OKYANUSUN ORTASINDA (*)
ALİ BULUNMAZ
F. Scott Fitzgerald deyince Amerikan edebiyatında “Caz Çağı”nın öncüsü bir yazar geliyordur akıllara. Çünkü Caz Çağı Öyküleri, bu anlamda kült ve kurucu bir kitap. Ama Minessotalı Fitzgerald’ı üne kavuşturan Cennetin Bu Yakası (The Side of Paradise) romanı. Sonra Muhteşem Gatsby, Geceler Güzeldir ve Son Patron gelir.
Fitzgerald hayatı boyunca, daha doğrusu edebi yolculuğunda, yüksek sosyetenin kepazeliklerini gözlemleyip Amerikan idealini, geniş ailelerin çocuklarının sınır tanımaz bencillikleriyle karşılaştırır. Bunların yanı sıra, iki savaş arasında beliren “Yitik Kuşak”ın dramını da anlatır.
Fitzgerald’ın ele avuca sığmaz kitabı Muhteşem Gatsby’deki Jay Gatsby karakterinin, Fitzgerald’la benzer yanları bulunduğu da gözden kaçırmamalı. Gatsby, gençlik aşkı Daisy Fay’in dikkatini yeniden çekebilmek adına kendi başarısını fazlasıyla abartır. Bu durum Gatsby’i, masumları harcayan kokuşmuş bir toplum ya da grubun züppeliğiyle yüzleştirir. Kahramanımız, zenginliğin, Amerikan idealizmini ya da rüyasını tek başına taşıyamayacağını kavrayan bir kişi olarak karşımıza çıkar.
Kısa yaşamına üç aşağı beş yukarı benzer ama vurucu temalı romanlar sıkıştıran Fitzgerald’ın, pek dikkat çekmese veya romanları kadar ses getirmese de ıskalanmaması gereken bazı öyküleri var. Bunlardan biri Kıyıdan Uzakta.
İKİ ASİNİN YOLCULUĞU
Fitzgerald’ın yaşadığı dönem dikkate alındığında “Amerikan rüyası” başta olmak üzere, o zamanın “yükselen” pek çok “değerine” karşı çıktığı biliniyor. Kısacası uyumsuz bir yazar. Romanlarında bu uyumsuzluğu fazlasıyla hissettiren Fitzgerald’ın öyküleri de aynı izleri taşıyor Kıyıdan Uzakta da bunlardan; güzeller güzeli ve ailesiyle çatışma halindeki Ardita’nın hikâyesi.
Fitzgerald, öykünün öznesi Ardita’yı hayli ayrıntılı şekilde anlatıyor: “Ardita çok bencildi (…) bencilliğini asla sorgulamıyordu, bu durumu tam bir doğallık içinde, cazibesinden hiçbir şey kaybetmeden sürdürüyordu. Daha on dokuzunda olmasına rağmen erken büyümüş olgun bir çocuk izlenimi uyandırıyordu; gençliğinin ve güzelliğinin ışığında tanıdığı herkes, ruhunun dalgalarında sürüklenen ağaç dallarıydı sanki. Başka bencillerle de karşılaşmıştı -ona göre bencil olmayan insanlar bencil insanlardan daha sıkıcıydı- ama onlardan, henüz alt edemediği, ayaklarına getiremediği biri olmamıştı.”
Tekne gezisi sırasında rastladıkları ve teknelerini ele geçiren “korsana” karşı konulamaz bir hayranlık duymaya başlayan ve onca züppeliğine rağmen, aslında o korsanın gerçekten asi ruhuna sahip olmak istediğini anlayan bir kız dikilir önümüzde.
“Korsan” Carlyle’ın da “Yitik Kuşak” temsilcilerinden bir olduğunu (en azından romanın sonuna dek Fitzgerald’ın bize böyle tanıttığını), anlattığı hayat hikâyesinden anlıyoruz. Aslen müzisyen ama hem büyük kentin şaşaası hem de savaş, tüm yaşamını altüst etmiş.
Ardite ise elinin altındaki tüm imkânlara rağmen hep bir şeyler arayıp duruyor. Carlyle ile Ardita’yı birleştiren, asiliğin yanında arayış. Öykünün ve tekne yolculuğunun yelkenlerini, bu saf mutluluk arayışı şişiriyor.
Bu arada Ardita’nın kendini “savrulan”, “ne istediğini tam bilmeyen” ve “her istediğinin hemen gerçekleşmesini bekleyen” biri biçiminde tanımlaması; yani, itiraflarda bulunması ilginç.
MUTLULUK VE YALANLAR…
Ardita’nın “korsan”la denize açılması ve tanımadığı birine hayatını açması, tek kelimeyle ifade edilebilir, o da cesaret. Zaten kendisi de hayatının esas ilkesinin bu olduğunu söylüyor: “Benim için cesaret inançtır, sonsuz dirence duyduğum inanç; hazzı, umudu, doğallığı geri getirecek inanç.”
Fitzgerald’ın hikâyede, gerçeklerle yalanları birbirine karıştırdığını, bu tekniği kullanarak okura kimi sürprizler hazırladığını (buna okuru ters köşeye yatırma da denebilir) söylemeli. Öykünün sonunda hayal kırıklığı ve doğrular, mutluluk ve yalanlar arasında tuhaf bir bağ ortaya çıkıyor. Carlyle’ın kim olduğu, Ardita’nın ne istediği ve neyle karşılaştığı, Fitzgerald’ın genel anlatım biçimiyle koşutluk gösteriyor.
Öyküde hepi topu iki doğru olması (Carlyle’ın ya da artık her kimse, Ardita’yı sevmesi ve yanındaki çantalarda taşıdığı çamur), anlatılanları sonunda daha da ilgi çekici kılıyor. Dikkatini yoğunlaştıran okur, gerçeklerin farkına önceden varabilir elbette.
Fitzgerald’ın Kıyıdan Uzakta’sı, alt metinleri olan kısa ama yoğun bir öykü. Çabucak bitiveren yolculuk, Ardita’nın özlemlerini, cesaretini ve kendini tanıyışını; “korsan” Carlyle’da kendini buluşunu ustaca işliyor. Bir bakıma Fitzgerald, roman ve öykülerindeki o buğulu havanın ötesine geçip okyanusun uçsuz bucaksızlığında yaşama sevincinin rüzgârını estiriyor.
Kıyıdan Uzakta/ F. Scott Fitzgerald/ Çeviren: Nazire Ersöz/ Kavis Kitap/ 70 s.
(*) Cumhuriyet Kitap, 15.09.2011
15 Eylül 2011 Perşembe
9 Eylül 2011 Cuma
NEDEN OLMASIN YENİ BİR ÖYKÜCÜ? (*)
ALİ BULUNMAZ
İlk kitaplar her zaman riskli: Ya duvara tosluyorsunuz ya da yüksekten başlayıp devamında onu aşmaya uğraşıyorsunuz. Zar atmak gibi bir şey. Üstelik böyle bir durumda ünlenmiş yazarların çokça yararlandığı “ne yazarsa yazsın, gider” türünden olanaklara da sahip değilsiniz.
Sinan Sülün, Karahindiba’yla yazın dünyasının kitaplı isimleri arasındaki yerini aldı. Biraz geriye çekilip hikâyelere bakınca Sülün, günlük olayların kahramanlar üzerinde bıraktığı etkiden ve olup bitene yaklaşımlar babında kişilik çözümlemelerine girmeyi deniyor. Bunu yaparken öykülerinde bazı ayrıntıları anlamayı okura bırakması gerektiği zamanlarda, hemen her şeyi toparlamaya koyulması yorucu ve uzun betimlemelere de yol açıyor.
Kitaptaki üç öyküde kimi ortaklıklar bulmak mümkün: Örneğin halinden memnun olmama durumu. Bir başkası, ki bu daha belirgin, işsizlik ya da çalışma (ve çalışamama) hayatı üzerine eğilme. İkincisinin devreye girdiği anlarda Sülün’ün kendince yaratmaya çabaladığı mizahi dil de nefes alıp veriyor.
Öyküleri tek tek anlatmaya gerek yok ama lokomotif elbette “Karahindiba.” İlk ikisinden sonra okurun gözünü açıp onu silkeleyebilecek nitelikte. Sülün’ün az önce bahsi geçen mizahi dili, burada daha özenli ve özgün kotardığını görebiliriz. Öykü kitabın tamamında olduğu gibi bir yaşam eleştirisi. Etrafımızda gördüğümüz ya da görmediğimiz tipleri tiye alan bir yapısı var. Burada, iğneyi ilk kitabıyla adım attığı edebiyat cemaatine batırmayı da ihmal etmiyor.
Sülün’ün genel olarak tüm öykülerde ama özellikle “Karahindiba”da, hangi alanda yer alırsa alsın “pazarlamacı” kişiliklere geçirişine rastlıyoruz. Tabii bu arada ortalığı hafif bir kaybetmişlik kokusu sarıyor. Hem acı hem de tatlı olanı aynı anda ağza atmak gibi bir şey bu.
Sıkıcı hayatların, birkaç uzun betimleme ve ayrıntı bolluğu dışında, ilginç ve eğlenceli (buna kara mizahla dolu da denebilir) tasvirine girişmiş yazar. Kıstırıldığının ayırdında olan ya da olmayan, yanımızdan geçip giden veya yaşamımızın tam ortasına lök diye çöken insanları hikâyelerine almış.
Sinan Sülün, “Karahindiba” öyküsünde bıraktığı yerden; aynı yüksek perdeden devam ederse genelde tekdüze yol alan edebiyat ortamımızda, okura nefes aldırabilecek şeyler yaratacak gibi görünüyor.
Karahindiba/ Sinan Sülün/ Sel Yayıncılık/ 136 s.
(*) Sabit Fikir, 08.09.2011 [http://www.sabitfikir.com/elestiri/neden-olmasin-yeni-bir-oykucu]
ALİ BULUNMAZ
İlk kitaplar her zaman riskli: Ya duvara tosluyorsunuz ya da yüksekten başlayıp devamında onu aşmaya uğraşıyorsunuz. Zar atmak gibi bir şey. Üstelik böyle bir durumda ünlenmiş yazarların çokça yararlandığı “ne yazarsa yazsın, gider” türünden olanaklara da sahip değilsiniz.
Sinan Sülün, Karahindiba’yla yazın dünyasının kitaplı isimleri arasındaki yerini aldı. Biraz geriye çekilip hikâyelere bakınca Sülün, günlük olayların kahramanlar üzerinde bıraktığı etkiden ve olup bitene yaklaşımlar babında kişilik çözümlemelerine girmeyi deniyor. Bunu yaparken öykülerinde bazı ayrıntıları anlamayı okura bırakması gerektiği zamanlarda, hemen her şeyi toparlamaya koyulması yorucu ve uzun betimlemelere de yol açıyor.
Kitaptaki üç öyküde kimi ortaklıklar bulmak mümkün: Örneğin halinden memnun olmama durumu. Bir başkası, ki bu daha belirgin, işsizlik ya da çalışma (ve çalışamama) hayatı üzerine eğilme. İkincisinin devreye girdiği anlarda Sülün’ün kendince yaratmaya çabaladığı mizahi dil de nefes alıp veriyor.
Öyküleri tek tek anlatmaya gerek yok ama lokomotif elbette “Karahindiba.” İlk ikisinden sonra okurun gözünü açıp onu silkeleyebilecek nitelikte. Sülün’ün az önce bahsi geçen mizahi dili, burada daha özenli ve özgün kotardığını görebiliriz. Öykü kitabın tamamında olduğu gibi bir yaşam eleştirisi. Etrafımızda gördüğümüz ya da görmediğimiz tipleri tiye alan bir yapısı var. Burada, iğneyi ilk kitabıyla adım attığı edebiyat cemaatine batırmayı da ihmal etmiyor.
Sülün’ün genel olarak tüm öykülerde ama özellikle “Karahindiba”da, hangi alanda yer alırsa alsın “pazarlamacı” kişiliklere geçirişine rastlıyoruz. Tabii bu arada ortalığı hafif bir kaybetmişlik kokusu sarıyor. Hem acı hem de tatlı olanı aynı anda ağza atmak gibi bir şey bu.
Sıkıcı hayatların, birkaç uzun betimleme ve ayrıntı bolluğu dışında, ilginç ve eğlenceli (buna kara mizahla dolu da denebilir) tasvirine girişmiş yazar. Kıstırıldığının ayırdında olan ya da olmayan, yanımızdan geçip giden veya yaşamımızın tam ortasına lök diye çöken insanları hikâyelerine almış.
Sinan Sülün, “Karahindiba” öyküsünde bıraktığı yerden; aynı yüksek perdeden devam ederse genelde tekdüze yol alan edebiyat ortamımızda, okura nefes aldırabilecek şeyler yaratacak gibi görünüyor.
Karahindiba/ Sinan Sülün/ Sel Yayıncılık/ 136 s.
(*) Sabit Fikir, 08.09.2011 [http://www.sabitfikir.com/elestiri/neden-olmasin-yeni-bir-oykucu]
ŞU ‘CİCİ’ DİKTATÖRLER… (*)
ALİ BULUNMAZ
Henri Michel (1907-1986), tarihi yazıp yorumlamakla kalmamış, aynı zamanda yaşamış bir isim. İkinci Dünya Savaşı'nda, sosyalist kimliğiyle ülkesindeki Direniş’te yer alarak olan bitene tam ortasından bakmış.
Döneminin Avrupası'nı birbirine katan faşist dalganın ince ayrımlarını son derece sağlam biçimde anlatan Michel’in Faşizmler adlı kitabı, bu yıkıcı hareketlerin palazlanışını ve daha çok, dünyayı nasıl uçuruma sürükleyebilecek hale geldiğini aktarıyor.
MOTTO: “LİBERAL DÜNYANIN REDDİ”
Bir başka önemli tarihçi Eric Hobsbawm kült yapıtı Kısa Yirminci Yüzyıl’da, Michel’in ayrıntı ve ayrımlarıyla ele aldığı faşist dalganın, insanlığın başına nasıl bela olduğunu açıklarken az geriye gidiyor: “1929 krizi olmasaydı kesinlikle Hitler olmayacaktı (…) Ekonomik çöküş, faşizmi dünya için bir tehlikeye dönüştürdü. Faşizmin Alman biçimi (Nasyonal Sosyalizm), hem 1880’lerden beri uluslararası ortodoksi haline gelen neoklasik ekonomik liberalizm teorilerine düşman olmuş Alman entelektüel geleneğinden hem de ne pahasına olursa olsun işsizlikten kurtulmaya kararlı amansız bir hükümetten yararlandı.”
“Liberal toplumun reddi” mottosuyla yola çıkan faşizm, grup bütünlüğünü bozduğuna inandığı özgürlükle mücadeleye tutuşur. Öç alan içgüdü, entelektüelleri ezip geçmeyi görev bilir. Halk, millet ve ırk aynı şeye indirgenip kutsallaştırılır. Güçlü ve otoriter devlet, tüm bunları sağlayan ve koruyan bir “baba” biçiminde gün yüzüne çıkar. Böylesine bir devletin başındaki “deha” kişinin söz ve eylemleri, Michel’in deyişiyle “yasa” haline gelir. Tıpkı Nasyonal Sosyalizm’de olduğu gibi: “Führer”, sözü üstüne söz söylenemeyen kişidir.
Nasyonal Sosyalizm, gerek kendi dönemindeki gerekse kendisinden sonraki benzerlerinde, “katı ve erkeksi” insanı (“Yeni İnsan”ı) inşaya girişir. Onun baskın niteliği “inanmak, boyun eğmek ve savaşmak”tan başka bir şey değil: Buna, “Sürü dayanışması”nda vücut bulan tarikat tipi örgütlenme ya da usdışının yaşamın her alanında nefesini kişinin ensesinde hissettirdiği bir baskı mekanizması da denebilir. Onun ana besini de, Michel’in vurguladığı gibi “ulusal aşağılanmışlık duygusu.”
Fetih ve güç fetişizmi, faşizmin beşiği İtalya’nın yetiştirdiği “cici” diktatör, nam-ı diğer “Duçe” Benito Mussolini’nin, Michel’in aktarımıyla bize ulaşan şu sözlerinde öne çıkar: “Faşizm, çoğunluğun, sırf çoğunluk olduğu için insanlık toplumunu yönetemeyeceğini söyler. İnsanlığın eşitsizliğinin değişmez, yararlı ve verimli olduğunu savunuyorum.” Mussolini, bunu şöyle formülleştirir: “Her şey Devlet içinde, hiçbir şey Devlet dışında ve Devlet’e karşı değil.”
Kendini “aristokrat ve demokrat, muhafazakâr ve ilerici, gerici ve devrimci” diye tanımlayan Duçe, demokrasiyi kullanıp sonradan onun önüne set çeken popüler bir figüre dönüşür. Michel araya giriyor: “Gerçekte kültürsüz bir insan, bir polemikçi ve güçlü bir hatip olan Mussolini, bir düşünür değildi; eğitimi azdı ve kendini yetiştirmişti, yükselişine hayranlık duyuyor, dünya üzerindeki güçlüleri beğeniyor ve halk adamı yüzüne inançlarında yıkılmaz, kendinden ve geleceğinden emin şef maskesi konduruyordu. İnsanı ‘tarihin bu pisliği’ni ve İtalyan halkını, ‘bu koyun halkı, bu az yetenekli ırkı’ küçümsüyordu (…) kendini beğenmişliği, gariplikleri, kasıntılığı ve küstahlığıyla, İtalyan ulusunun sempatisini ve hayranlığını kazanmayı başardı. Etkileme gücü o denli fazlaydı ki, yokluğunda bakanlar karar almaya cesaret edemiyor, en basit işleri erteliyordu.”
Duçe’ye hayranlık duyan ama her anlamda ondan ünlü olan “Führer” Adolf Hitler, Nasyonal Sosyalizm’i faşizm ve bunalmış insanının çaresizliğinden türetir. 1929’da Nasyonal Sosyalist Parti’ye katılanlar 400 binlerdeyken 1933’e kadar bu sayı 1 milyon 300 bine fırlar. 1933 sonrası devlet memurlarının partiye üye olması zorunlu kılınır ve Führer gücüne güç katar. Michel’e göre Hitler’in fetih kavrayışı, ülkesinin “tüm nüfusunu” da kapsar: “Mahalle, kasaba, kaza ve meslek örgütlerinden sorumlu şeflerle” parti, “demokratik” yapılanışını genişletir. Bu genişlemeyle beraber, Michel’in de altını çizdiği bir devlet modeli gelişir:
“Nasyonal Sosyalist rejim, idare ve polisin hukuktan üstün olduğu ve herhangi bir hukuksal zorlamanın engellemesi konusunda kaygı duyan istisnai ‘de facto’ bir rejimdir. Bu, bir ‘Führerstaat’, yani sözlerinin kanun haline geldiği, iradesinin hiçbir engel tanımadığı ve davranışlarının eleştirilemez olduğu şefin insafına bağlı bir devlettir.”
Nasyonal Sosyalist “kültür”ü açıklama girişiminde “kitleyi güdülerine boyun eğen hayvan” olarak gören Hitler ve “kitlelerin ilkel duygularını tatmin etmemiz gerek” diyen sağ kolu Goebbels, bu sözleriyle Michel’in anlatmak istediklerini daha da arılaştırıyor.
“Zararlı entelektüel faaliyetleri” ayıklayıp etkisizleştirmeye dayanan bu propaganda “kültürü”, “sağlıklı sanat ve kütüphane” kurmaya yöneliyor. “Yozlaşmış sanat”ın kökünü kazıyan Hitler’in kurmayları, işgal edilen ülkelerdeki “yoz sanat ürünlerini” koleksiyonlarına katmayı da unutmuyor! Nasyonal Sosyalist “kültür”, insanlara “sen hiçsin, ulusun her şey” ilkesini belletmek için her yola başvurur. Eğitimi, sanatı ve yaşamı bu doğrultuda yeniden kurgular. Tüm bu “üstün” nitelikleriyle beraber, Nazizm’in geride bıraktığı şeyler, Michel’in deyişiyle “terör, sınırsız fetih isteği, şef fetişizmi, soykırım ve insanı küçümsemenin” ötesine geçmez. Dolayısıyla Nazizm’in yakasındaki tek “madalya”, “cinayeti kurumsallaştırmaya” ilişkin.
FAŞİZM YENİDEN KAPIYI ÇALAR MI?
İtalya’daki faşist hareket ve Almanya’da Nasyonal Sosyalist Parti hep göz önünde olmasına karşın, bunlardan esinlenen ya da onları taklit eden pek çok örnek var. “Action Française”yle başlayan Fransız faşizmi, Mussolini’ye hayran ama onu taklit etmiyor. Mutlak Monarşi’nin yeniden kurulmasını hedefleyen bir topluluk; yani, 1789 öncesine dönüşe ağırlık vermiş. Fransa’da faşizme kaynaklık etse de Michel’e göre yüzde yüz faşizm değil. Onun yetiştirdiği isimler önemli. Örneğin Valois, Dorgéres, eski komünist Doriot ve yakın zamanda Halk Cephesi’nde yer alan Marcel Déat. Bunların yanında “parti sahibi” birkaç isim daha bulunuyor: Pierre Clementi, Jean Boissel, Constantini, Deloncle ve Bucard.
Michel, bunlar içinde en tehlikelilerin Doriot ve Déat olduğunu belirtir. Doriot, saf bir faşist; etkili bir örgüt kurar, hatırı sayılır bir kitleyi ele geçirir ve militanlar yetiştirir. Déat ise henüz adı konmamış teknokrasinin hararetli bir savunucusu. “Tek parti, tek program” ülküsünü “otoriter cumhuriyet” düşüncesiyle besler.
Almanya ve İtalya tipi faşizm, onların Avrupa uydularında önemli sayıda taraftar toplar. Katolik Kilisesi’nin manevi değer doktrinini arkasına alan faşizmler (Klerikal Faşizm), Alman ve İtalyan örneklerinden eklentilerle kervana katılır. Avusturya’da Dolfuss rejimi ve Portekiz’de Salazar yönetimi bunlardan başlıcası. 1934’te İspanya’da işçi hareketine karşı Jose Primo de Rivera tarafından kurulan Falanj, sonradan General Franco’nun ardında saf tutar. İki komşu (Portekiz ve İspanya), iki “cici” diktatör (Salazar ve Franco) öncülüğünde halklarını hareketsizleştirir.
Norveç’te Quisling “Büyük Cermen Birliği” düşüncesiyle, Hollanda’da çakma Nasyonal Sosyalist Mussert, Belçika’da Staf de Clercq, Macaristan’da “Oklu Haç”ın babası Ferenc Szalassi, Romanya’da Antonescu’nun diktatörlükleri Klerikal Faşizm’in Avrupa’daki öbür örnekleri.
Michel, Güney Amerika’ya inip irili ufaklı faşizmleri sıralarken oltasına iki büyük balık takılır: Arjantin ve Brezilya. Arjantin’de Peron görece daha yumuşak yüzlü bir yönetim kursa da, Brezilya bu konuda daha şanssız. Selefi Salgado’dan etkilenen Vargas, partileri fesheder, seçimleri yasaklar ve polise sınırsız yetki verir. 1945’e kadar demir yumruğuyla Brezilya’yı inleten Vargas, yüksek rütbeli subaylarca iktidardan düşürülür.
Henri Michel, Faşizmler’de örnekleri arka arkaya sıralayıp bir soru patlatır: “Faşizm ne zaman kapıyı çalar; kapitalizm onu yardımına çağırdığında mı yoksa ‘emperyalist bir tekelcilik’te başarıya ulaştığında mı?” Michel, peşi sıra bir uyarıda da bulunur: “Faşizm, demokrasilerin kronik hastalığına karşı bir ‘çare’ olarak yeniden ortaya çıkabilir; otoriteye başvurma, aşırı özgürlüğe karşılık olabilir ve şefler, teknolojik uygarlıkta kendini yitik hisseden kişiler arasından birlikleri için asker toplayabilir.” Bu uyarı üzerinde düşünmeye değmez mi?..
Faşizmler/ Henri Michel/ Çeviren: Füsun Üstel/ İletişim Yayınları/ 132 s.
(*) Cumhuriyet Kitap, 08.09.2011
ALİ BULUNMAZ
Henri Michel (1907-1986), tarihi yazıp yorumlamakla kalmamış, aynı zamanda yaşamış bir isim. İkinci Dünya Savaşı'nda, sosyalist kimliğiyle ülkesindeki Direniş’te yer alarak olan bitene tam ortasından bakmış.
Döneminin Avrupası'nı birbirine katan faşist dalganın ince ayrımlarını son derece sağlam biçimde anlatan Michel’in Faşizmler adlı kitabı, bu yıkıcı hareketlerin palazlanışını ve daha çok, dünyayı nasıl uçuruma sürükleyebilecek hale geldiğini aktarıyor.
MOTTO: “LİBERAL DÜNYANIN REDDİ”
Bir başka önemli tarihçi Eric Hobsbawm kült yapıtı Kısa Yirminci Yüzyıl’da, Michel’in ayrıntı ve ayrımlarıyla ele aldığı faşist dalganın, insanlığın başına nasıl bela olduğunu açıklarken az geriye gidiyor: “1929 krizi olmasaydı kesinlikle Hitler olmayacaktı (…) Ekonomik çöküş, faşizmi dünya için bir tehlikeye dönüştürdü. Faşizmin Alman biçimi (Nasyonal Sosyalizm), hem 1880’lerden beri uluslararası ortodoksi haline gelen neoklasik ekonomik liberalizm teorilerine düşman olmuş Alman entelektüel geleneğinden hem de ne pahasına olursa olsun işsizlikten kurtulmaya kararlı amansız bir hükümetten yararlandı.”
“Liberal toplumun reddi” mottosuyla yola çıkan faşizm, grup bütünlüğünü bozduğuna inandığı özgürlükle mücadeleye tutuşur. Öç alan içgüdü, entelektüelleri ezip geçmeyi görev bilir. Halk, millet ve ırk aynı şeye indirgenip kutsallaştırılır. Güçlü ve otoriter devlet, tüm bunları sağlayan ve koruyan bir “baba” biçiminde gün yüzüne çıkar. Böylesine bir devletin başındaki “deha” kişinin söz ve eylemleri, Michel’in deyişiyle “yasa” haline gelir. Tıpkı Nasyonal Sosyalizm’de olduğu gibi: “Führer”, sözü üstüne söz söylenemeyen kişidir.
Nasyonal Sosyalizm, gerek kendi dönemindeki gerekse kendisinden sonraki benzerlerinde, “katı ve erkeksi” insanı (“Yeni İnsan”ı) inşaya girişir. Onun baskın niteliği “inanmak, boyun eğmek ve savaşmak”tan başka bir şey değil: Buna, “Sürü dayanışması”nda vücut bulan tarikat tipi örgütlenme ya da usdışının yaşamın her alanında nefesini kişinin ensesinde hissettirdiği bir baskı mekanizması da denebilir. Onun ana besini de, Michel’in vurguladığı gibi “ulusal aşağılanmışlık duygusu.”
Fetih ve güç fetişizmi, faşizmin beşiği İtalya’nın yetiştirdiği “cici” diktatör, nam-ı diğer “Duçe” Benito Mussolini’nin, Michel’in aktarımıyla bize ulaşan şu sözlerinde öne çıkar: “Faşizm, çoğunluğun, sırf çoğunluk olduğu için insanlık toplumunu yönetemeyeceğini söyler. İnsanlığın eşitsizliğinin değişmez, yararlı ve verimli olduğunu savunuyorum.” Mussolini, bunu şöyle formülleştirir: “Her şey Devlet içinde, hiçbir şey Devlet dışında ve Devlet’e karşı değil.”
Kendini “aristokrat ve demokrat, muhafazakâr ve ilerici, gerici ve devrimci” diye tanımlayan Duçe, demokrasiyi kullanıp sonradan onun önüne set çeken popüler bir figüre dönüşür. Michel araya giriyor: “Gerçekte kültürsüz bir insan, bir polemikçi ve güçlü bir hatip olan Mussolini, bir düşünür değildi; eğitimi azdı ve kendini yetiştirmişti, yükselişine hayranlık duyuyor, dünya üzerindeki güçlüleri beğeniyor ve halk adamı yüzüne inançlarında yıkılmaz, kendinden ve geleceğinden emin şef maskesi konduruyordu. İnsanı ‘tarihin bu pisliği’ni ve İtalyan halkını, ‘bu koyun halkı, bu az yetenekli ırkı’ küçümsüyordu (…) kendini beğenmişliği, gariplikleri, kasıntılığı ve küstahlığıyla, İtalyan ulusunun sempatisini ve hayranlığını kazanmayı başardı. Etkileme gücü o denli fazlaydı ki, yokluğunda bakanlar karar almaya cesaret edemiyor, en basit işleri erteliyordu.”
Duçe’ye hayranlık duyan ama her anlamda ondan ünlü olan “Führer” Adolf Hitler, Nasyonal Sosyalizm’i faşizm ve bunalmış insanının çaresizliğinden türetir. 1929’da Nasyonal Sosyalist Parti’ye katılanlar 400 binlerdeyken 1933’e kadar bu sayı 1 milyon 300 bine fırlar. 1933 sonrası devlet memurlarının partiye üye olması zorunlu kılınır ve Führer gücüne güç katar. Michel’e göre Hitler’in fetih kavrayışı, ülkesinin “tüm nüfusunu” da kapsar: “Mahalle, kasaba, kaza ve meslek örgütlerinden sorumlu şeflerle” parti, “demokratik” yapılanışını genişletir. Bu genişlemeyle beraber, Michel’in de altını çizdiği bir devlet modeli gelişir:
“Nasyonal Sosyalist rejim, idare ve polisin hukuktan üstün olduğu ve herhangi bir hukuksal zorlamanın engellemesi konusunda kaygı duyan istisnai ‘de facto’ bir rejimdir. Bu, bir ‘Führerstaat’, yani sözlerinin kanun haline geldiği, iradesinin hiçbir engel tanımadığı ve davranışlarının eleştirilemez olduğu şefin insafına bağlı bir devlettir.”
Nasyonal Sosyalist “kültür”ü açıklama girişiminde “kitleyi güdülerine boyun eğen hayvan” olarak gören Hitler ve “kitlelerin ilkel duygularını tatmin etmemiz gerek” diyen sağ kolu Goebbels, bu sözleriyle Michel’in anlatmak istediklerini daha da arılaştırıyor.
“Zararlı entelektüel faaliyetleri” ayıklayıp etkisizleştirmeye dayanan bu propaganda “kültürü”, “sağlıklı sanat ve kütüphane” kurmaya yöneliyor. “Yozlaşmış sanat”ın kökünü kazıyan Hitler’in kurmayları, işgal edilen ülkelerdeki “yoz sanat ürünlerini” koleksiyonlarına katmayı da unutmuyor! Nasyonal Sosyalist “kültür”, insanlara “sen hiçsin, ulusun her şey” ilkesini belletmek için her yola başvurur. Eğitimi, sanatı ve yaşamı bu doğrultuda yeniden kurgular. Tüm bu “üstün” nitelikleriyle beraber, Nazizm’in geride bıraktığı şeyler, Michel’in deyişiyle “terör, sınırsız fetih isteği, şef fetişizmi, soykırım ve insanı küçümsemenin” ötesine geçmez. Dolayısıyla Nazizm’in yakasındaki tek “madalya”, “cinayeti kurumsallaştırmaya” ilişkin.
FAŞİZM YENİDEN KAPIYI ÇALAR MI?
İtalya’daki faşist hareket ve Almanya’da Nasyonal Sosyalist Parti hep göz önünde olmasına karşın, bunlardan esinlenen ya da onları taklit eden pek çok örnek var. “Action Française”yle başlayan Fransız faşizmi, Mussolini’ye hayran ama onu taklit etmiyor. Mutlak Monarşi’nin yeniden kurulmasını hedefleyen bir topluluk; yani, 1789 öncesine dönüşe ağırlık vermiş. Fransa’da faşizme kaynaklık etse de Michel’e göre yüzde yüz faşizm değil. Onun yetiştirdiği isimler önemli. Örneğin Valois, Dorgéres, eski komünist Doriot ve yakın zamanda Halk Cephesi’nde yer alan Marcel Déat. Bunların yanında “parti sahibi” birkaç isim daha bulunuyor: Pierre Clementi, Jean Boissel, Constantini, Deloncle ve Bucard.
Michel, bunlar içinde en tehlikelilerin Doriot ve Déat olduğunu belirtir. Doriot, saf bir faşist; etkili bir örgüt kurar, hatırı sayılır bir kitleyi ele geçirir ve militanlar yetiştirir. Déat ise henüz adı konmamış teknokrasinin hararetli bir savunucusu. “Tek parti, tek program” ülküsünü “otoriter cumhuriyet” düşüncesiyle besler.
Almanya ve İtalya tipi faşizm, onların Avrupa uydularında önemli sayıda taraftar toplar. Katolik Kilisesi’nin manevi değer doktrinini arkasına alan faşizmler (Klerikal Faşizm), Alman ve İtalyan örneklerinden eklentilerle kervana katılır. Avusturya’da Dolfuss rejimi ve Portekiz’de Salazar yönetimi bunlardan başlıcası. 1934’te İspanya’da işçi hareketine karşı Jose Primo de Rivera tarafından kurulan Falanj, sonradan General Franco’nun ardında saf tutar. İki komşu (Portekiz ve İspanya), iki “cici” diktatör (Salazar ve Franco) öncülüğünde halklarını hareketsizleştirir.
Norveç’te Quisling “Büyük Cermen Birliği” düşüncesiyle, Hollanda’da çakma Nasyonal Sosyalist Mussert, Belçika’da Staf de Clercq, Macaristan’da “Oklu Haç”ın babası Ferenc Szalassi, Romanya’da Antonescu’nun diktatörlükleri Klerikal Faşizm’in Avrupa’daki öbür örnekleri.
Michel, Güney Amerika’ya inip irili ufaklı faşizmleri sıralarken oltasına iki büyük balık takılır: Arjantin ve Brezilya. Arjantin’de Peron görece daha yumuşak yüzlü bir yönetim kursa da, Brezilya bu konuda daha şanssız. Selefi Salgado’dan etkilenen Vargas, partileri fesheder, seçimleri yasaklar ve polise sınırsız yetki verir. 1945’e kadar demir yumruğuyla Brezilya’yı inleten Vargas, yüksek rütbeli subaylarca iktidardan düşürülür.
Henri Michel, Faşizmler’de örnekleri arka arkaya sıralayıp bir soru patlatır: “Faşizm ne zaman kapıyı çalar; kapitalizm onu yardımına çağırdığında mı yoksa ‘emperyalist bir tekelcilik’te başarıya ulaştığında mı?” Michel, peşi sıra bir uyarıda da bulunur: “Faşizm, demokrasilerin kronik hastalığına karşı bir ‘çare’ olarak yeniden ortaya çıkabilir; otoriteye başvurma, aşırı özgürlüğe karşılık olabilir ve şefler, teknolojik uygarlıkta kendini yitik hisseden kişiler arasından birlikleri için asker toplayabilir.” Bu uyarı üzerinde düşünmeye değmez mi?..
Faşizmler/ Henri Michel/ Çeviren: Füsun Üstel/ İletişim Yayınları/ 132 s.
(*) Cumhuriyet Kitap, 08.09.2011
1 Eylül 2011 Perşembe
BRECHT BİR ŞEY SÖYLÜYOR (*)
Ali BULUNMAZ
Bertolt Brecht’in tiyatro oyunlarını, şiirlerini, denemelerini ve öykülerini birbirinden koparmak, onu tam anlamıyla kavrayamama tehlikesi taşır. Oyunları ve şiirleri öne çıksa da Brecht’in tüm ürünleri hep yan yana değerlendirilmeli.
İŞLEVİ OLAN METİNLER
Yirminci yüzyılın en önemli fikir insanlarından biri Brecht. Bireyin yanında ve savaşın karşısında durmayı hayatının merkezine koyan bu adam, savaş borularının üflenişine denk düşen lise yıllarında yazdığı bir kompozisyonda “aptal bir savaş uğruna ölmek ahmaklıktır” diyerek tavrını gösterir. Öğretmenleri de onu okuldan atmak için yarışa girer adeta. Dolayısıyla, Brecht’in iktidarla sürtüşmesi daha lise yıllarında başlar ve ömrünün sonuna dek sürer.
1920’de Karl Valentin’le tanışması ve ardından geliştirdiği epik tiyatroyla ne demek istediği çok daha açık biçimde anlaşılır. Siyasi söylemini oyunla sunduğu bu tiyatro biçemi, kapısını halka açar ve eleştiriyi en başa koyar. Seyirci bir gözlemci olur ve yargıya varır: Bildiğini sanan izleyici, ona gösterilen sayesinde epey yanıldığını anlar. Brecht, epik tiyatroyla seyirciyi kandırmaya çalışmadığını, aksine onun kendisinin bir çözümleme yapıp öğrenerek önceden nasıl kandırıldığını kavramasına yardım ettiğini söyler.
Brecht’in tiyatro oyunlarının yanında öteki eserleriyle de yapmak istediği şey toplum yapısını şeffaflaştırmak ve böylece değişime giden yolu açmak. Ona göre bu yolda edebi metinlerin belli oranda işlevi var. Bertolt Brecht’ten Öyküler adıyla yayımlanan ve yazarın öykülerinden seçmeler sunan yapıttakiler de aynı yolun yolcusu.
Seçkidekiler, kimi zaman politize hikâyeler şeklinde karşımıza çıkarken kimi zaman da sıradan insanın öyküsünü aktarıyor. Hemen hepsinin ortak özelliğiyse masal naifliğinde olması. Brecht, seçilen öykülerindeki anlatımında büyük ölçüde yalın bir dil kullanmayı tercih etmiş. Bazılarında kıssadan hisseler de gözümüze çarpıyor. Örneğin “hayır” demeyi zor da olsa öğrenen bir adamın durumunu ya da savaş karşıtlığını, anne ve oğlu üzerinden yansıtan hikâye.
“EVET” VE “HAYIR”
Metinlerin bir başka özelliği, halk hikâyelerine bezemesi. Sokakta, meydanda, günlük konuşmalar içinde ve herhangi bir olay karşısında hemen anlatılıveren; kulaktan kulağa yayılmış öykülerle akrabalığı varmış izlemine kapılıyorsunuz.
Bu anlamda kitapta yer alanlar, hep bir yere; bir eksikliğe, bir kusura ya da övgüye değer bir niteliğe dokunuyor. Kısacası Brecht’in “herhangi bir metin bir işe yaramalı” görüşünden uzağa düşmüyor. Belki de bir öyküde geçen “insan kendini iyi tanımalı” sözü de buna işaret ediyor. Brecht, kitaba alınan öykülerin büyük çoğunluğunda belli bir sonuca ulaşıyor; anlattıklarını bağlıyor. Ama bazılarında işi okura bırakıp son cümleyi onun yazmasını istiyor. Brecht’in epik tiyatroyla yapmaya çalıştığının bir benzerini, öykülerde okuru etkin kılarak ortaya koyduğunu görüyoruz.
Öykülerde, Brecht’in şiir ve oyunlarındaki tadı bulmak zor. Bu, son derece sade ve bir an önce sonuca ulaşmaya çalışan yapıdan ya da çeviride zaman zaman göze çarpan eğilip bükülmelerden kaynaklanıyor olabilir.
Beri yandan Brecht, seçilen öykülerinde (aslında bütün öyküleri, parçalanmadan çevrilip yayımlansa çok daha yerinde olurdu), sakin ama insanın gevşeyip kalmadığı; kendisini oyuna getirmeye uğraşanlara karşı hep tetikte durulması gereken bir dünya düşünü yansıtıyor.
Bir ölçüde “evet”lerle “hayır”ların zamanlaması ve yerine ilişkin uyarılarda bulunuyor. Bu uyarıların zeminini güçlendiren de alıp başını gitmiş bir dünyada Brecht’in sapasağlam ayakta kalmayı başarmış, ölçüsü insan veya insanın değeri olan ahlak söylemi.
Bertolt Brecht’ten Öyküler/ Çeviren: İlhami Hakverdioğlu/ Hayal Yayınları/ 84 s.
(*) Cumhuriyet Kitap, 01.09.2011
26 Ağustos 2011 Cuma
DİKKAT BURROUGHS VAR! -III (*)
ALİ BULUNMAZ
Yine Burroughs, yine “baştan savma bir metin” ve “konu bütünlüğü olmayan” bir kitap (!) Yazarın anlam bütünlüğünü yıkmak için uğraştığını süzemeyenlerin ve uygarlığın yarattığı kalıp edebiyata bindirmelerini kavrayamayanların “haklı” suçlamaları karşısında gülünmez de ne yapılır? Kalıbı tekmelerken onu yaratanlarla kafa bulan Burroughs’un Nova Ekspresi’ne bindik gidiyoruz.
Ağzı bozuk, ruh dünyası çatallı ve “pis” yazarımız masada son kartlarını açıyor. Bir yandan da tuhaf bir kovalamaca sürüp gidiyor. Koltuklarına yapışmış lacivert ve siyah takım elbiseli ebleh sürüsüne durmadan giydirmesi gezegenimizde rahatsızlık uyandırıyor.
Ekspres ilerlerken dışarı bakınca kallavi ilaçlar, güzel kafalar, kayıt boyu devam eden kopyalama ve imaj çalışmalarıyla mıntıkada ufak yollu korkuya yol açan virüs muhabbeti görülüyor. Burroughs, kesip biçerken zihni yoklayan belirlemeler de sıralıyor: “Hastalığı koruyun, toplumu hastalıktan korumak için suçlular yaratılmalı.” Öte taraftan “bir gezegeni patlatıp novaya yol açacak çatışmaları kışkırtmak” üzere iş tutan çeteden de söz ediyor.
Aklın sınırlarını zorlayan az absürd bol deli konuşmalar sürerken laf Nova’ya ve kahramanımızın gezegende kendini görüşüne geliyor: “Anlıyorsunuz ki nova benim başka hiç kimsenin tek parça halinde kurtulamayacağı kadar büyük acılar içinde doğduğum yerdir. Yaralı galaksilerde tekrar tekrar doğdum. Tek başımayım ama sizin ‘yalnız’ dediğiniz şey değilim ben. Yalnızlık, ikili memeli yapısının ürünüdür. ‘Yalnızlık’, ‘aşk’, ‘arkadaşlık’, daha ne varsa hepsi. Ben iki değilim. Birim ben. Ama birlik halimi korumak için başka yaşam biçimlerindeki bir ikilik gerekli bana.”
Adına uygun olarak oradan oraya; konudan konuya geçip garip bir zihinsel yolculuğa çıktığımız Nova Ekspresi’nde, Burroughs’un bizi dolaştırdığı gezegende tanıştığımız insanların da o yolculuktan farkı yok: Üçlemenin önceki kitaplarındaki gibi hepsi kafasına ne eserse onu yapıp aklına geldiği gibi konuşuyor. Anlayacağınız tam bir bilinç akışı ve çağrışım denizi. Kendine özgü bir evren yapısı yaratan Burroughs’un, oraya sürükleniş içindeki kahramanlar tıkıştırma nedenini de anlıyoruz böylece.
Kayıt nereye götürüyorsa o tarafa doğru savrulan ve içinden geldiği gibi yürüyen bir işleyişi harekete geçirme çabası ya da en sondaki çağrı: “Tüm yaşayanlar ve ölüler, siz kendinizsiniz, olun.”
Burroughs, uyuşturucu trafiğini yönlendiren ama kendini sütten çıkmış ak kaşık gibi gösteren devletlere de atıf yapıyor. Beri yandan sunulan gerçekle uyuşturucu deneyiminin yarattığı başka gerçek arasındaki farka da selam çakıyor. Her iki değini de iktidara dokunuyor: Uyuşturucu tekeli iktidar, denetleyen iktidar ve sanal gerçeklik yaratan iktidar. Bir de bunlara kuşbakışı bakan bir çift göz.
Geriye yaslanıp baktığımızda “cut-up” üçlemesiyle ilgili iri laflar etmeye de onları belli bir kategoriye sıkıştırmak için tırmalamaya da gerek yok aslında. Bırakalım öyle kalsın.
Nova Ekspresi döngüyü tamamladığında kayıtlar da bitmiş oluyor, belki de bu tam bir başlangıç.
Herkese iyi uykular, tatlı masallar.
Dağılın…
Nova Ekspresi/ William S. Burroughs/ Çeviren: Süha Sertabiboğlu/ Sel Yayıncılık/ 132 s.
(*) Sabit Fikir, 26.08.2011 [http://www.sabitfikir.com/elestiri/dikkat-burroughs-var-iii]
ALİ BULUNMAZ
Yine Burroughs, yine “baştan savma bir metin” ve “konu bütünlüğü olmayan” bir kitap (!) Yazarın anlam bütünlüğünü yıkmak için uğraştığını süzemeyenlerin ve uygarlığın yarattığı kalıp edebiyata bindirmelerini kavrayamayanların “haklı” suçlamaları karşısında gülünmez de ne yapılır? Kalıbı tekmelerken onu yaratanlarla kafa bulan Burroughs’un Nova Ekspresi’ne bindik gidiyoruz.
Ağzı bozuk, ruh dünyası çatallı ve “pis” yazarımız masada son kartlarını açıyor. Bir yandan da tuhaf bir kovalamaca sürüp gidiyor. Koltuklarına yapışmış lacivert ve siyah takım elbiseli ebleh sürüsüne durmadan giydirmesi gezegenimizde rahatsızlık uyandırıyor.
Ekspres ilerlerken dışarı bakınca kallavi ilaçlar, güzel kafalar, kayıt boyu devam eden kopyalama ve imaj çalışmalarıyla mıntıkada ufak yollu korkuya yol açan virüs muhabbeti görülüyor. Burroughs, kesip biçerken zihni yoklayan belirlemeler de sıralıyor: “Hastalığı koruyun, toplumu hastalıktan korumak için suçlular yaratılmalı.” Öte taraftan “bir gezegeni patlatıp novaya yol açacak çatışmaları kışkırtmak” üzere iş tutan çeteden de söz ediyor.
Aklın sınırlarını zorlayan az absürd bol deli konuşmalar sürerken laf Nova’ya ve kahramanımızın gezegende kendini görüşüne geliyor: “Anlıyorsunuz ki nova benim başka hiç kimsenin tek parça halinde kurtulamayacağı kadar büyük acılar içinde doğduğum yerdir. Yaralı galaksilerde tekrar tekrar doğdum. Tek başımayım ama sizin ‘yalnız’ dediğiniz şey değilim ben. Yalnızlık, ikili memeli yapısının ürünüdür. ‘Yalnızlık’, ‘aşk’, ‘arkadaşlık’, daha ne varsa hepsi. Ben iki değilim. Birim ben. Ama birlik halimi korumak için başka yaşam biçimlerindeki bir ikilik gerekli bana.”
Adına uygun olarak oradan oraya; konudan konuya geçip garip bir zihinsel yolculuğa çıktığımız Nova Ekspresi’nde, Burroughs’un bizi dolaştırdığı gezegende tanıştığımız insanların da o yolculuktan farkı yok: Üçlemenin önceki kitaplarındaki gibi hepsi kafasına ne eserse onu yapıp aklına geldiği gibi konuşuyor. Anlayacağınız tam bir bilinç akışı ve çağrışım denizi. Kendine özgü bir evren yapısı yaratan Burroughs’un, oraya sürükleniş içindeki kahramanlar tıkıştırma nedenini de anlıyoruz böylece.
Kayıt nereye götürüyorsa o tarafa doğru savrulan ve içinden geldiği gibi yürüyen bir işleyişi harekete geçirme çabası ya da en sondaki çağrı: “Tüm yaşayanlar ve ölüler, siz kendinizsiniz, olun.”
Burroughs, uyuşturucu trafiğini yönlendiren ama kendini sütten çıkmış ak kaşık gibi gösteren devletlere de atıf yapıyor. Beri yandan sunulan gerçekle uyuşturucu deneyiminin yarattığı başka gerçek arasındaki farka da selam çakıyor. Her iki değini de iktidara dokunuyor: Uyuşturucu tekeli iktidar, denetleyen iktidar ve sanal gerçeklik yaratan iktidar. Bir de bunlara kuşbakışı bakan bir çift göz.
Geriye yaslanıp baktığımızda “cut-up” üçlemesiyle ilgili iri laflar etmeye de onları belli bir kategoriye sıkıştırmak için tırmalamaya da gerek yok aslında. Bırakalım öyle kalsın.
Nova Ekspresi döngüyü tamamladığında kayıtlar da bitmiş oluyor, belki de bu tam bir başlangıç.
Herkese iyi uykular, tatlı masallar.
Dağılın…
Nova Ekspresi/ William S. Burroughs/ Çeviren: Süha Sertabiboğlu/ Sel Yayıncılık/ 132 s.
(*) Sabit Fikir, 26.08.2011 [http://www.sabitfikir.com/elestiri/dikkat-burroughs-var-iii]
25 Ağustos 2011 Perşembe
NE YAZIK Kİ TEK DEĞİLİZ! (*)
ALİ BULUNMAZ
Hal Niedzviecki (HN), önceki kitabı Dikizleme Günlüğü’nde rontçularla rontlananların evrenine girmiş ve bu çekici alanda insanların, gözetlemek ve gözetlenmek için birbiriyle nasıl yarıştığını anlatmıştı.
Günlük yaşam kültürü üzerine yoğunlaşan HN, burada kişilerin hangi şekle sokulduğuna kafa yoruyor; kendi çevresinden ve aslında bizim çevremizden de hayli çarpıcı numuneler buluyor. Ben Özelim, aynı Dikizleme Günlüğü’nde olduğu gibi yüzyılımızın başı dönen bireylerinin hayatına ayna tutma çabasında. HN’nin yeni kitabıyla bir adım daha ileri gittiğini söyleyebiliriz, çünkü bu kez konformizmin insanı eblehleştiren gücünü anlatmaya koyuluyor.
Davranış kalıplarına; toplumda ya da toplumun yarattığı eylem biçimlerine uyumlu olma, “değer yargılarına” hiç sorgulamadan bağlanma ve tüm bunların meydana getirdiği düzenle barışık yaşama anlamına gelen konformizm HN’nin büyüteci altına giriyor. Yazarın burada ele aldığı şey, bireyselliğin konformizme dönüşmesi.
HN, bireysellik olgusunun sunulanın nasıl dışına çıkmamaya, sınırları aşmadan yaşamaya, kişinin tüm çıkıntılıklarından arınıp uyumlu ve uslu (tepkisiz) olmaya dönüştüğünü anlayıp anlatmaya çalışıyor.
ŞÖHRET SİMÜLASYONU
HN’nin “yeni konformizm” olarak adlandırdığı yapı, herkesin kendini ifşa etme; kendi “özgüllüğünü”, sonsuz kabul edilen boşluğa yığma dürtüsüyle doğuyor. Dolayısıyla herkesin “ünlü” olabilmek adına veya sadece ismini bir şekilde sayfalara yazdırmak ya da ekranda göstermek için yırtındığı bir dünya bu. Yani, popüler kültürün girdabına kapılıp gitmek gibi bir şey: Kendini satıp kendine benzeyenleri alan ve tornadan çıkmış bireysellik; HN’nin anlatmaya çalıştığı işte bu: Kendini özel sanırken aynı kanıya sahip pek çok insandan oluşan benzerler cemaatinde kavrulup gidenlerin hikâyesi.
“Özgün ve yaratıcı ol” sloganıyla iş gören bireysellik, gerçekte bunun arkasından dolanıp bir konformizm yaratmaktan geri durmuyor. Kişiye “önemli olan sensin” diye fısıldanırken aslında bu herkese söylendiğinden anlamını yitirip çemberi genişletmekten başka herhangi bir yola sapmıyor:
“Bir zamanlar aile, kilise ve iş rabıtasında belirlenen ortalama statümüzde görece daha mutluyduk. Şimdi daha fazlasını, daha iyisini ve hızlısını elde etmek için deli oluyoruz. Ne arıyoruz? Kendi öykümüzü kendi koşullarımıza göre inşa edebilecek ve kendimizi medya dünyasının içine atıp özel kılacak bir fırsat arayışımız giderek artıyor.”
Bu eylemlerimizin temel nedeni HN’ye göre yeni konformizmin kişiye verdiği gazla; “başarı, özgüven fantezisi ve bu değerlerin hikâyeleştirilmiş projeksiyonu”yla ilgili. Bir bakıma, “gelenekleri kırma” heyecanıyla ortaya atılanlar, aynı çukura düşüp yeni gelenekler ve kalıplar yaratıp içinde konumlanmayı kabul ediyor. Özgün (ve aynı zamanda özgür) olduğunu zannedenlerin hemen hemen aynı şarkıları söyleyip “yıldız olma” gibi bir hayali paylaşmasıyla beliren yeni konformizme katılma arzusu değil mi bu?
HN burada popun, kişiye gönderdiği iletilerin önemli olduğuna değiniyor: “Popun mesajı bizi, aslında güzel, ilgiye ve fark edilmeye değer olduğumuz için daha fazla kendimiz olmaya davet ediyor. Ama popüler kültür, ne bizim gerçekten neden bu kadar özel olduğumuzu ne de yenilgimizin fark edilen başarısını nasıl depolayacağımızı söylüyor (…) Fark edilme dürtüsü sık sık karmaşıklığa ve hatta bazı açılardan üzüntüye neden oluyor. İşimizi bırakmayı, sorumluluklarımızı terk etmeyi, güne göre davranmayı ve rekor kırmayı sahiden istiyor muyuz? (…) Çoğunlukla, göz alıcı pop yıldızlarının ‘sadece yap’ kışkırtıcılığı, hayatımızın gittikçe sıradanlaşmasına, moralimizin bozulmasına ve kendimizi değersiz hissetmemize neden oluyor. Ne aniden zenginlik statüsünü elde ediyor ne de pop yıldızı olarak tanınıyoruz ama gizemli düşlerle tatmin olmaya yöneliyoruz. Eğer işte veya sahnede başarılı bir şöhrete kavuşamazsan, hayat hikâyene hâlâ yeniden şekil verebilir, şöhret ve özel olmakla bir ilişki kurabilirsin.”
Göz açıp kapayıncaya kadar yıldız olmayı vaat eden mekanizma HN’ye göre insanlara “ben özelim” dünyasının kapısını sonuna kadar açıyor. Ama işin aslı çok başka; orada yaratılan sadece bir şöhret simülasyonu. Müşterisi ve müptelası ise hayli fazla.
Adı geçen simülasyonu yaratan en belirgin şey, popüler kültürde konumlanan özsaygı endüstrisi. Telkinlerle yürüyen ve “kişinin özsaygıyla her şeyi yapabileceğini” muştulayan bir sistem: “Özsaygı endüstrisi vurguyu sana, senin arzularına, ihtiyaçlarına, beklentilerine, özverilerine ve çok çalışma isteğine kaydırır. Bizi sadece hayatımızın kontrolünü elimize alıp ve onu değiştirmek adına yeterli olduğumuzu düşünmemiz için cesaretlendirmez, aynı zamanda hayatımıza yön veren tüm bu sistemi sorgulamaktan da vazgeçirir. Popüler başarı şansının gerçekle uzaktan alakalı bir tanıtımını göstermekte başarısız olan özsaygı mitolojisi, hataları ve engelleri içselleştirip hayal kırıklığıyla, pişmanlıklarla dolu bir hayatı kabul etmeye şartlanmayı öğretir.”
HN’nin “küresel monokültür” kavramlaştırması, tüm bu anlatılanların özeti; yediklerimizi, görünüşümüzü ve düşünme şeklimizi altüst ederek hızla yayılıyor. Yerelliği kurutan ve yeni konformizmin vaatlerini en uzak noktalara taşıyan bir istila bu.
AVANAK SÜRÜSÜ
Eğlencenin üretilip tüketildiği popüler kültürün süzgecinden geçen konformist bireysellik, aynı o reklam sloganındaki gibi “Yalnızca yap!” (Just do it!) ilkesiyle yola çıkar. Devamında ise “Yapamıyorsan yoksun!” gelir. HN’ye göre bu da bizi “sahte bireyselliğe” götürür. Oluşan paradoks, “keskin bireysellik-sahte bireysellik” biçiminde sivri konformizmi besleyen, sert düzenlemelerle sarmalanmış ortamı yaratır. HN, durumun sanıldığından daha ciddi olduğunu ilan eder; “avanak kalabalığın” mutlu tablosunu yansıtır:
“Kendi evimize sahibiz ve evimize, arabamıza neler olacağını kontrol edebiliyor, ayaklarımızı pahalı bir ayak kremiyle yumuşatabiliyoruz. Sahip olmadığımız, kredi kartlarıyla satın alınamayıp özel güvenlikle korunamayan tek şey, değerlerimiz, düşüncelerimiz ve ahlakımız. Bunlar, ödün verilmiş ve bugün, ahlaki vecizelerle süslü losyonların başarısıyla örneklendirilebilen, sürüye benzer bireyselliğin paradoksal yaratımıyla ele geçirilmiş değerlerdir.”
HN’nin sözünü ettiği “avanak kalabalığın” üyeleri, bireyselliğini ifade etmeye çabalayan yeni gelenekçilerden kurulu. Birbiriyle tamamen aynı bu güruh, “bireysel kimlik tuzağını toplumsal kimlik tuzağıyla değiştiriyor.” Toplumun gönderdiği “acilen birisi ol” uyarısı gereğince tamamlanan işlem sonunda katılımcı “özgün”, “sorgulamayan” ve “sürekli” bir kimliğe bürünüyor. Buradaki mantık basit: “Birisi olmak, pop yıldızları gibi tanınmak ve yaltaklanılmak istiyoruz.”
İnsan, kendini özel hissetmek için pop dünyasını göreve çağırır. Pop dünyası da buna kayıtsız kalmaz. HN’ye göre bu dünya, “bizim özel olduğumuzu söylerken onu ifade etmek için çok az yol bırakır.” İnsanlar bu nedenle “öngörülebilir bir karşılıkla uç eylemlere başvurur.”
Popüler kültür kişiyi, “sen” diyerek vaazlarıyla etkiliyor; ihtiyaçları tatmin için herkese aynı muameleyi çekiyor. HN’nin belirttiği gibi söz konusu yolu “yaptığın mutlaka doğru, çünkü hissettiğin şekilde hareket ediyorsun” ilkesi açıklıyor. Bunun sonucunda, bir kediye işkence yapıp o anları kayda geçiren ya da öldürüp ortalık yere bıraktığı insanların üzerine kendi adını açık açık yazan “özel”, daha da ötesi “şöhretli” kişiler de türeyebiliyor.
HN’nin birbiriyle bağlantılı iki sorusu var: “Yeni konformizm çağının sahte bireyselleri, seri katil ünlüleri gerçekten muhalif olabilir mi? Bireysellik, konformizm olduysa özel olma klişesini çağrıştırmayıp popüler kültür hassasiyetinin sahte aşırılığına kaçmadan, özgün gerçek benliğimizin fikirlerini nasıl ileri sürebiliriz?” Bir tane daha: Herkesin kendini “özel” hissettiği bir ortamda ve bütün eylemlerin pop kültürü tarafından üretilip tüketildiği sistemde gerçek bireysel kimlik yitip gitmez mi?
Herkesin herkes gibi olduğu dünyada, küresel aynılığın güçlü vakumu insanları hızla içine çekiyor. Oysa, o devasa toplulukta “özel olma” kaygısıyla yola çıkmadık mı? Hepimize geçmiş olsun…
Ben Özelim/ Hal Niedzviecki/ Çeviren: Sibel Erduman/ Ayrıntı Yayınları/ 272 s.
18 Ağustos 2011 Perşembe
KAOSTAN DÜZEN YARATAN KADIN (*)
ALİ BULUNMAZ
“Söylence bu ya…” diye lafa girilip akla hayale gelmeyecek olaylarla bezenen anlatıları dinlemişizdir. Dinlemekle de kalmayıp sağda solda bunları eşe dosta savuranlar da olmuştur mutlaka. Üniversite kürsüsünden panellere, kitaplardan arkadaş meclislerine dek uzatılabilir bu liste.
Platon uzmanı olan, Eski Yunan ve Eskiçağ medeniyetleri üzerine çokça kitap yayımlayan ve sonradan “Ecole de Paris” diye anılacak Eski Toplumlar Üzerine Karşılaştırmalı Araştırma Merkezi’ni kuran Jean-Pierre Vernant da topa böyle giriyor. Oturup saatler boyu eski bir kahramanı, üstelik hakkında epey bilgi sahibi olunduğu sanılan Pandora’nın öyküsünü yine eski bir dost Hesiodos’un yoldaşlığında anlatıyor.
“GARİP BİR ŞAKA”
Vernant, Pandora’nın “ilk kadın” kabul edilişini, en azından Hesiodos’un şiirlerinde bunun böyle olduğunu vurgulayışını hatırlatarak yola koyulur. Hesiodos’un ve Eski Yunan’ın öbür tanıklarının anlattıklarının hep bir bilgelik barındırdığını hiç unutmadan yürüyüşüne devam eder. Bu arada aklına düşen “Neden iki cinsiyet var?” sorusu, ona yeni bir kapı açar.
Eski Yunan’ın eril söylemi, tanrıların dişiyi yaratmasını “bir garip şaka” şeklinde sunar. Vernant’nın da verdiği örneğe göre Hippolytos, kadının yaratılışını “bir tür tehlike” diye niteler.
Kronos (kainat kralı) ile tutuştuğu kavga Zeus’u hatırı sayılır bir aktör yapar ve tanrılarla ölümlüler arasına bir sınır koymak için harekete geçer. Zeus’un kurmaya çabaladığı bu hiyerarşik düzende “ufak” bir sorun belirir: Zeus’un kurgusuna karşı, ona kafa tutan ve insanların yanında duran; Vernant’nın “Olympos’un altmış sekiz kuşağı” dediği muzip Prometheus.
İlk kapışmayı Prometheus’un kazanması üzerine Zeus, yaşamın devam etme koşulu ateşi insanlardan saklamaya karar verir. Böylece ikinci tur başlar; Prometheus kurnazlığını kullanıp Zeus’tan bir parça kor tokatlar ve onu insanlara sunar. Zeus’un hamlesiyse tanrıça heykelidir. Hermes’in can ve yetenek verdiği bu yapıt, etkileyiciliği ve hakikati gizlemesiyle dikkat çeker; cazibeli ve âşık olunacak derecede güzeldir. Tüm tanrıların insana armağanı Pandora böyle doğar. Taze gelin Pandora, Prometheus’un kardeşi Epimetheus’un yanına yollanır; Prometheus’un tüm uyarılarına karşın ona kapılmaması mümkün olmaz.
ŞU ÜNLÜ KÜP
Pandora’nın beraberinde getirdiği ve Zeus’un emriyle kapağını açacağı küpte, o güne kadar hiç bilinmeyen belalar gizlidir. Vernant’nın yorumuyla, bunların en önemli özelliği görünmez ve duyulmaz olması: Hesiodos’un metninde belalar denizde fırtına, karada her şeyi birbirine katan rüzgâr ve yas şeklinde resmedilir. Ama bu sıkıntılar, onun görünür bilinir formu Pandora tarafından temsil edilir. Onun güzelliği ve etkileyiciliği, gerçeğin üstünü örter ve insanları uçurumdan aşağı yuvarlar.
Yeryüzünde artık kadın vardır ve onsuz yaşandığında, ölüm her şeyi sonlandırır. Vernant, Hesiodos’tan aktarıyor: “Ölene kadar bolluk içinde yaşadınız. Bol buğdayınız, ağzına kadar dolu depolarınız var; zengin ve mutlu bir adam oldunuz. Ama ölüm geldi mi her şey sona erer, hepsi biter, sizden geriye hiçbir şey kalmaz ve biriktirdiğiniz mallar, ambarınızdaki buğday, yağ, şarap, hatta biriktirdiğiniz paralar, hepsi yabancıların eline geçer.”
Burada garip bir denge söz konusu: Kötü olmayan eş, aydınlık ve karanlığı kararında tutar. Belalı soyun temsilcisine rastlamak ise yeryüzü cehennemine girmektir. Artık doğum ve ölüm gibi iki karşıtlık beraber yürüyecektir. İronik bir biçimde, kaostan düzene geçişin ateşleyicisi de olur Pandora.
Vernant’nın olan bitene getirdiği yorum şöyle: “İlk kadının yaratılması aslında olduğumuz şeyin, insan hayatının, insanlık koşulunun yaratılmasıdır tam da. İnsanların kendilerine has bir statüye sahip olmasına yol açan olağanüstü bir karışım söz konusudur (…) İnsanların hayvanlar ile tanrılar arasındaki konumu muğlaktır. Mitsel söylem düzeyinde bu muğlaklık, mükemmel ifadesini kadın örneğinde bulur. Neden mi? Çünkü gördüğümüz gibi kadın bir açıdan tanrısaldır.”
Zeus’un insanlara gönderdiği Pandora’nın küpünde pek çok soru bulunur aslında: Gerçek ve sahte nedir? Yanılsama, taklit ve görünüş nedir? Daha da ilerisini Vernant dillendirir: “Erkek kimdir?” ve “Erkek olmamızı neden bizimle birlikte kadınların var olmasına borçluyuz?” Çık işin içinden çıkabilirsen…
Pandora/ Jean-Pierre Vernant/ Çeviren: Devrim Çetinkasap/ Pinhan Yayıncılık/ 56 s.
(*) Cumhuriyet Kitap, 18.08.2011
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)