek demek onun için. Ayrı ayrı; önce kendisinden sonra Victor’dan bahseden Joan, ardından kesişen yolu okura sunuyor.

Kitaptan anlaşılıyor ki, Victor’un devrimciliği ve insancıllığının kökeninde, çocukluğunun ve ilk gençlik yıllarının büyük yeri var. Özellikle babası sayesinde ilişki kurduğu tarım emekçileri ve annesinin ağır koşullarda çalışması, daha o günlerden itibaren Victor’un hayata bakışını belirleyen önemli noktalar.

Hayatında çok büyük bir yer kaplayan annesinin ölümünü izleyen zamanlarda papaz okulunda aradığı sevgi ve sonrasında (Victor’un öldürülüşünü düşününce bir kara mizaha dönüşen) gururla gerçekleştirdiği askerlik görevi…

1950’li yılların sonu ise hem Şili hem de Victor için önemli atılımlara sahne olur. Victor, tiyatro ve sosyalizmle tanışırken Şili, yasaklanan Komünist Parti ve Allende ismini günden güne daha çok duymaya başlar. Joan Jara bu döneme; Victor’un tiyatrodaki yükselişine dair, gelecek yıllarla kıyaslandığında yine kara mizah hatta trajikomik bir yan barındıran şöyle bir not düşer: “(…) Sınıfına, muhtemelen doğaçlama yetenekleri yüzünden bitirme sınavı olarak Peter Ustinov’un Dört Albay’ın Aşkı adlı oyunu verilmiş. Victor bu oyunda Rus albay rolündeydi ki, çok iyi oynadığını hatırlıyorum.” O zaman, öğretmeni ve bitirme sınavında jüri üyesi olan yakın gelecekteki eşinin, düşündüğü ve ardından yazdığı satırlar bunlar.

TİYATRO VE MÜZİK
Tiyatro, Victor’a 1960’ların hemen başında Küba’daki devrimin öncüleriyle tanışma (özellikle Che Guavera ile) ve ileride eşi olacak Joan’la yakınlaşma imkânı verir, elbette Şili’nin sosyalist önderleriyle de.

Joan Jara bir şey daha söylüyor buna ilişkin: “Tuhaf bir tesadüf eseri Victor, her ikisi de tiyatroya ilgi duyan Şili tiyatro sezonunun açılış gecesine davetli Salvador Allende ve eşi Hortensia Bussi ile Uruguay yolculuğunda tanıştı. Açılış gecesinin ardından yaptığı konuşmada Allende, Victor’un adını anmış ve yeni nesil yönetmenlerin en yeteneklilerinden olduğunu söylemişti (1964).”

Bu arada, Joan’nın aktardıkları, Victor’un tiyatro ile müziği buluşturduğunu; o günlerde dünyaya egemen olan müziğe karşı, folk tınılarına yöneldiğini ve birkaç arkadaşıyla “Yeni Şarkı” akımını başlattığına işaret ediyor. Buradaki amaç çok açık; ayakları Şili topraklarına (ve daha geniş anlatımla, kendi kültürüne) basan müzikler yapmak. Bu çabanın en yalın hali, Victor’un ağzından dökülen şu sözcüklerde gizli: “(…) Sadece barış aramam yüzünden hüzün ve mutlulukla gitarımın tellerine ve ağacına, yüreği yara gibi delen dizelere, hepimizi kendi içimize baktıracak ve dünyayı yeni gözlerle görmemizi sağlayacak sözlere sarılıyorum.”

Her şeyi; Victor’un yaşamını, sonuyla ilişkilendirmek ne kadar doğru bilinmez ama onun önsezisi, yazdıklarına ve eylemlerine siner. Joan’ın hatırlattığı pek çok şey bunu gösteriyor. Örneğin Che’nin öldürülmesinin ardından yazdığı şarkıdaki (“El Soldado”- Asker) şu sözler, bunun kanıtı sanki: “Asker, vurma beni/ vurma beni, ey Asker/ kim taktı göğsüne madalyaları/ kaç yaşama mal oldu bunlar/ titriyor elin biliyorum/ vurma beni/ kardeşinim ben.”

“VENCEREMOS”-KAZANACAĞIZ!
1970’e gelindiğinde, Şili’de seçim rüzgârları eser. Victor, Halk Birliği’nin adayı Allende’nin yanı başındadır. Allende’yi destekleyenlerin dilinde ise o çok bilinen; sözlerini Victor’un yazdığı, Sergio Ortega’nın bestelediği marş vardır: “Venceremos”- Kazanacağız!

Allende’nin zaferi, ülkede yeni bir perde açar. Özellikle Joan ve Victor’un çalışmaları hızlanır. Victor, Allende’nin başa geçişiyle beraber, çok daha fazla aranan, dinlenen ve dikkat çeken bir müzisyen haline gelir. Halkın mahallelerde, üniversite ve sosyal yaşamdaki örgütlülüğü artar. Kısacası, daha önce görülmeyen bir dayanışma ortamı oluşur. Çatlak sesler, Allende muhalifleri ve işbirlikçiler yok mudur? Elbette vardır ama zaman, onların zamanı değildir. Zaman, Victor’un, Joan’ın, Allende’nin, Corvalán’ın, Intı-Illimani’nin ve Patricio Castillo’nun zamanıdır şimdi.

Şili’deki bakır madenlerinin millileştirildiği 11 Eylül 1971 günü (iki yıl sonrasına kadar!) “Ulusal Onur Günü” ilan edilir. Bu olay, ülkedeki coşkuyu ikiye katlar. Joan’a göre, Ekim 1970-Eylül 1973 arası, Şili’nin yükseliş dönemidir. Kapsamlı reformlar, demokratik ortam ve dayanışma havası, hem Joan’ın hem de Victor’un yaratıcılığını arttırır. Kimi zaman muhalefet ve işbirlikçilerin gösterileri küçük endişeler yaratsa da, Allende taraftarları ve halk buna iki üç katı kalabalıklarla yanıt verir. 1973’teki seçim, Allende’yi bir kez daha ve önceki dönemden güçlü biçimde başkanlığa taşıyınca muhalefet, onu demokratik yollarla iktidardan indiremeyeceğini anlar.

Kapıda bekleyen tehlikeye karşı herkes sesini yükseltir; Victor, Neruda ve Allende bunların başını çeker. Victor, düzenlemesini Inti-Illimani ile yaptığı ve yükselen faşizme karşı direnişi anlattığı şarkıyı da o günlerde yazar: “Bir kez daha istiyorlar lekelemek/ ülkemi emekçi halkın kanıyla/ özgürlükten dem vurup/ ellerinde suç damgası taşıyanlar/ (…) yaşamak istiyorum ben/ çocuğum ve kardeşlerimle/ günden güne inşa ettiğimiz/ hepimizin yeni dünyasında/ korkutmaz tehditleriniz beni/ ey siz sefalet ustaları/ umut yıldızı devam edecek/ bizim olmaya/ (…) böyle duyulacak şairin sesi/ kalbim atmayı kesene dek/ halkın yolunda/ şimdi ve sonsuza kadar.”

1973’te, ağustosun son günlerinde yazdığı şarkı ise, hem Victor’u anlatır hem de Joan’a göre vasiyet niteliğindedir: “(…) Şarkı söylerim/ çünkü gitarımın hem aklı var hem duygusu/ topraktandır yüreği/ ve güvercin kanatlıdır/ (…) gitarım zenginler için değil/ (…) şarkım merdivenidir/ yıldızlara ulaşmaya kurduğumuz/ (…) şarkım bu daracık ülke için/ toprağın ta derinlerinde/ orada dinlenir her şey/ ve orada başlar/ cesur şarkı dediğin/ hep yeni kalacaktır.”

“Marksizm kanserini yok etme” amacıyla düzenlenen darbe gerçekleştiğinde, günlerden 11 Eylül’dü. Ulusal Onur Günü, tarihin en kanlı anlarından birine ve etkisi on yıllar sürecek faşizme tanıklık ediyordu. Yıllarca konser verdiği ve şenliklere katıldığı; darbe sonrası “toplama kampı” diye anılan ve ileriki yıllarda Victor Jara’nın adının verildiği Ulusal Şili Stadyumu (Estadio Nacional de Chile), Victor’un öldürüldüğü yerdir. Ama düzenlenen darbenin korkunçluğunu simgelercesine, Victor’un 23 Eylül 1932 olan doğum gününün karşısına kesin bir ölüm (ya da öldürüm) tarihi yazılamaz.

Fakat stadyumda, Victor’la beraber tutuklu bulunan ve hayatta kalmayı başaran birkaç kişinin ezberleyerek dünyaya duyurduğu “Beş Bin Kişiyiz” adlı şiir, faşizme başkaldırının simgesi olarak pek çok yere kazınır.

İsmi, Şili ve dünya tarihine gururla yazılmış insanlar: Salvador Allende, Luis Corvalán, Pablo Neruda ve kitabın kahramanı Victor Jara… Joan Jara, Victor’u anlatırken onlara ve faşist darbe sonrası kaybolan ve katledilen, adı geçen ya da geçmeyen herkese bir saygı duruşunda bulunuyor.

Öldürülüşünden çok mücadelesi, ortaya koydukları ve dünyaya bıraktığı mirasla; çocuğu, şarkıları, şiirleri, öğrencileri, kişiliği, duruşu ve insancıllığıyla hatırlanması gereken Victor Jara… Joan Jara onu, anar ve anlatırken Victor’un hayatta olsun veya olmasın tüm devrimci dostlarına ve insancıllıkla yoğrulan; insan ve yaşamdan yana herkese selam gönderiyor aslında. Bir daha hiçbir güzel şey yarım kalmasın diye…


BEŞ BİN KİŞİYİZ

Beş bin kişiyiz burada
Bu ufacık yerinde kentin.
Beş bin kişiyiz.
Kim bilir kaç kişiyiz daha
Kentlerde ve ülkede?
Burada yapayalnız
On bin el, tohum eken
Ve fabrikaları çalıştıran.
İnsanlığın ne kadarı
Açlıkla, korkuyla, panikle, acıyla
Ahlâki baskıyla, terörle ve çılgınlıkla
Yüz yüze?
Altımız yitip gitti
Yıldızlı göğe gidercesine.
Biri öldü, bir diğeri dövüldü, aklıma
Gelmezdi bir insanın böyle dövülebileceği.
Diğer dördü bitirmek istedi yaşadıkları dehşeti
Biri hiçliğe attı kendisini
Bir başkası kafasını duvarlara vura vura
Ama ölüm hepsinin bakışlarında.
Ne dehşettir bu faşizmin yüzünün yarattığı!
Planlarını bıçak keskinliğinde yürütüyorlar.
Hiçbir şey umurlarında değil.
Onlar için kan demek madalya demek,
Kıyımsa kahramanlık.
Ah, Tanrım, bu mudur yarattığın dünya
Yedi günlük mucize ve emeğin sonunda?
Bu dört duvar arasında sadece tek numara var
Ki o da ilerlemiyor
Ki o da yavaşça daha fazla ölüm istiyor.
Ama birden uyanıyor vicdanım
Ve görüyorum ki bu akışın yüreği atmıyor
Tek atan makinelerin nabzı
Ve askerlerin ebe yüzlerini gösterişi
Tatlılıkla yüklü.
Haykırsın Meksika, Küba ve
Dünyanın kalanı bu vahşete karşı!
On bin eliz biz burada
Hiçbir şey üretemeyen.
Kaç kişiyiz ülkede?
Başkanımızın, yoldaşımızın kanı
Bombalardan ve makinelilerden daha sert vuracak!
Bizim ilk darbemiz de yeniden!

Ne zor şarkı söylemek
Dehşetin şarkısını söylemek zorunda kalınca.
Yaşadığım dehşetin
Ölmeye durduğum dehşetin.
Görmek kendimi bunca insanın ve
Bunca sonsuzluk anının arasında
Sessizlik ve çığlıkların
Şarkımın sonunu getirdiği.
Gördüğümü daha önce hiç görmemiştim
Önce ve şimdi hissettiklerim
Doğurtacak anı…

Estadio Nacional de Chile, Eylül 1973.


Victor Jara: Yarım Kalan Şarkı/ Joan Jara/ Çeviren: Algan Sezgintüredi/ Versus Kitap/ 310 s.

(*) Cumhuriyet Kitap, 27.05.2010

21 Mayıs 2010 Cuma

DÜNYADA BİR YABANCI (*)
ALİ BULUNMAZ

De Niro’nun Oyunu’nun yazarı Rawi Hage Lübnan doğumlu. Aynı zamanda iç savaşın birebir tanığı. 1992’de Kanada’ya göç edene dek ülkesindeki karmaşık ve gergin ortamı gözlemlemiş. Yazarlığının yanı sıra, görsel sanatlarla ilgilenen, küratörlük yapan öte taraftan, siyaset eleştirmeni olan tam bir entelektüel.

Yazıları Macelan’s, The Toronto Review, Fuse, Jouvert, Montreal Serai ve Al-Jaddid gibi gazete ve dergilerde yayımlanan Hage, ilk romanı De Niro’nun Oyunu’yla 2008 Uluslararası Dublin IMPAC Ödülü’nü de kazandı.

FARKLI YOLLARA KAYAN DOSTLUK
De Niro’nun Oyunu
, Lübnan’daki iç savaşın izlerini fazlasıyla taşıyan ve bu savaş çevresinde iki arkadaşın hayatından kesitleri ele alan bir roman. Konu savaş, hem de Ortadoğu’da bir savaş olunca, girizgâhı şu soruyla yapmanın sakıncası yok: Savaş bir oyun mu? Evet, kimilerinin masa başındaki oyunu. Ama sahaya inince gerçeklerle yüzleşiyorsunuz. De Niro’nun Oyunu’nda, hem bu gerçekler hem de Hage’in kurguladığı hikâye birbirini tamamlayarak yol alıyor.

Hage, kitabı üçlü sacayağı üzerine oturtmuş. Buna göre, yapıtın bölümlenmesi Roma, Beyrut ve Paris şeklinde. Kitabın başlarında, genel havayı yansıtan; George ve Bassam’ı başka kutuplara sürükleyen savaş sahneleri anlatıma hâkim. “Bombalar yağıyordu” ifadesi, hem savaşın kendisini hem de ona duyulan öfkeyi resmediyor. Bir yandan savaşla yoğrulan günlük hayatın devam etmesi gerek, bir yandan da insanların ayakta kalması…

Bunun bir yolu durup savaşmak, diğeri ise gitmek; işte Bassam bu çelişkiyi yaşıyor: “Dudaklarıma on bin sigara değdi, kırmızı gırtlağımdan bir milyon yudum Türk kahvesi aktı. Nebile’yi, poker makinelerini, Roma’yı düşündüm. Burayı terk etmeye kararlıydım (…) Mutfak sessizdi; annemin radyosu uzaklardaydı, gömüldüğü sığınakta sıçanları ve kalabalık aileleri eğlendirmekteydi. Bombalar yağınca sığınak bir eve, şekerden yapılma bir şatoya, çocukların oyun kampına, bir türbeye, bir mutfağa, kahvehaneye, ocaklı, sünger şilteli ve bol oyunlu, karanlık, samimi, küçük bir mekâna dönüşüyordu. Fakat havasız, boğucuydu; açık havada ölmeyi yeğlerim.”

Lübnan’da yaşanan iç savaş, “oyun” diye adlandırılabilir; diğer yandan, aynı George’un oynamayı sevdiği gibi bir kumar da. Çatışmalarla harabeye dönen ve herkes uykuya daldığında en güvenli saatlerini yaşayan ülkede, yaşamla ölüm arasında oynanana pek benzemese de, savaş bir kumar. Masanın bir tarafında, “De Niro” lakaplı George’a katılması teklif edilen Hıristiyan milisler bulunuyor. George’un kafasında ise bir tek şey var: Sahip olduğu kumarhaneyi bırakmamak. Mekân aracığıyla vurgun yapıp, ondan sonra ülkeden ayrılmak. Romanda adı geçen Profesör Semir’in de dediği gibi “saygıyı yok eden bir savaş” bu. ABD’nin, petrol uğruna ateşlediği, bölgeyi karıştırıp saygıyı ayaklar altına aldığı bir savaş…

George’un, poker makinelerindeki hilelerle elde ettiği kazançtan milisler de yararlanmak ister. Bu, tüm planları bozacak bir gelişmedir. Üstelik George’un aklı milislerdedir. Bassam ile aralarında geçen konuşma, hemen her şeyin iç yüzünü açıklıyor: “Kumarhaneyi bırakıyorum, dedi George (…) Neden bırakıyorsun? Ebu-Nahra birkaç iş yapmamı istedi. Ne tür bir iş? Yakında eğitim almak üzere İsrail’e gidiyorum. Milis güçleri, güneydeki Yahudilerle işbirliğine giriyor (…) Hayır Bassam; biz bu savaşta yalnızız, insanlarımız her gün katlediliyor (…) Yurdumuzu kurtarmak için şeytanla ortak olacağız.”

HATIRLANACAK BİR YAŞAM…
Bu sırada saldırılar sürer; iki arkadaş, geleceklerini tartışadursun, Bassam’ın annesini kaybetmesi, hem pek çok şeyi yeniden hatırlamasını sağlar hem de ileriki günleri şekillendirir. Hage, Bassam’ı ve George’u anlatırken, Lübnan’ın geçmişine de giriyor; iktidarın, sokakların ve zenginliğin nasıl el değiştirdiğini Mösyö Laurent’ın ağzından sorguluyor.

Laurent’ın öldürülüşü, Bassam’ın bu yüzden suçlanması, tutukluluk, işkence; bu arada süren işgal, işbirliği… Hemen hepsi, Hage’in savaş penceresinden birer küçük manzara. Çivisi çıkmış bir ülke ve kent; o ülkede ve kentte yaşamaya çalışan, oradan kaçmak için fırsat kollayan insanlar.

Bassam’ın kaçışa yeltenmesi de bundan farklı değil. Lübnan’dan ayrılıp Fransa’ya yollanacak gemiyi gözlemesi, onun kaçış öyküsünün başlangıcına işaret ediyor. George’un anlattıkları ise sayılarla birleşince, her şey çok daha korkunç hale gelir Bassam için: “On bin, belki daha fazla (…) Çocuklar, kadınlar; eşeği bile vurduk.”

Bassam’ın annesini, babasını, Rana’yı; ülkesinde iyi ve güzel olan ne varsa hepsini kaybetmesi, ayrılışını hızlandırır. İçindeki öfke, mutsuzluk ve burukluk, bindiği gemide, her an kendisinden uzaklaşan ülkesine dair “orada benim için hiçbir şey kalmadı” dedirtir. Artık Marsilya, Bassam için yeni bir hayatın ilk basamağıdır. Sonrası ise Paris. George’un babasının Fransa’daki eşi ve kızıyla tanışma; yeni hayatındaki, yeni insanlar…

Bu noktada söz dönüp dolaşıp George’a geliyor. Bassam’la George’un çocukluk hatıralarına, okul anıları ve eski Lübnan’a dek uzanan geçmişin izleri tekrar canlanıyor. Bassam her ne kadar etrafında birileri bulunsa da, Paris’te bir yabancı. Tıpkı, o günlerde okumaya başladığı Camus’nün Yabancı’sındaki Meursault gibi.

Hage’in, romanda Bassam ile Meursault arasında bir benzerlik ya da bağ kurduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Bassam’ın tedirginliği, yalnızlığı ve sorgulamaları, Meursault’yu andırıyor. Annesi savaşta ölmüş bir adamın hapisliği ve ülkesinden uzakta olması, gönüllü sürgünlük bir bakıma.
Bu gönüllü sürgünlük, Bassam’ın annesinin ölüm ve cenaze günüyle ilgili anılarını da harekete geçirir; evdeki kalabalık, kadınlar, erkekler, telâşe, ağıtlar… Ne zaman ölmüştür annesi? Yabancı’nın ilk cümlesi, bu anılar aklına geldikçe onu tetikte tutmaya devam eder: “Bugün annem ölmüş. Yoksa dün mü; emin değilim.”

Beyrut, Paris ya da Roma: Bassam’ın geçmişi; yok olan veya yeniden “düzenlenen” kent, babası, annesi, George; hepsi onu kovalar. Milislerin öldürdüğü insanların ve George’un kanı hep zihnindedir. Hiçbir kent veya tanıştığı hiçbir insan bunu silemez. Onun istediği, hatırlayacağı bir yaşamdır ama “De Niro” George’un oyunu, kendi yaptıkları ve ülkesinde olup bitenler hatırlamaktan hoşlanmayacağı bir yaşam bırakır ona.

Hage, kitabında 1980’li yıllardaki karmaşık Lübnan’ın adeta fotoğrafını çekmiş. Anlatım gerçekçi ve neredeyse sırıtan hiçbir öge yok. Satırlar arasındayken, savaş alanlarında, Beyrut ardından da Paris sokaklarında ve insan ilişkilerinin tam orta yerinde geziniyorsunuz. Bunun yanında, Bassam ve George’un, kimi zaman yakın kimi zaman da uzak arkadaşlığı etrafında şekillenen hikâye, Hage’in kurgusunun sağlamlığını gösteriyor.

Rawi Hage ile kahramanlarından ve romanın anlatıcısı Bassam arasında benzerlikler yakalamak da mümkün: Hage de, Bassam gibi Lübnan’daki iç savaşa tanıklık ediyor ve arkasından başka bir ülkeye göçüyor.

Hage, De Niro’nun Oyunu’nda, Bassam ve George karakterleri, onların yaşamı, arkadaşlığı ve Lübnan’da yaşanan iç savaş sonrasında dostluklarının tekrar şekillenmesi üzerinden bir var oluş hikâyesi koymuş ortaya. Hikâyeyi sürükleyici kılan çelişki, hesaplaşma ve hatırlama türünden duygular. George ve Bassam ile etrafındakilerin yaşadığı bu duygular, romanı okuyanlarda gerçeklerden kopmama ve Hage’in yarattığı kurgusal ortama kolayca girme gibi bir etki yapıyor.

Pek çok insan gibi, Bassam ve George’un yaşamı da, bu savaş ve çatışma arasındaki olaylarla savrulup, eskisine benzemeyecek biçimde değişiyor. George’un saptığı alengirli yola karşın, Bassam’ın çığlığı, savaşın sessizliğine karşı bir isyan gibi. Hage, bu çığlığı; Bassam’ın (De Niro’nun Oyunu’ndaki oradan oraya sürüklenen yabancının), trajediyi sorgulayışını öne çıkarıyor romanda.

De Niro’nun Oyunu/ Rawi Hage/ Çeviren: Püren Özgüren/ Everest Yayınları/ 252 s.

(*) Cumhuriyet Kitap, 20.05.2010

14 Mayıs 2010 Cuma

SENG-İ SEBURA İTİRAFLAR (*)
ALİ BULUNMAZ

Simone de Beauvoir’ın dünyaya ve kadınlara armağan ettiği en güzel sözlerden biri “Kadın doğulmaz, kadın olunur”du. Buna, bir belirleme, başkaldırı ya da ayırımcılığa karşı bir isyan bayrağı demek de mümkün.

Savaşın sürdüğü bir coğrafyada aşağılanan, insanlıktan çıkarılan ve asıl olarak kimliksizleştirilen kadınların kaçı bu söze sığınabiliyor? Hayatta kalma mücadelesi, her şeyin epey önüne geçmişken, bunu düşünmeye zaman yok belki de. Düşünmeli, o ayrı konu. Atiq Rahimi’nin Sabır Taşı da, savaş ortamında; sıradanlaşan çatışmalar arasında, şiddet ve vahşetin kıskacındaki kadınlardan birinin çığlığını anlatıyor.

Rahimi kitabını, gerçek bir olaya; kocası tarafından öldürülen bir Afgan kadın şaire adıyor. Bir anlamda şiddet gören, birey olarak algılanmayan ve öldürülen tüm kadınlara ağıt ve anılarına armağan niteliğinde Sabır Taşı. “Afganistan ya da başka yerlerde” ifadesi bunun göstergesi.

BEDENİ BOŞLUKTA BİR ADAM
Bir kadın, bilinçsiz yatan kocasının başında, elinde tespih; tam on altı günün ardından yekten isyan bayrağını açmış, gözlerini adama dikip öfkeyle karışık sesleniyor: “Nefes alabiliyorsan, nefesini tutabilirsin de (…) Nefesini tutsana (…) Yalnızca tek bir kez nefesini tut.”

Rahimi’nin deyişiyle, “bedeni boşlukta” bir adama fırlatılan bir çağrı bu. Adamın suskunluğu, kadını daha çok sinirlendiriyor. Öfke belli bir süre sonra itiraflarla buluşuyor. Yüzünü bile görmeden, yalnızca ismiyle nişanlandığı adamla evliliği, ilk gecesi, sonrası; mutsuz ve korku dolu bir birlikteliği anlatan, kirlenen ve kirletilen hayatları konu alan doludizgin itiraflar. Karşı tarafın tepki veremediği, duyduğu ama anlamlandıramadığı bir monolog sürüp gidiyor.

Tüm hınç ve öfkesine rağmen kadın, kocasının başında; bakımı için ne gerekiyorsa yapıyor, çocuklarına da bunu öğütlüyor, “Babanızı rahatsız etmeyin” diye uyarıda bulunuyor. Ama bu, zoraki bir gülümseme gibi. Gizli kalan ne varsa, yerde yarı ölü biçiminde yatan adamın yüzüne vuruluyor: “Beni asla dinlemedin (…) On yılı aşkın bir süredir evli olsak da birlikte iki üç yıl yaşadık.” O cümlelerin ardından, pişmanlığı anlatan ve belki de hayatını kelimelerden daha iyi ifade eden o zoraki gülümseme geliyor.

“Özgürlük” için savaşan bir “kahraman”la nişanlanan ve damadın olmadığı bir törenle başlayan evliliğinin çok büyük bir bölümünü yalnız geçiren kadının yüzündeki gülümsemenin altında yatan da bu ya da belki şu cümlede gizli her şey: “Evliliğimizin üzerinden on yıl geçti ve yalnızca üç haftadan beri bir şeyleri seninle paylaşabiliyorum (…) Şimdi seninle her şeyi yapabilirim.”

Kadını asıl olarak rahatlatan duygu bu. Çünkü tepki görmeden, içinden geldiği gibi o güne kadar neyi bastırmışsa sıralıyor. Böyle yarım bir özgürlük, biriktirdiği hırsla bütünleşip kelimelerine yansıyor. Dışarıdan bakınca bir delilik hali, çünkü ne de olsa kadın adeta kendisiyle konuşuyor. Rahimi, bu monologla, kadının yaşadıklarının kıyılarına getiriyor okuru.

Kadın sabırla anlatıyor; Rahimi, kadının ağzından son noktaya kadar bekleyen ama ardından sökün eden, önünde durulamayan taşma halini resmeden ve kitabın ağırlık merkezi olan şu sözleri aktarıyor: “Önüne koyup, tüm bahtsızlıklarını tüm kederlerini, tüm acılarını, tüm sefaletlerini yana yakıla anlattığın… Yüreğinde gizleyip başkalarına açmaya cesaret edemediğin tüm sırlarını paylaştığın o taşı bilirsin (…) Onunla konuşuyor, konuşuyorsun ve taş seni dinliyor, tüm sözcüklerini, tüm sırlarını sünger gibi emiyor ama günün birinde çatlayıveriyor. Paramparça oluyor (…) ve o gün tüm acılarından, tüm dertlerinden kurtuluyorsun.”

BİR TÜR “DİN”
Kocasını “seng-i sabur”, yani sabır taşı haline getiriyor. Hayatını cehenneme çeviren adam, onun ihtiyacı olan; kendisini ferahlatacak en değerli şeye “sabır taşı”na dönüşüyor. Kocasından hem intikam alır hem de ona itiraflarda bulunurken, kendisine güç veren en büyük şey, adamın o anlardaki zararsızlığı. Onunla, karşılıklı gibi görünen ama gerçekte tek taraflı bir anlaşma yapıyor: “Benim sırlarıma saygı göstereceksin ve ben de senin bedenine.”

Kadın, bundan böyle peşini hiç bırakmayacağına inandığı sırlar verdiğini düşündüğünden, kendini kocasına daha önce hiç olmadığı kadar yakın hissediyor. Konuştukları, duydukları, paylaştığı sırlar ve bütün olup bitenler karşısında “ilişkilerini” bir “din”; “kendilerine özgü bir din” şeklinde adlandırıyor.

Peki, bu “din”, yerde kaskatı yatan adamı eski haline getirmeye yetecek mi? Sabır taşı çatlayacak mı? Kadın, acılarından, kendini rahatsız eden her şeyden kurtulabilecek mi? Şöyle: Acının kalbine saplanan hançer, bir anda her şeyi çözüyor; soğuk, katı ve kıpırtısız duran ne varsa hareketleniyor. Sanki bir rüya biterken bir yenisi gözlerini açıyor.

Rahimi’nin Sabır Taşı’nda anlattıkları, kitabın adına tam denk geliyor. Bir kadının korkuları ve sıkıntıları, bunları kendine bile açmaması ve dolayısıyla yalnızlığı, tüm hikâyeyi kaplıyor. Bunlardan kurtulmak için seçtiği yöntem ise hepsinden önemli: Korktuğu, tiksindiği ve kendisini yerle bir eden her şeyi, onları yaratan kişinin suratına çarpıyor. Böylelikle anlatılan bir kaçış ya da üstünü örtme öyküsü olmaktan uzaklaşıp, olan bitenin üstüne giderek onu sonsuza dek yok etme hikâyesine dönüşüyor.

Sabır Taşı/ Atiq Rahimi/ Çeviren: Volkan Yalçıntoklu/ Can Yayınları/ 104 s.

(*) Cumhuriyet Kitap, 13.05.2010



7 Mayıs 2010 Cuma

BU BİR ANMA YAZISI DEĞİLDİR (*)
ALİ BULUNMAZ

Atilla Keskin, Deniz Gezmiş’in en yakın arkadaşlarından. Aynı şekilde Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın da. Beraber yargılandıkları davada üç arkadaşının idam edilmesinin ardından yıllar geçti. Keskin, göçtüğü Almanya’dan Gezmiş’i anlattı; o yılları, Türkiye’nin umutlu zamanlarını, davaları ve hapisliği…

Herkesin Bir Deniz Gezmiş Öyküsü Vardır kitabıyla bizdeki Deniz’i kendisininkiyle karşılaştırıyor. Ama başlangıç ilginç: “Efsanelere ve efsane yaratmaya meraklıdır halkımız.” Sonra da unutmaya, diyebilir miyiz?

Bugün Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ı hatırı sayılır bir kitle tanıyor, tamam. Ama bir o kadarı da unuttu veya hiç tanımadı. Mücadelelerinden bihaber büyüdü. Bazıları da suçu 12 Eylül’e atıp işin içinden sıyrıldı. Keskin’in söylediği “efsanelere” sığınıp gerçekleri göz ardı etti. “Olur böyle şeyler” dememek gerek. “Tehlike” geçip gittikten sonra, Deniz Gezmiş’i ağızlarına dolayanlar da dikkatle izlenmeli bugün. Onu, arkadaşlarını ve mücadelesini kavrayıp kavrayamadıkları sorgulanmalı.

Keskin, kitabına “efsane” Deniz Gezmiş öyküleriyle giriyor. Aslında hepsi, neye nasıl inanıldığını; palavraların nasıl “gerçek” kılındığını gösteren trajikomik hikâyeler. Sonra Keskin’den bir Gezmiş öyküsü; onun, idam yolundaki şakalarını, yaşanan çarpıklıkları kendi üslubuyla yorumlayışını anlatan gerçek bir öykü. Eğip bükmeden ve bir şey katmadan aktarılan bir hikâye.

Ardından iki uzun bölüm var kitapta: “Aykırı Öyküler” ve “Federal Almanya’dan İnsan Manzaraları.” “Aykırı Öyküler”de, Keskin’in anlattıkları, en az ilk bölümdeki kadar trajikomik. Buradaki fark, 12 Eylül döneminden; darbe sonrası yaşananlardan gerçek, bazen güldüren bazen iç sıkıntısı yaratıp düşündüren hikâyeler olması. Hemen herkesin “Benim de buna benzer anılarım var” diyebileceği türden yaşanmışlıklar bulunuyor kitapta.

Ne de olsa tüm bunlar bir Türkiye gerçeği. O anıları izleyen dönüşüm, değişim ve “yükselen değerler” dönemi. Keskin’e “globalleş” öğüdünde bulunan eski “yoldaş”lar. Bu öğüdü “hayat felsefesi” haline getirenler mi dersiniz yoksa Nazım Hikmet’in Şiirinde Mozart’ın Etkilerini Araştırma Vakfı (NHSMEA) üyesi “araştırmacı-şair-yazarlar” mı?!. Tam bir cümbüş anlayacağınız.

Kitabın son bölümü, “Federal Almanya’dan İnsan Manzaraları” ise Keskin’in bu kez Almanya’dan aktardığı öykülere ayrılmış. Burada da Almanya’ya göçmüş Türklerin uyumsuzluğu ve orada yaratılan “Küçük Türkiye” başrolde. Özellikle en sondaki kısacık estetik-türban öyküsü evlere şenlik.

Atilla Keskin’in üç bölümden oluşan kitabını, kim ne derse desin, ilk bölüm; yani Deniz Gezmiş’le ilgili anlatılar sürüklüyor. Kitaba ismini veren bu öyküler, yalnızca anı değil; anlatma ve anlama çabası çoğunlukla. Efsanelere karşı gerçek Deniz Gezmiş… Böyle bir kitap için kaleme alınan da bir anma değil dolayısıyla; anlama ve anlatılanı anlatma yazısı.

Herkesin Bir Deniz Gezmiş Öyküsü Vardır/ Atilla Keskin/ Tekin Yayınevi/ 152 s.

(*) Cumhuriyet Kitap, 06.05.2010

30 Nisan 2010 Cuma

BAŞKA BİR DÜNYANIN ROMANI (*)
ALİ BULUNMAZ

İskoç yazar Irwine Welsh’in Trainspotting’i, 1993’te sessiz sedasız yayımlanmıştı. Ancak beklenmedik bir satış patlaması yaşanınca Welsh ve kitabı büyük üne kavuştu. Bu da yetmedi, roman, sinema ve tiyatroya uyarlandı. Danny Boyle’un yönettiği 1996 yılına ait aynı adlı film, beyaz perdede fırtınalar kopardı. O fırtına, hem kitabın satışlarını ve romana duyulan merakı arttırdı hem de Welsh’in şöhretini.

Trainspotting’i özel kılan ve pek çok benzeri arasında öne çıkaran şey, yeraltı edebiyatının sansürsüz, apaçık ve yalın bir örneği olması. Aynı zamanda, yanından geçerken ıslık çalınan, şarkı söylenen ya da görmezden gelinen gerçekleri; bir başka dünyanın varlığını da ifşa etmesi.

Romanı daha önce okuyan veya filmi izleyenler o dünyaya, içindekiler kadar aşina zaten. Gettolara sıkıştırılan ya da en azından sıkıştırılmaya çabalanan büyük bir insan grubunu temsil ediyor Trainspotting. Ortaya konan ise rahatsızlık veren, korkulan, tiksinti duyulan ve tedirginlik uyandıran ama hepsinin ötesinde, içten içe merakla bakılan aykırı; “anormal” insanların dünyası: Yukarı çıkıp çıkmayacağını asla kestiremeden dipte yaşayan ve çevresini de bu insanlardan oluşturan bağımlıların evreni…

Kitaptaki kahramanların sosyalliği sanal bir bakıma. Yani Welsh’in anlatımı, uyuşturucu yoluyla sosyalleşmeye çalışan, kendilerine özgü bir dünya yaratan kitlenin güçlü akıntısını yansıtıyor.

Kim ne derse desin, arka sokakların böylesine bir canlılığı var. Farklı bir dünya, farklı bir dil; burada özgün bir argo çıkıyor karşımıza. Bir açıdan keşfedilmeyi ve anlaşılmayı bekleyen “gerçek hayatın” dili. Bu yüzden, romanda sayfaları kaplayan ne varsa, kurgunun kalıplarını yıkıp o dünyayı gözümüzün içine sokuyor.

Trainspotting’i ilgi çekici kılan da buların toplamı; kitap, şoka giren birini kendine getirmek için atılan tokat gibi güçlü. Ama bir farkla, Welsh’inki şoka sokan cinsten. Çünkü anlattıkları, çekinilen sokağın veya mahallenin kendisi: Kimi zaman ürkek, suskun, çoğunlukla da bazılarınca anlamsız hatta abartılı bulunan her daim dumanlı yıkıcı bir cesaret…

Welsh’in yapmaya çalıştığı, damarlarda dolaşan uyuşturucunun temizlenmesi gereken bir pislik olduğunu kanıtlamak değil. O, bunun neden ve nasıl hayata girdiğini anlatmak niyetinde, sadece anlatmak. Öyle olunca roman kendini ikiye katlıyor ve ağırlığı artıyor.

Trainspotting’in insanda acıma veya nefret duygusu uyandırma gibi bir amacı da yok. Tuhaf bir hareketliliği ve aynı ölçüde durgunluğu olan hayatlar, dalgalanma ve uyumsuzluklar konu ediliyor Welsh tarafından. Kitapta büyük lafların yerine, ilgi uyandıran belirlemeler var sadece; “insanın içinden eroini söküp atabilirsin ama eroinmanı asla” bunlardan biri yalnızca.

Welsh’in anti kahramanları, kendilerinin toplum tarafından “anormal” sayılıp “düzeltilmeye” çalışılmasından da rahatsız. Hayatı seçmemeyi seçiyor hepsi: Kariyer, araba, kanepe, aptal televizyon programları gibi şeyleri, çemberin dışında tutuyorlar. Bağımlılar belki ama bu durum, onların insan-dışı ya da duyarsız varlıklar olduğu sonucuna götürmüyor bizi. Hatta şöyle de denebilir: Anti kahramanların önemli bir bölümü gizli romantik. Bu özelliklerinin yanında, dürüst olduklarını söylemek de mümkün. Neredeyse hiçbir şeyi içinde tutmuyor ve olduğu gibi; lafı dolandırmadan konuşuyorlar.

Welsh’in kahramanlarının bir başka dikkat çeken özelliği, birbirlerine karşı sadık olmaları. Bu bağlılığa en küçük bir ihanette, her kim o hataya düşmüşse, güvenilmez damgası yiyor ve geri dönemeyeceği şekilde dışlanıyor.

Welsh'in kahramanları ve romandaki anlatım, ilk bakışta nihilist özellikler taşıyor gibi görünse de, bunu doğrulamayan bazı tutamaklar bulunuyor. Öncelikle kahramanların hayattan vazgeçmiş bir tarafları yok, aksine kendine göre bir yaşama tutunuş göze çarpıyor. Öte yandan onlar, belli oranda gelecek planı yapıyor. Sekteye uğrasa da, çemberi kırmak adına bir şekilde mücadeleye girişiyorlar. Doğallıklarından ve kendi yaşam tarzlarından vazgeçmemeleri, bazı eleştirmenlerin söylediğinin aksine nihilizmle bağdaştırılamaz. Bu, olsa olsa hayatı farklı algılama biçiminde nitelenebilir.

Trainspotting, olay örgüsüyle, anlattıkları ve kahramanlarıyla sert bir roman. Kimilerinin yabancısı olduğu bir dünyayı ele alması, bunu yaparken de o dünyanın yaşam biçimi ve dilinden hiç kopmaması, belki rahatsızlık uyandırabilir. Ama madalyonun diğer tarafından bakılırsa, uyuşturucu, seks ve AIDS’le örülü bir hayatın içindekilere Trainspotting hafif bile gelebilir.

Her şey bir yana Trainspotting, asla göz ardı edilemeyecek bir ağırlığa sahip. Romanın sinema ile tiyatroya uyarlanması ve defalarca sahnelenmesi de bunu destekliyor. Üstelik ilk yayımlanışından beri gündemde kalması ve arka sokak gerçeğini; başka bir hayatın nefesini güçlü şekilde hissettirmesi, kitabın ne denli önemli olduğunun bir başka göstergesi.

Trainspotting/ Irwine Welsh/ Çeviren: Avi Pardo/ Siren Yayınları/ 350 s.

(*) Cumhuriyet Kitap, 29.04.2010
HER ŞEYİN SONUNDA MEKTUPLAR... (*)
ALİ BULUNMAZ

Sanallığa bağımlılığımız arttığından beri kâğıdı kalemi elimize alıp birbirimize iki satır yazmaya da üşenir olduk. Tek tek kimseyi suçlamanın yeri değil; herkes suçlu, değişen dünyanın “yükselen değerleri” bizi buralara getirdi.

Ancak içimizde bir özlem var, bu da yadsınamaz. Nereden mi belli? Uzak veya yakın geçmişe dair, hayatımızda yer etmiş veya bir şekilde yanından geçtiğimiz kişilerin mektuplaşma ya da yazışmaları gün yüzüne çıktığında, hemen peşine düşüveriyoruz. Belki samimiyet belki nitelik arayışı, belki de geçmişe özlem, kim bilir…

Edebiyat gündemini meşgul eden yazarlar perdelerini aralayınca; mektupları, notları, günlükleri ve pek çoğumuzun bilmediği yaşanmışlıkları ortaya saçılınca, haz duyuyoruz. Tezer Özlü ile Ferit Edgü arasındaki mektuplaşmalar da böylesine bir haz uyandırıyor insanda. Türk edebiyatının gamlı prensesi Özlü’nün “kendine ait, özel odası”na mektuplaşmaların yayımlanışıyla giriyoruz Edgü’nün deyişiyle.

Özlü ile Edgü arasında süren ve İstanbul-Ankara-Paris üçgenine denk düşen yazışmalarda, Özlü’nün çoğu zaman bunalım ve gerginlikle, bazen de coşkuyla dolu satırlarına rastlıyoruz. Yazdığı gibi yaşayan, yaşadığı gibi yazan bir edebi kimlik, mektuplarda kendini gösteriyor.

Depresyonun getirdiği hastalıklı durum, Özlü’yü susmaya ve kimi zaman da yazmaya sürüklüyor. Ama sessizlik genelde istediği bir şey; bunun aksine “çeneleri düşen”; depresyonu çenesine vuran insanları uzakta tutuyor kendisinden. Yakın dostlarının sohbetleri ise sessizliği kırıp geçen bir istisna.

Mektupların bize gösterdiği üzere Ferit Edgü, Özlü’nün en yakınlarının başında geliyor. İkilinin arasındaki bağ, dönüp dönüp okunan eski kitaplarla kurulan ilişkiye benziyor. Edgü’nün Özlü’yle dostluğunu, insanlarla dolu yalnızlıktaki gerçek bir yakınlık biçiminde de niteleyebiliriz.

Yayıncısı olarak Ferit Edgü, Tezer Özlü’nün yaratım sürecini de yakından takip ediyor. Mektuplarda bu izleyişin, isyanların, ortaya konan eserin yarattığı sevincin ya da basım sırasında beliren yanlışların yarattığı öfkenin imleri de var.

Gerek Özlü’nün gerekse Edgü’nün oradan oraya yolculukları da mektupların önemli bir yanı. Sonrası yazı yine; yazmak için düşünme ve yazma… Svevo’nun, Rimbaud’nun, Kafka’nın peşinde, onların izini süren bir Tezer Özlü bulunuyor satırlarda; hem onlardan etkilenen hem de bazen onların yardımıyla düşünüp yazan.

Tezer Özlü için değer verdiği bir insanla mektuplaşmak soluk almaya benziyor. Kitabın vitrinine çıkarılan satırlar, bu duyguyu yansıtıyor: “Severek mektup yazılan bir insanın bile olması ne büyük bir olay, söylenen her sözcüğün anlaşılmaktan öte, yaşandığını, dahası sözcüklere bile gerek olmadan yaşandığını bilmek, güç gibi yalınç bir olgu değil, var olmak gibi bir şey.”

Özlü ile Edgü arasındaki mektupların tamamı değil kitaptakiler. Kimisi kaybolmuş, kimisi de yok edilmiş. Ama her ne olursa olsun, bu kadarı bile uzun bir dostluğun satırlara yansımasının yanında, iki yazarın odasına davet ediyor okuru.

“Değişmeyi yaşayabildiği için mutlu olan” bir yazarın, yakın dostuyla yıllar süren paylaşımlarının sayfalara dökülüşü, aynı zamanda yazmayı var oluş sayan iki ismi de getiriyor önümüze. Bu anlamda Her Şeyin Sonundayım başlığıyla yayımlanan Özlü ile Edgü’nün mektupları, geleceğe taşınacak bir hatıra ve öte yandan, geçmişi bugünle buluşturan bir tanıklık.

(*) Cumhuriyet Kitap, 29.04.2010

23 Nisan 2010 Cuma

BU KATLİAMI GÖRMEMİŞ OLUN… (*)
ALİ BULUNMAZ

İnsanoğlunun hafızası unutmaya çok eğilimli. Hem de her şeyin hızla tüketildiği; tüketmenin “yaşamak” anlamına geldiği bu çağda. İnsan, yalnızca metaları değil, kendini de tüketiyor. Üstelik büyük bir hız ve hazla.

“GÜVENLİ BÖLGE”
Yakın geçmişte, insanın kendini tüketişine örnek olabilecek iki önemli katliama, daha doğrusu soykırıma tanıklık edildi. Bunlardan biri Srebrenica diğeri ise Ruanda. Bugünlerde Ruanda soykırımı yeniden gündemde, çünkü Lukas Barfuss’ün Yüz Gün isimli kitabında o zamandan hareketle bir aşk kurgulanmış. Ama öykünün havada kalmaması için 1994’e, soykırımın gerçekleştiği günlere geri dönüp neler yaşandığını şöyle bir hatırlamalı.

1994’te Birleşmiş Milletler (BM), Ruanda’da kabileler arasındaki gerginlik ve çatışmaları gidermek adına, aynı yıl yürürlüğe koyduğu bir tasarı hazırladı. Buna göre, ülkede seçimlerin yapılması için uygun ortam hazırlanacak ve geçen sürede BM’ye bağlı Barış Gücü askerleri ülkede kalacaktı.

6 Nisan 1994 günü, ülkenin iki büyük kabilesinin (Hutu ve Tutsi) liderlerini (ki bunlardan biri Devlet Başkanı’ydı) taşıyan uçak BM denetimindeki “güvenli bölgeden” ateşlenen füzeyle düşürülünce, Ruanda’da yakası açılmadık bir katliam başladı.

ABD, Somali’de yaşadığı yenilgi nedeniyle bölgeye çekinceyle yaklaştığından baskısını arttırdı ve öldürülen 10 BM askerini bahane ederek BM Barış Gücü askerlerinin geri çekilmesini sağlayınca katliamların şiddeti de yoğunlaştı. Büyük kabile Hutuların milisleri balta, pala, satır, taş; kısacası buldukları her şeyle Tutsileri öldürmeye koyuldu.

Aynı günlerde, daha önceleri “soykırımlara sessiz kalamayacağını” açıklamış olan Fransa ve ABD, bölgeden uzak durmak için BM’de “soykırım” sözcüğünü içeren tüm önergelerde değişiklik talep eder. Fransa, ilerleyen günlerde ise “yasal” Hutu hükümetine yardımlara başlar; Fransız askerleri, Kongo’ya kadar olan bölgeyi ele geçirir. Ancak o ana kadar 600 bin insan çoktan ölmüştür. Bunun üstüne Fransa, kendi sorumluluk bölgesinde de 200 bin insanın ölümüne ses çıkarmaz.

Bilanço çok ağırdır: Yüz günde 800 bin kişi ölür. “Ruanda’da bunların yaşanmasına neden olan şey neydi?” sorusu dilden dile dolaşmaya başlar. Kimileri soykırımın nedeni olarak Avrupa’nın ayırımcı politikalarını Ruanda’da uygulayışını öne sürer, kimileri de Hutular ile Tutsiler arasındaki toprak paylaşım mücadelesini.

Ama belki de asıl nedeni şu sözlerde aramak daha doğru: O dönem Barış Gücü Komutanı olan Romeo Dallaire “Ruandalıların hiçbir önemi yoktu” demişti. Fransa eski cumhurbaşkanı François Mitterrand ise Le Figaro’da 12 Ocak 1998 günü yayımlanan açıklamasında “Ruanda gibi ülkelerde bir soykırım yaşanması o kadar da önemli bir şey değil” buyuruyordu.

“UZAKTAKİ” YIKICI SAVAŞ
İşte tozu dumana katan bu günlerle ilgili; oradan esinlenerek yazılmış bir roman var raflarda: Yüz Gün. Ruanda’da yüz gün süren soykırımı ve orada filizlenen bir aşkı anlatıyor. Lukas Barfuss’ün kaleminden çıkma kitabın hemen başında şöyle bir not var: “Bu kitaptaki tarihsel olaylar gerçek, kişiler kurgudur.”

Kara Kıta’nın en karanlık günlerinden; alacakaranlıktan damıtılmış satırları kotarıyor Barfuss. Romanın başkişisi David’in, ırkçılık ve adaletsizliğe karşı hem kişisel hem de içinde yer aldığı kurumsal yapı dâhilindeki öyküsü anlatılıyor. Aynı zamanda, tam ortasında kaldığı dizi cinayetler, katliam ve en doğru deyişle soykırım.

David, 1990’da Ruanda’ya gittiğinde zihninde dolananlar ders niteliğinde: “Haksızlığa başkaldırmayan, haksızlığa uğramayı hak eder.” O, yalnızca bunu düşünmüyor elbette, gittiği yerin geçmişini ve karanlık günlere doğru nasıl sürüklendiğini tarihi eşeleyerek anlatıyor. Bu eşelemenin satırlara yansıyan bir yanı daha var: “Biz kendimizi beyazların bu kıtaya getirdiği sefaletten sorumlu hissediyor ve bu suçun bir kısmını olsun telafi edebilmek için canla başla çalışıyorduk.”

Barfuss, David aracılığıyla bir özeleştiriye de girişiyor; çokuluslu şirketlerin kimi sahteci yardım kampanyalarından daha gerçekçi bir yaklaşım bu. Ama yine de cinayetleri ve söz konusu sefaleti önlemeye yettiği söylenemez.

Tüm bunlar olurken David, Ruanda’da tanıştığı Hutu Agathe ile yakınlaşmaya başlıyor. Fakat Agathe politikaya ve insanlara ilgi duymadığını söyleyerek ülkesinden ayrılmayı aklına koyuyor. David için o andan sonra iki uğraş var: Ruanda’da sefaletle savaşmak ve Agathe’ı hem kendi yanında hem de ülkede tutmak. Ama ülkede kalmaları ve o yüz günü geçirmeleri ikisi açısından da bir dönemeç: Katliama tanıklık ve Agathe’ın ölümü David’i sarsıyor.

David, çatışmaların “uzakta” yaşanıyor olmasından ve Fransızların, bulunduğu kentte fink atmasından hoşnuttur: “Kigali’de savaşı pek hissetmiyorduk, çatışmalar kuzeyde, Uganda sınırında oluyordu, ilgimizi çekmeyecek kadar uzaktaydı.”

Fakat oturduğu eve güvenlik amacıyla asılan “İsviçreli” yazan levha tedirginliğin bir göstergesi: “Afrika’da bir yerlerde, unutulmuş önemsiz herhangi bir ülkede değildik; dünyanın en tehlikeli yerlerinden birinde çalışıyordum.” David, bu kargaşa ve gerilim ortamının, Agathe’la yakınlaşmasını sağlayacağını düşünür; yarı yarıya haklıdır da.

“NORMAL” HAYATA DÖNÜŞ
David’in inancı, Ruandalılar arasında pek bir karşılığı olmasa da, çalıştığı kuruluşun (İsviçre Kalkınma ve İşbirliği Teşkilatı’nın) ülkeye “demokrasi” getireceğidir: “Biz bir diktatörlükten yana değildik elbette ama demokrasinin kent seçkinlerine özgü bir ayrıcalık olduğundan çok emindik. Bizler eğitimli insanlardık, oysa buradaki çiftçilerin büyük çoğunluğu okuma yazma bilmiyordu ve kolayca kandırılabilirdi. Serbest seçimler kaos, şiddet ve sefaletten başka bir şey getirmezdi, birinin politikaya katılabilmesi için önce bilinçlenmesi gerekirdi, bu da ancak yaşam koşulları düzeldiğinde olabilirdi. Biz uzmandık ve dünyadaki en iyi yerin burası olmadığını biliyorduk ama en kötüsü de değildi, burası olsa olsa dünyanın dördüncü ya da beşinci kötü yeriydi ve bu da bize yetiyordu.”

O gerginlik ve karmaşa dolu günlerin dehşet verici gelişmesi ise, sürekli artan cinayetlere David ile arkadaşlarının alışmaya başlamasıdır. Arkadaşlarından Missland’ın şu sözleri, David’in ırkçılığa ve adaletsizliğe karşı durarak gittiği Ruanda gerçeğini anlatıyor: “Bu ülkenin tarihi koca bir yalan (…) Akıllı beylerin, bu ülkede gerçek denen bir şeyin hiç olmadığını bilmesi gerekirdi. Herkes tarihi kendi işine geldiği gibi anlatıyor ve bu masallara kendileri de inanıyor artık (…) Avrupa basını dehşet içinde, çünkü görünüşe bakılırsa cinayetler için mantıklı bir neden yok. Ne yani, mantıklı bir sebep mi olması gerekiyor? Demek istiyorum ki, iyi bir sebep her şeyi aklar mıydı?”

Söz cinayetten açılmışken, kitabın son sayfalarındaki zorunlu göç tasvirine, yol kenarlarında taşınamayan ve terk edilmiş eşyalarla yan yana yatan ceset anlatımı da ekleniyor. Soykırımı en etkili biçimde resmeden satırlar, insanların bir eşya gibi savrulup bırakıldığı bu satırlar.

Cinayet değil ama bir ölüm anlatımı daha var en sonda: Agathe’ın ölümü. David’in bir daha duymamak üzere işittiği ses, Agathe’ın sesi kesildiğinde, büyülü olan her şey bozuluyor, “normal” hayat, kaldığı yerden devam ediyor.

Romanda soykırım ve aşk bir arada yer bulmuş kendine. Tarihsel gerçekliklerin yanı sıra, kurgulanmış aşk hikâyesi, zaman zaman sırıtmakla birlikte, olan bitene başka bir boyut katıyor. Barfuss’ün kurgusu, bazen eğilip bükülürken, Ruanda’da yaşananlarla anlatımını beslediği noktada yeniden rayına giriyor gibi görünüyor.

Bununla beraber Barfuss, Avrupalıların Afrika’ya (Ruanda özelinde) hafif tepeden bakma anlayışına dair birkaç eleştiri de getirmiş. Bunu, Paul ile David arasındaki kimi karşılıklı konuşmalardan çıkarabiliyoruz: “Ülke demokrasi istiyordu ve bu ülkeye demokrasinin oyun kurallarını İsviçre Kalkınma ve İşbirliği Teşkilatı öğretmeyecekti de, kim öğretecekti? Neyse ki küçük Paul bizim burada hizmet verdiğimizi, bir ülkenin ihtiyaçları ile ilgili kararın bize düşmediğini anımsadı.”

Yüz Gün, Ruanda’da yaşanan soykırıma değinirken, aynı zamanda kahramanlar aracılığıyla da Avrupa’nın vicdanına seslenerek bir özeleştiri yapılması gerektiğini vurguluyor. Anlatımı, söylendiği kadar sert olmamakla birlikte Barfuss, gerçekle kurguyu harmanladığı eserinde, okura ve tüm insanlara Ruanda soykırımını hatırlatıyor. Kısacası bir de böyle deniyor; görmek istemeyen ve sorumluluk kabul etmeyeler ile “Siz bunu görmemiş olun” uyarısıyla ortalıkta dolananlara, örtük şekilde “Bir de buradan bakın” diyor.

Yüz Gün/ Lukas Barfuss/ Çeviren: Zehra Aksu Yılmazer/ Metis Yayınları/ 166 s.


(*) Cumhuriyet Kitap, 22.04.2010