1 Temmuz 2008 Salı

HURAFE DEĞİL GERÇEK…
ALİ BULUNMAZ

Tarih aynen tekrar etmez ama benzer olaylar, farklı aktörlerle ve değişik zamanlarda, başka yüzlerle kendini gösterebilir. Bugün tarihimizi ve onu oluşturan olay ile aktörleri ne kadar biliyoruz? Bir tarih bilinci yaratmak veya o bilinci diriltmek için, bilginin öneminin farkında mıyız? Hurafeler ve bilgi yanlışlarıyla; kanı ve kanaatlerle gerçekleri çarpıtmak, tarihi ve yaşananları yozlaştırmaktan öte ne işe yarıyor?

Günümüzde kimilerinin ağzına bile almaktan özenle çekindiği ulus-ulus olma bilinci, tarih bilincine sahip olmakla at başı gitmiyor mu? O halde şunu sormalıyız: Çanakkale Savaşı, tarih kavrayışımızın neresinde yer alıyor? Bir de akıllara şu takılıyor: Çanakkale Savaşı dendiğinde, tarihin alabildiğine çarpıtıldığı 21. yüzyıl Türkiyesinde zihinlerde ne beliriyor, Çanakkale ile ilgili neler söyleniyor? Bu noktada Turgut Özakman’ın belirlemeleri bize yol gösteriyor:

“Çanakkale hakkındaki ciddi, dürüst, saygıdeğer araştırmaların dışında üç tür yaklaşım var: Bunlardan birincisi M.Kemal’i yok sayan, ikincisi M.Kemal’in rolünü küçülten, üçüncüsü Çanakkale’yi mucizeler, kerametler sergisi halinde anlatan yaklaşım” (s. 8).

Tüm bu yaklaşımlar, saptırma ve anlam kaydırmalarını içinde barındırıyor. Peki, Çanakkale’nin anlamını nerede aramalı? Özakman, bunu şöyle ifade ediyor:

“Çanakkale’nin tarihin uğursuz akışını durdurarak, geciktirerek Milli Mücadele’ye zaman ve millete özgüven kazandırdığı; Kuva-yı Milliye ruhunu hazırladığı doğrudur. Ama bu uğursuz akışı geri çeviren Milli Mücadele’dir (s. 14) […] Milli Mücadele, yalnız bir Kurtuluş Savaşı değil, Çanakkale’nin de görkemli bir rövanşıdır” (s. 15). Milli Mücadele’nin ilk sayfaları sayılan Çanakkale Savaşı öncesi manzara nasıldı?

Kuşatılmış “Hasta Adam”
Çanakkale Savaşı öncesi müttefiksiz kalan Osmanlı İmparatorluğu’na, bünyesindeki eski devletçikler kafa tutar hale gelmişti. Bunun yanı sıra Balkan Savaşları, Osmanlı’yı yıpratmış; ordunun eğitimsizliğini, bilimsel gelişmelerin izlenememesinden doğan geri kalmışlığı ve ekonominin Avrupa’ya bağımlılığı ile yönetimin yozlaşmışlığını gözler önüne sermişti.
Toplumda, aydınlar ve özellikle kadınlar arasında örgütlenme; eşitlik ile özgürlük arayışı hızlanmış, bu doğrultuda dernekler kurulmaya başlamıştı. Devlet yönetiminin yozlaşması ve art arda kaybedilen topraklar, bu sürece ivme kazandırmıştı. Aynı dönemde İttihat ve Terakki, yönetimde ağırlığını hissettirmekte, orduda güçlenmekteydi. Asker bilinçlendiriliyor ve yeniden eğitiliyordu. Her alanda kimlik arayışı ve öze dönüş hareketi gözleniyordu.

M.Kemal, bu sıralarda adını duyurmaya başlamış, Enver Paşa Genelkurmay Başkanı olmuş ve orduların başına Liman von Sanders’i geçirmişti. Enver Paşa bir bakıma orduyu Almanlara açmış ve “devletin gizliliğini ihlal etmişti” (s. 35). Genelkurmay şube müdürü subaylar, Almanların emrine girmiş; o dönem Kurmay Binbaşı olan İsmet İnönü ve Kazım Karabekir de, bu durumu içine sindirememişti.

1914’te başlayan Birinci Dünya Savaşı’yla Osmanlı, Rusya’ya karşı koruma talep eder. Almanlar bu çağrıya olumlu yanıt verir ve Türk ordusunu kendi amaçları adına kullanmaya yönelir. Osmanlı, bu bağlamda gizli bir anlaşma imzaladığı Almanya’ya kendini teslim eder. Harekât şube müdürü Ali İhsan Sabis’in günlüğüne düştüğü ve bugün de ders alınması gereken şu satırlar, durumu özetler niteliktedir: “Türkiye’nin en gizli planlarını bir Alman general hazırlıyor. Hiçbirimizin ilgisi ve bilgisi yok. Bu, orduyu ve geleceğimizi bütünüyle Almanlara teslim etmektir” (s. 43). Enver Paşa ise o sıralarda, Alman İmparatoru II.Wilhelm’in kendisini duygulandıran savaş bildirisini okumaktadır:

“Alman milleti Tanrı’nın seçkin milletidir. Alman milletinin imparatoru olmam haysiyeti ile Tanrı’nın ruhu benim üzerime inmiştir. Ben Tanrı’nın kılıcı ve savunucusuyum. Bana itaat etmeyenin vay haline. Bana inanmayanların vay haline” (s. 43).

Osmanlı’nın İngiltere’ye ısmarladığı gemilerin verilmemesi üzerine, Göben ve Breslau (Yavuz ve Midilli) adlı gemilerin alınmasıyla Almanlar, Osmanlı siyasetinde etkinleşmiştir. Doğal olarak Almanlar, kara ordusu yanında donanmada da hâkimiyet kurmuş ve büyükelçi eliyle, her karar Alman hükümetine onaylatılmaya başlamıştır. Bu, “Osmanlı’nın kukla devletçiğe dönüşmesi” demektir (s. 46).

Yunan Başbakanı Venizelos da, İngiliz Donanma Bakanı Churchill’e “Çanakkale Boğazı’nı zorla açma” önerisini getirir (s. 47). Almanların da, yakın geçmişte “bir koyup üç alma” teklifine benzer bir önerisi vardır: “Savaşa girin ve meyvelerini toplayın” (s. 48).

Osmanlı bu dönemde kapitülasyonları kaldırır ve sömürgeciler ile Almanlar bu karara tepki gösterir. Almanlar, Osmanlı’yı savaşa sokma hazırlığı içindedir ve sıcak para akışına “iki milyon altın” gibi bir meblağla hız verir (s. 53). Bunun bedeli, tatbikat maskelemesiyle donanmanın Karadeniz’e çıkarılması ve gizli emir doğrultusunda Rus donanmasına saldırılmasıdır.

Ölüm Oyunu
Rus donanması ve limanlarına saldırıyla, Birinci Dünya Savaşı Osmanlı için de başlamış olur. Ruslar da amaçlarını açıklayarak, Osmanlı’nın nasıl bir ölüm oyunu oynadığını kanıtlar. Söz konusu amaçlar Boğazlar ile İstanbul’un ele geçirilmesidir. Rusya beri yandan, silahlandırdığı Osmanlı Ermenilerini isyana çağırırken; İngiltere, Fransa, Belçika, Sırbistan ve Karadağ Osmanlı’ya savaş ilan eder. İngiltere bununla kalmaz, Osmanlı’yı parçalamak için Arabistan’daki ayrılıkçı hareketleri kışkırtır.

Savaş tüm şiddetiyle sürer, M.Kemal “bu savaştan sağ çıkılmaz” derken (s. 76); Enver Paşa’nın “biz kendi kendimize adam olmayız, Anadolu’ya Alman göçmenler getirelim (…) onlar halkımıza örnek olur, böylece az zamanda kalkınırız” sözleri Kazım Karabekir’de büyük bir sarsıntıya yol açıyordu (s. 77).

Çanakkale Savaşı adım adım yaklaşırken, İsmet İnönü ile arasında geçen konuşmada M.Kemal’in şu sözü, hem Çanakkale hem de sonrası için büyük önem taşıyordu: “Batı önünde aşağılık duygusu ve teslimiyetçilik iliklerimize işlemiş. Bir büyük devletin kulu olmadan yaşayamayacağımızı sanacak hale gelmişiz. Bu anlayışı sürdürmek, buna katlanmak, razı olmak için onursuz, gurursuz, zavallı, gafil, satılık, düpedüz hain olmak gerek” (s. 106). Bu sözlerin söylendiği günlerde Sarıkamış faciası yaşanmış; Anadolu, Doğu ve Batı’dan büyük bir kuşatma ile karşı karşıya kalmış, İngilizler ve Fransızlar savaş sonrasında kendilerine düşecek toprakların paylaşımına kafa yormaktaydı.

Çanakkale Savaşı arifesinde, M.Kemal’in yukarıda geçen sözlerini tamamlayan açıklama, Yüzbaşı Hilmi Şanlıtop’tan geliyordu: “Bu savaş çok önemli. Buradaki yenilgi, başka yenilgilere benzemez, devletimiz yıkılır. Savaş çok sert geçecek. Düşman güçlü. Ama biz de çok kararlıyız. Çünkü vatanımızı savunacağız” (s. 113).

Diriliş: Direniş…
Sarıkamış ve Süveyş Kanalı yenilgileri, Çanakkale’deki tarihi savaşlar öncesinde ve savaşın başladığı günlerde kuşkular doğurmuştur. Ancak M.Kemal’in subaylarına yaptığı konuşma, bu kuşku ve umutsuzluğu kırıcı özellikler barındırmaktadır: “Uzun zamandır bizi ‘hasta adam’ diye niteliyorlar (…) Balkan Savaşı ağır hasta olduğumuzu kanıtlamıştır. Savaştan koma halinde çıktık (…) Ama bakınız, kısa zamanda toparlandık, kendimize geldik. Yeni bir savaşa bile hazırız. Bunun anlamı ne? Milletimizin tarihine bakınca şunu görüyoruz: Birçok engele, soruna, felakete rağmen, hiç bitmeyen tükenmeyen, kendiliğinden çoğalan bir yaşama kabiliyetimiz var. Devlet yenilse bile millet yenilmiyor” (s. 129). Öyle ki bu yenilmezlik hali, kadınların örgütlenişinde de kendini gösterir. Kimisi yazılarıyla kimisi açılan hemşirelik kurslarına katılışıyla vatan savunmasına destek verir.

18 Mart 1915’te Çanakkale Deniz Savaş başladığında Ziya Gökalp’in sadrazama söyledikleri, bu topyekûn vatan savunmasının boyutu ve anlamını özetlemektedir: “İngiliz askeri iyidir ama vatan savunması nedir bilmez. Bunların subayları da erleri de emperyalist siyasetin emrinde ve vatandan uzakta sömürü ve çıkar için dövüşmüş insanlardır (…) Biz şimdi Çanakkale’de vatanımızı savunuyoruz. Vatanını savunan askerin gücü silahın gücünü aşar. İngiliz, vatanını savunan Türk’ü ne anlayabilir ne de yenebilir” (s. 166).

Çanakkale Deniz Zaferi bir anlamda “yenilmez armada”nın yenilişi ve “Çanakkale geçilmez” sözünün de esin kaynağıdır. Turgut Özakman’ı dinleyelim: “Bu zafer yüzlerce yıllık ezikliğe, emperyalizmi yenilmez sanmaya son veriyordu. Balkan yenilgisinin, Sarıkamış felaketinin, Süveyş fiyaskosunun cesaret kırıcı etkilerini silecekti (…) Avrupa önünde emireri gibi durma alışkanlığını yenmişlerdi” (s. 180). Bu zaferin ardından, kara savaşları için Çanakkale’ye gönderilmek üzere çeşitli ülkelerden birlikler, Mısır’da konuşlandırılmaya başlamıştır. İngilizler de bu arada, propaganda yöntemini sonuna dek kullanmaktadır: “Türkler uygarlıktan uzak, öldürülmeyi hak eden, Hıristiyanlığın düşmanı, Avrupa’dan kovulması gereken ilkel bir millet” (s. 191).

Yaklaşan Çanakkale kara savaşlarının bir vatan savunması olacağı ve bir dirilişi simgeleyeceği, Gelibolu Jandarma Komutanı Kadri Bey’in teğmenlere yaptığı şu konuşmada da karşımıza çıkar: “Biz kendimizi Osmanlı milletinden bilirdik, böyle bir millet var sanırdık. Türk olduğumuzu bilmezdik. Dilimizin adı Osmanlıca idi, aslının Türkçe olduğunu bilmez, anlamazdık. Ölü bir millettik. Gençliğimizde vatan ne, vatanseverlik nedir, bunları da bilmezdik” (s. 220).

10 bin askerin kaybedildiği sırada bile, Almanlara sonsuz güven duyan Enver Paşa’ya hitaben kaleme aldığı mektubunda M.Kemal, Liman von Sanders’in yanlış tutumu ve stratejisine dikkat çekmektedir: “Vatanımızın savunmasında kalp ve vicdanları bizim kadar çarpmayacağına şüphe olmayan, başta Liman von Sanders olmak üzere Almanların düşüncelerinin üstünlüğüne güvenmemenizi kesin olarak rica ederim” (s. 352).

Sıcak savaşın sürdüğü cephe dışında, Anadolu ve İstanbul’da da kadınların bağnazlıkla, özgürlükleri adına ve örtülerinden kurtulma için verdikleri bir soğuk savaş hüküm sürüyordu.
Çanakkale Savaşı’nın siper siper anlatımı olan Diriliş’in merkezinde yer alan temel izleklerden biri de, alabildiğine sertliğe ve savaşın acımasızlığına karşın varolan insancıllık düşüncesidir. Bunun göstergelerinden olan, esir alınan İngiliz askerlerine yardım eden Türk askerlerinin bu davranışı sonrası, bir subayın dilinden dökülen şu sözcüklerdir:

“(…) Savaşçıyı hayduttan ayıran, onu kahraman yapan işte şu yorgun askerin gösterdiği insanca tavır. İnsan olmadan kahraman olunmaz” (s. 463).

Anafartalar, Conkbayırı, Arıburnu, Seddülbahir’deki çarpışmalar tarihin akışını değiştirmiştir. Buralarda tarih yeniden yazılırken, halkın zihninde “yenilmez” denen düşmanlara ilişkin yeni sorular uyanıyordu: “Yenebildiğimize göre niye yöneticiler bugüne dek dik durmamış, yürekli ve akıllı davranmamış, milletin ve devletin onurunu ve hakkını korumamış, her dediklerine boyun eğmişti? Yöneticiler neden millete değil de bunlara hizmet ediyor, onların adamı gibi davranıyordu?” (s. 537). İşte bu dirilişi aynı zamanda direniş kılan en önemli sorular bunlardı.

Önsöz ve “Sonsöz”
Bugünlerde “hangi Atatürk?” tartışmalarının başlatıldığı düşünülürse, Çanakkale zaferinin M.Kemal’i, dünya ve Türkiye’de tarih sahnesine çıkardığı unutulmamalı. Millete ve orduya özgüven kazandıran, Milli Mücadele’nin fitilini ateşleyen bu zafer, Kuva-yı Milliye ruhunun ortaya çıkışını da sağladı.

Çanakkale zaferi, askeri öngörü ve özverinin ürünü olarak, direnme ve vatan savunması bilincini doğurdu. Dolayısıyla bu da savaş alanında, siperlerde ve savaşın etkilediği Anadolu ile İstanbul’da, ulus olma bilincinin uyanışını tetikledi. Bir başka deyişle halkın ulus olma yolunda o güne kadar attığı ilk ve en önemli işaret fişeği Çanakkale Savaşı’ydı.

Turgut Özakman, Fazıl Hüsnü Dağlarca’dan alıntıladığı “Çanakkale yeni Türkiye’nin önsözüdür” ifadesiyle, bir halkın diriliş ve direncini öne çıkarıyor. Bugün Türkiye için “sonsözü” söylemeye hevesli olanlar ve onların peşinden gidenler, Türkiye’nin Çanakkale önsözünü, Diriliş’ten okuyup gerekli dersleri çıkarır mı?

Bilgi olan-olmayan, tarih olan-hurafe arasındaki ayrımın enikonu belirsizleştiği günümüzde, Turgut Özakman’ın çabası ve çalışmaları, gerçeğe yönelişimiz açısından bir soluk alışa işaret ediyor. Daha da önemlisi gerçeği kavramamızı sağlayacak bir emek ürünü biçiminde, geçmişten dersler vererek geleceğimizi aydınlatıyor. Bir anlamda Çılgın Türklerin, diriliş ve direnişini destansı bir dille gün ışığıyla buluşturuyor…


Diriliş-Çanakkale 1915 / Turgut Özakman / Bilgi Yayınevi / 686 s.

17 Haziran 2008 Salı

LİMONUN ACI TADI…
ALİ BULUNMAZ

Sessiz sakin ve kendi halinde birinin, işlediği korkunç bir cinayet sonrası gizil şiddet eğilimi ve sorunlar ile geçmişten ve anlaşmazlıklardan söz açılışına sık rastlanır. Cinnet veya bunalım denilip dosyanın kapatıldığı da olur. Yıllarca bir arada ve barış içinde yaşamış halklar arasında şiddet filizlenip, çatışma ve en sonunda da bölünme / ayrışma / parçalanma ortaya çıkınca bunun adı, siyaset ve çıkar ilişkisinden başka bir şey değildir.

Kıbrıs da işte bu vahşi siyaset ve çıkar ilişkilerinin yarattığı acı sonuçları tatmıştır tarih boyunca. Osmanlı’nın son dönemlerinde, stratejik ve coğrafi önemi daha belirgin biçimde fark edilen Kıbrıs, İngiliz-Yunan oyunlarının uygulama alanı haline gelince, ada halkı arasında “doğal” olarak gerilim baş göstermiştir. Türk nüfusuna yönelik sistematik saldırılar ve ekonomik açıdan zayıflatma girişimleri, “Enosis” ile teorik bir zemine kavuşmuş ve 20. yüzyılda daha da keskinleşmiştir. 1950’lerde Rumlar, “akıl hocalarının” çalışmalarıyla “Enosis”e daha sıkı sarılırken, kilise-komünist işbirliği de bu bağlamda yoğunlaşmıştır. 1955’te Rum terör örgütü EOKA’nın kuruluşuyla, iş silahlı eylemlere vardırılmış; Kıbrıs Türklerini hedef alan EOKA, adayı Türklerden arındırma ve “Enosis”i gerçekleştirme gibi amaçlarla yola çıkmıştır. Buna karşı, Kıbrıs Türkleri de kendilerini korumak için, Türk Mukavemet teşkilatını kurmuştur. Artık söz konusu olan silahlı eylemdir ve Lawrence Durell de, bu yıllarda (1952-1956) Kıbrıs’ın geçirdiği dönüşüme tanıklık etmiştir.

Kıbrıs’a Geliş
Kıbrıs’a ayak basan Durell’i etkileyen ilk şey, adanın tam anlamıyla bir kültür kavşağı oluşudur. Dinler, halklar ve yaşayış biçiminin çeşitliliği ama bir o kadar da benzerliği ile adada bıraktığı izler, Durell için canlı bir tarih kitabından başka bir şey değildir. Ancak adadaki İngiliz egemenliğinin kuşatıcılığını, memurlara yönelttiği sorulara İngilizce yanıt alışından ve Rum memurların (ve “köylü olmayanların”), Yunanca konuşmayı “küçümsemesi” biçiminde betimler (s. 23). Fakat halkın, Yunan-İngiliz işbirliği ve İngiliz desteğine kuşkuyla bakışına daha ilk günden tanıklık eden Durell, “İngilizlerin gitmesini istemiyoruz, ama dostumuz olarak kalsınlar, efendimiz olarak değil” serzenişiyle karşılaması (s. 28), politikacılar ile halk arasındaki görüş farklılığını gözler önüne sermektedir. Politikacıların pragmatik “özgürlük” söylemi ile halkın başlardaki yalın özgürlük istemi arasındaki çelişki de kendini göstermiştir böylelikle.

Politikacıların aksine, adadaki iki halkın gündelik ilişkilerini özetleyen önemli ayrıntılardan biri de arkadaşı Clito’nun, Durell’i ev alması için bir Türk’e (Sabri’ye) yönlendirmesidir (s. 50). Aslında Durell’in, Sabri ile Kıbrıs’ın doğal dokusunu tatması, insanlarıyla ilişki kurması ve iki kültürün iç içe geçmişliğini kavraması, Akdeniz’in insancıl yönünü gösteren çarpıcı bir örnek olarak not edilebilir. Bu örneği perçinleyen ise, Sabri’nin Durell’e söylediği “Kıbrıs küçüktür, hepimiz dostuz, çok farklı da olsak” sözüdür (s. 80).

Enosis çılgınlığının, ayrılık tohumlarının ve şiddetin alevlenmediği yıllarda, Durell’in anlatımıyla Kıbrıs , Türk-Rum kaynaşması ile şarap, zeytin ve doğanın bileşiminden oluşan, Doğu Akdeniz’deki bir yeryüzü cenneti görünümündedir. Bu manzarayı tamamlayan, tarihin adada ayakta bıraktığı manastır, kale ve kiliseler ile anıtlardır.

Kuyuya Atılan Taş
Durell’in Kıbrıs’taki bir başka dostu Alexis’in “Yunanistan, Kıbrıs’taki bazı din adamlarının ‘Kıbrıs sorunu’nu baskı aracı olarak kullanmasına seyirci kalmayacak” şeklindeki belirlemesi (s. 127), yaşanacakların ilk işareti biçiminde yorumlanabilir. Bilinçli Rumların Enosis’in sakıncalarını görüşü ve bunun uygulanması halinde, varolan barış ortamının bozulabileceği endişesi de, aynı dönemin ürünüdür. Alexis bunu şöyle özetlemiştir: “Milliyetçilik gözlüğüyle dünyaya bakan insanları mantık ölçüsüne vuramazsın; burada alevlenebilecek bir şey var” (s. 128).
Kıbrıs’ta bulunan eski devlet görevlilerinin, günden güne güçlenen Enosis’i ciddiye almamaları Durell’in anlatımıyla tam bir “yargı hatası”dır (s. 133). Öğretmenlik yaptığı okulda Bağımsızlık Günü’nde karatahtaya yazılan “özgürlüğümüzü istiyoruz” sloganı gerilim ve fırtına öncesi sessizlik ile bu istemin, nasıl kullanılıp başka noktalara götürülebileceğinin de göstergesidir (s. 143). Okullardaki manzaranın, “hem Britanya karşıtlığı hem de Enosis’i çaresizce onaylama” haline bürünmesi, Durell’in dikkatinden kaçmamıştır (s. 145). Bunlara ek olarak, Kıbrıslıların özgürlük isteğinin politikacı ve din adamlarınca hep gündemde tutulması, o dönem günlük yaşamı ve kafaları meşgul eden en bilindik konulardır. Ancak yetişen yeni neslin kontrolünü kaybetme ihtimalinin fazla önemsenmemesi, Durell’e göre bir ihmaldir. Karşılıklı konuşma sırasında öğrencisi Paul’ün “İngiltere özgürlüğümüz için ölmeye hazır olduğumuzu kanıtlamamamızı mı bekliyor?” sorusu, yaklaşan olayların habercisi gibidir (s. 146). Durell’in İngiliz egemenliği ile ilgili özeleştirisi; Kıbrıs’ın siyasi ve ekonomik yoksulluğu saptaması ise, olayların yönlendirilişinin altında yatan başkaca unsurların varlığını da gün ışığına çıkarmaktadır.

Adanın her yanında görülmeye başlanan Enosis bildirileri ve ona karşı çıkanların “sapkın” veya “hain” olarak damgalanması yanında, Kıbrıs’ın özgürlüğünün “birlik”ten geçtiğine inanan Kıbrıslı ve Yunan özcü demagogların diş göstermeye hız verdikleri dönemdir sözü geçen yıllar. Buna Atina Radyosu’nun kışkırtıcı, kin ve düşmanlığı körükleyen yayınları da eklenmiştir. Adada beliren küçük isyanlar ise, bu kışkırtmaların ilk sonuçlarıdır. Üstelik 1956’da Kıbrıs polisinin yetersizliği ve donanımsızlığı, ayaklananlara güç vermeye başlamıştır bile. Kimi Yunan gazetecilerin “Kıbrıs’taki İngilizleri Britanya; Yunanlıları ise Yunanistan hükümetinin kuklası” olduğunu anlaması da, o noktadan sonra pek bir şey değiştirmeyecektir (s. 175).
Kıbrıs’ta tırmanan şiddetin en ön saflarında lise öğrencilerinin bulunması, Durell’in öngörüsünü doğrular niteliktedir: Öğrenciler kontrolden çıkmıştır ve önlerine set çekilememektedir. Duvarlara “kan dökeceğiz” ya da “Enosis, İngilizler gitsin” diye yazanlar / yazdırılanlar da onlardır. Buna karşı, Durell’in dostu Sabri’nin “Enosis gelirse dağa çıkar savaşırım” sözü de, Yunan kışkırtmaları ve ayrımcılık tohumlarının nasıl yeşerdiğini gözler önüne sermektedir (s. 191).

1 Nisan’da EOKA’nın “şaka gibi” başlattığı “özgürlük” harekâtı ve örgütün bildirisindeki kararlılık, İngilizlerin adadan ne pahasına olursa olsun çıkarılacağını belirtmekte (s. 200); Yunan Radyosu’nun “özgürlük için kan dökülmesi gerektiğini” vurgulaması da, her şeye tuz biber ekmektedir. Lefkoşa’da birbiri ardına patlayan bombalar, kurulan pusu ve düzenlenen baskınlar, EOKA bildirisi ve Yunan Radyosu’nun kışkırtıcı yayınlarının bir pratiğini oluşturmaktadır. Londra’daki Üçlü Konferans’ın, Kıbrıslı Rumlar ile Yunanlıların istediği gibi sonuçlanmamasının doğurduğu kin ve Yunanistan’da “ılımlılık” sayılan; sorunun kan dökülmeden çözümüne yönelik her önerinin “vatanseverliğin” karşısında konumlanması, Durell’e göre çıkmaz sokağa giriş demektir (s. 215).

Bombalama yüzünden tutuklanan öğrencisi Paul’ün, Durell’e “hepimiz EOKA’cıyız” ve “bombayı kiliseye, evde oynayan çocukları öldürmemek için attım, üzgünüm” demesi (s. 218), ortamdaki trajediyi imlemektedir. İşte Durell’in çıkmaz sokak şeklinde nitelediği tam da budur. Olanın adı terörizmdir; Durell, bunu şöyle ifade eder:

“Terörizm hayatın gündelik işlemlerini etkiler. Bilerek işlenen cinayet, pusu ya da el bombası korkusu hiç değilse arındırıcı bir şeydir-içlerinde merhamet ve korku, bunların bir şekilde baş edilebilecek eylemler olduğu bilinci vardır. Ama terörizmin en kötü yanı kuşkudur-sizi durdurup sizden yardım isteyen bir adam, dingili kırılmış, yardım isteyen bir at arabası, ağaçların arasında yalnız başına duran bir orman memuru, güneş battıktan sonra bir köye dönen üç genç, ay ışığında bağıran ve açıkça duyulmayan bir şeyler söyleyen bir çobanın sesi, gecenin ortasında çalan bir zil. İnsan ilişkilerinin temelini oluşturan güven zinciri tamamen kopmuş durumda-işte terörist bunu biliyor ve bunun üzerine gidiyor; çünkü onun birincil amacı savaş değil. O kendi işlediği suça karşılık genel olarak topluma misillemede bulunulmasını istiyor, böylece masum insanların payına düşen bu cezalandırmanın yarattığı öfke ve küskünlüğün, kendi saflarına katılacak yeni asker adaylarının yavaş yavaş artmasına yol açacağını umuyor” (s. 235).

Sığ siyaset, kışkırtma ve tırmandırılan şiddet: Artık geçerli olan bir insan avıdır. Bu avın kurbanlarından, Durell’in arkadaşı Panos’un sözleri çarpıcıdır:

“Böyle günlerde, böyle yerlerde bütün bunların bir anlamı var mı? Milliyetmiş, dilmiş, ırkmış? Bunlar büyük ülkelerin icatları. Aşağıya bak ve Kıbrıs krallığında hüküm sürmüş bütün kralların adlarını say; buraya adım atmış bütün fatihlerin adlarını-kendileriyle ilgili pek az kayıt olanların adlarını bile! Şimdi bizim yaşıyor olmamızın, onlarınsa ölü olmasının ne önemi var-projektör ışıklarının altına bir an için bizler itildik, bu çiçeklerin zevkini yaşamak için, bu ilkbahar esintisinin…bana mı öyle geliyor?..Bu esintide limon tadı var, limon çiçeği tadı” (s. 245-246).

Kuyudaki Taş
Kıbrıs’ta yaşananlara bakışı bağlamında, Türklerin salt Rum yönetimine razı olmayarak çözümsüzlüğü yarattığına ilişkin hafif yollu iması, Durell’in olayı İngiliz tarafından yorumlamasıyla ilişkilendirilebilir. Ama bu bile, Kıbrıs’ın Acı Limonları başlığıyla çekip çevirdiği anılarının anlatımındaki iyi niyete gölge düşürmemektedir. Zaten Önsözde “siyasal bir kitap değil bu, yalnızca 1953-1956 arasında Kıbrıs’ta yaşanan zor yıllar sırasında adaya hakim olan atmosferi, ruh hallerini yansıtmayı amaçlayan, biraz izlenimci bir çalışma” deyişi de bunu gösteriyor (s. 11).

Durell’in belirlemelerini değerli ve dikkat çekici kılan, o yıllarda başlayan çalkantının sonraki süreçte tam bir düşmanlığa, Rumların Türklere karşı giriştiği katliamlara dönüşmüş olmasıdır. Barış Harekâtı’na kadar geçen sürede, adaya hâkim olan ve Rumlarca yaratılan vahşet ve işlenen insanlık suçunun, uluslararası alanda “haklı” çıkarılmaya çalışılması ve günümüzde Türkiye’nin, bu çaba doğrultusunda kıyasıya sıkıştırılıp tavizler vermeye zorlanması, hangi “özgürlük” isteği, “hak” kapsamı ve barış anlayışıyla bağdaştırılabilir?

Bugün atılan o taş hala kuyuda. Neden diye sormak anlamsız, çünkü her şey açık seçik ortada: Yunan demagogların yarattığı özcü ayrımcılığa dayanan yüzeysel siyaset izleği, Güney Kıbrıs Rum Kesimi’nin uzlaşmaz tavrı ile Türkiye’nin sağlıklı bir Kıbrıs politikası oluşturamaması ve olanı da terk etmesi, limonun tadını daha da acılaştırıyor. Son söz, “Acı Limonlar” şiirinden bir bölüm ile Durell’in:

“(…) en iyisi gerisini anlatmamaktır, / güzellik, karanlık, şiddet / bırakmalı saklasın onları deniz hemşireleri / onların uyku yadigârları / kıvırcık başı Yunan denizinin / koruyor sükunetini dökülmeyen gözyaşları gibi..” (s. 275)


Kıbrıs’ın Acı Limonları / Lawrance Durell / Can Yayınları / 277 s.

10 Haziran 2008 Salı

“AYDINLAR ÜZERİNE(*)”Yİ OKUMAK
Ali BULUNMAZ

“Yüzey ile derinlik arasındaki nazik denge,
zamanımız insanlarının önündeki en büyük sorundur.”(
1)

Kimdir Aydın?
Tarih boyunca (gerçek) aydınları suçlamak, soruşturup kovuşturmak hatta yaşamlarına son vermek gibi kolaycı yollar hep tercih edilmiştir. Bunun yanında gerçek aydın, sahtelerinin aymaz tavrından dolayı, toptancı bir yaklaşımla dogmatik veya pasif olmakla da itham edilmiştir. Ancak Sartre’a göre “kültürün korunması, aktarılması ve zenginleştirilmesi için” aydınlara gereksinim duyulmaktadır (s. 10). Tam da burada, Sokrates’i anımsamamak mümkün mü? Atinalılar tarafından, “gençleri ayartıp onların zihnine zararlı düşünceler zerk ettiği” iddiasıyla mahkûm edilen Sokrates’in “asıl suçu”, o güne değin doğru kabul edilenleri sorgulamak ve eğriyi doğruyu göstermekti. Sartre da aydınların eleştirisine başlarken, aydını tanımlamakla yola koyuluyor: Aydın ona göre “kendisini ilgilendirmeyen şeylere burnunu sokan ve insanlık kavramı adına, kabullenilmiş ‘gerçeklerin’ ve bundan kaynaklanan davranışların tümünü sorgulama iddiasında olan biridir” (s.11). Buradan hareketle aydın, yaşamda olup biten her şeyi araştırma ve sorgulama yoluna gidebilmelidir. Çağının güzellikleri yanında, yıkıntıları arasında da gezinmeyi sorumluluk sayan bir kimliğin temsilsidir o. Bu anlamda eleştirel tavır ve analitik düşünme aydının olmazsa olmazıdır.

Einstein’ın dediği gibi “yüzeysel açıklamaların çekimine kapılmamak için güçlü zihinler gerekli”dir. Bu noktada gerçek aydının tavrı önem kazanmaktadır: Umberto Eco’ya göre bu tavır “varolanların ya da olayların eleştirel tarzda irdelenmesidir; aydın en başta kendisini sorgulamalı, beliren açmazlar ve hatalar karşısında sessizliği(ni) bozmalıdır, bir diğer deyişle ‘insanlık görevlisi’ olma sorumluluğunu unutmamalıdır” (2). Bu görüş, “üzerinde düşünülmeyen hayat, yaşanmaya değer bir hayat değildir” diyen Sokrates’in dünya tasavvuruyla eş değerdir. Çünkü yaşamı düşünmek, başka yaşamları da düşünmek anlamına gelir; bu da bizi tek tek insanlardan, insanlık kavramına ulaştırır.

Ancak Sartre 20. yüzyılda, insanlığa dönük ve onun korunup kollanmasına yönelik çalışmaların bitirilmeye çabalandığını belirtir. Onun yerine “insan mühendisliği” disiplininin geçtiğini vurgular (s. 20). Bunun için eğitilen ve gününün “değerlerine” uygun teknisyenler olarak yetiştirilenler, “egemen gücün / güçlerin yasalarını evrensel diye yutturmaya” eğilimlidir (s. 21). Gerçek aydın, Sartre’a göre tam bu noktada belirir; çünkü dünyadaki düzenin ana çizgisi hümanizm veya eşitlik değildir. Bunu kavramak, olanla bir çelişkiyi gündeme getirecektir. Aydın burada, kendisine verilenin dışına çıkmayı başarmasıyla aydın olacaktır. Bugün “evrensel” diye sunulan(lar) (örneğin küreselleşme) eşitlikleri değil, eşitsizlikleri belirginleştirmektedir; aydın ise bu çemberden sıyrılmak durumundadır.

Aydın, özgürlüğü ve özgüllüğü ile kendini ortaya koyabilir; özgürlük ise küresel gözetimin olabildiğince dışında konumlanmakla mümkündür. Aksi takdirde aydın, “belli bir grubun / belli grupların emrine girerek” özgürlüğünü kaybedecektir. Bu bağlamda Sartre’a göre aydın, “gerçekliğin araştırılmasıyla, kendisi ve iktidar arasındaki karşıtlığın bilincine varan insan”dır (s.30).

Aydın Ne İş Yapar?
Sartre, soruşturmaya burada “aydının işlevi”ne odaklanarak devam eder. Fikir tüccarlığının geçer akçe sayıldığı günümüz dünyası göz önüne alınırsa, aydın Sartre’a göre “kimse tarafından görevlendirilmemiş ve hiçbir otoriteye boyun eğmemiş olması sayesinde” özgür kalabilir (s. 33). O halde aydın, evrensel (:insanı insan kılan) değerleri savunması ve bunlarla ilgili duyarlık geliştirmesiyle kendini var edebilir ve bu aşamalardan geçerek özne olabilir. Kendisine güç odaklarınca (başta iktidarca) uygulanan baskıların üstesinden yalnız bu şekilde gelebilir. Bunun en önemli göstergesi de onun gerçeklerden ve doğrulardan yana tavır koymasıdır.

Sartre için “sözde aydın”, ayrımcılığın çekimine kapılmıştır. Onlar da gerçek bir aydın gibi işe koyulur, ilk adımı “sorgulamayla” atar; ancak bu sorgulama “düzmece”dir, bir başka deyişle pseudo (: sahte) aydın gerçek aydın gibi “hayır diyemez” (s. 40). Gerçek aydın “tedirgin eder” (s.42), kimse tarafından görevlendirilmediği için de “yalnız”dır (s.43).

Aydını aydın yapan bir diğer özellik de, onun yalnızca bilgiye ulaşması ve ulaştığı bilgiyi yayması değil; edindiği bilgiyle ve o bilginin filizlendiği koşulları göz önünde bulundurarak bir görü oluşturmasıdır. Bu görünün oluşumunu Sartre’a göre iki unsur besler: “Sürekli özeleştiri” ve “eylemde bulunmaya yönelik istenç” (s. 50-51). Aydın böylelikle “iktidarın baskısına direnebilir, evrensel bir kültürün oluşmasına katkıda bulunabilir, gerçeğe sahip çıkabilir, bağımsızlığını koruyabilir ve suskunluktan kurtulabilir” (s. 52-53-54). Diğer bir ifadeyle, aydının kendisini kölelikten ya da güce ilişmişlikten sıyırmasının yolu bu duraklardan geçmesini gerekli kılar. Onun elindeki yol haritasının en temel belirleyicisi de, sürekli sorgulama ile çıkar ilişkileri çarkının çemberini kırmaya yönelik çabadır.

Aydın ve Yazar
Salt bilgi veya yetkinliğin, aydın olmak için tek başına yeterli olmayacağını ifade eden Sartre, bir diğer sorunun peşinden gider: “Yazar aydın mıdır?” Yazarın yaratıcı yanına vurgu yapan Sartre, “onun sanatından başka uğraşacak bir işi olmadığı” kabulünü evetlemez, yazar yalnızca kendini ifade etmez; ona göre yazar ortak (evrensel) bir dil kullanır/kullanmalıdır ve bilgiden öte “insanlık durumunu” ortaya koyar/koymalıdır (s. 72). Yazar yapıtıyla / yapıtlarıyla “gerçeklik düzleminde kalarak”, varolan yıkıcılık karşısında “oluşun yeniden kurulmasını olanaklı kılar” (s. 81). Bu da yazarı, tam aydın haline getiren / getirecek en önemli etkinliktir.

İster yazar isterse bilim ve kültür insanı olsun aydın, siyasetten bilime kültürden ekonomiye kadar hemen her şeyin faydacı bir biçimde değerlendirildiği bir ortamda, etkin olan /olması gereken ve gerçeğin peşine düşen; küreselleşmenin birörnek neoliberal insan anlayışına karşı, insanı özne kılmaya dönük tavır içinde olan bireydir /birey olması gerekir. Diğer bir deyişle aydın, verileni (kendisine pazarlananı) kabullenen ve ona göre eyleyen değil; Sartre’ın ifadesiyle, durmaksızın sorgulayan “rahatsız bir bilinç”tir (s. 91). Buradan bakılınca gerçek aydın iktidarın, güç odaklarının ya da toptan veya perakende satılan “fikirlerin” etrafında yığılan yarı (sözde) aydından, kendini etkin özne olarak ortaya koymasıyla farklılaşmaktadır /farklılaşmalıdır. Sartre’ın aydınları eleştirisindeki nirengi noktasını da bu oluşturmaktadır: Yüzeyselliğin çekim alanından sıyrılmak; gerçek olan-olmayan, bilgi olan-olmayan ve küresel-evrensel ayrımını ortaya koyup, buna/bunlara yönelik uyarılarda bulunma cesaretini her türlü baskı ve engellemeye karşı gösterebilmek…

Aydın eylem insanıdır, onu tanımlayan temel tutamak; bilgi, fikir, temellendirme, bildiğini çözümleme (:eleştirme) ve savunma çizgisinde ilerleyen eylemdir. Diğer bir ifadeyle aydını aydın kılan öz nitelik, onun bitmez tükenmez öğrenme süreci ile eleştirel kimliğini korumasıyla ortaya çıkan mücadeleci yapısıdır. Bunun için gerekli olan başlıca şey ise, açık bir zihindir. Bu zihnin görevi de, elde edilen bilgiyi sınamasına ve fikir oluşturup, onu temellendirmesi ve nihayet fikrini savunabilmesine olanak tanımasıdır.

Sözü geçen süreç, ancak bu şekilde işlediğinde ve işleyen süreç sonunda, beliren sağlam temelli fikirler oluştuğunda (eline tutuşturulan pusulalarla hareket eden) kitsch (: sahte, kötü kopya) aydınlar ile gerçekleri arasındaki farklılıkları görmek kolaylaşacaktır. Bugüne kadar tarihin sayfalarında kalıcı izler bırakan ve gelecekte de bırakacak olan (değerler yaratan / değerleri koruyan ve hümanizme bağlı) aydın, bir anlamda tarihi yazan veya orada (eleştirel tavrıyla) etkin rol oynayan ve sorumluluk bilincine sahip bir birey (: özne) olarak karşımıza çıkmıştır / çıkacaktır.

***

Notlar:

(*) J.Paul Sartre, Aydınlar Üzerine, çev. Aysel Bora, 2.Basım, Can Yayınları, 2000, İstanbul.

(1) Aktaran: Abraham Moles, Belirsizin Bilimleri, çev. Nuri Bilgin, 2.Basım, Yapı Kredi Yayınları, 2001, İstanbul, s. 261.

(2) Umberto Eco, “Savaşı Düşünmek”, Beş Ahlak Yazısı, çev. Kemal Atakay, Can Yayınları,
1998, İstanbul, s.15-16.

3 Haziran 2008 Salı

KADININ ÖZNELEŞME SÜRECİ
ALİ BULUNMAZ

Kadın sorunu, kadının birey olma yolunda verdiği mücadele ve bu mücadele sırasında karşılaştığı engeller, baskılar; horlanma ve yıldırılar, bir uygarlaşma sorunudur aynı zamanda. Kadının sesini duyurabilme çabası, bir yandan eşitsizliği ortadan kaldırma diğer yandan da kadına yönelik (özellikle cinsel) ayrımcılığın yok edilebilmesi adınadır. “Kadının itilişi onun doğasından değil, tarihten ileri gelir; tarih boyunca kozmolojiler, dinler, boş inançlar, ideolojiler ve edebiyatlar yarattıkları kadın imgesiyle böylesi bir itilişi hazırlamıştır” (s. 9). Bu anlamda kadının özneleşmesi (ve bağımsızlaşması), zorlu bir sürece işaret eder hale gelmiştir.

Kadının “Varoluşu”
Tarih öncesinin “sessiz” varlığı kadın, Neolitik Devrimle toplayıcılığa ek olarak, (tarımı ve tarım etkinliklerini çocuklarına öğretme gibi) yeni görevler üstlenmiştir. Aynı dönemde, kadının doğurganlığına vurgu yapılmış ve kadınlar “Ana Tanrıça” olarak adlandırılmıştır. “Ana Tanrıça” adı kadına, toprağın “bereketliliğinden” hareketle verilmeye başlanmıştır (s. 11). Neolitik devrin teknik gelişmeleri (sabanın bulunuşu, suyun ve rüzgârın gücünün keşfi), erkeği baskın hale getirmiş; işbölümü ve kentleşme zenginleşmeyi tetiklemiş, böylece “köle, kadın ve sosyal sınıfların durumu alçalmıştır” (s. 14). Atina site devletlerinde kadın tüm siyasi haklarından yoksun, “toplumdan çekilmiş, din ve aile ile ilgili görevlerini yerine getirmekle yükümlüdür” (s. 16). Eski Yunan’da vesayet altında olan ve yalnızca doğurması için evlenilen kadın, ikinci sınıf bir varlıktır.

Bu durum, ataerkil dinlerin doğuşuyla da sürmüştür. Musevilikte “ana” olarak yüceltilen kadın, erkekten aşağı statüdedir. Hıristiyanlık’ta “bekâretini koruyarak, kendini Tanrıya adayan” (s. 22) kadın figürüyle çokeşliliğe karşı çıkılıp, sadakat esas alınsa da; kadın “doğurmakla” görevlidir ve bu görev onu “dinsel kurtuluşa” ulaştırır (s. 23). İslamiyet’te ise Kuran’daki rol kalıpları durağandır ve kadınlar kamu görevinden uzaktır. Örneğin halifeliğin koşulu, “erkek ve Arap olmak”tır (s. 25). Kadın mirasta yarı yarıya pay alır, şahitliği için iki erkek gerekir; “bireyselliğinden korkulduğu için, cemaat toplumunun gelenekleri doğrultusunda örtünmeye zorlanır” (s. 26).

11. yüzyılda kilise, Avrupa’da kadınları iktidar ve kültür alanından uzaklaştırır; “vasiyet özgürlüğü elinden alınan kadın, ekonomik özgürlüğünü de yitirir” (s. 32). Böylece kadınlar meslek örgütlenmelerini gerçekleştirip, kendi içlerinden kraliçeler, başrahibeler, havariler çıkararak, Hıristiyanlığın derlenip toparlanmasına çalışırlar (s. 33). Bu başkaldırı da, engizisyon eliyle cezalandırılır.

Ancak Rönesans’ta (: insanın “mutlak özneye” karşı, bireysel özne olarak ayakları üzerinde durmaya başladığı dönemde), kadının özneleşme süreci için önemli bir adım atılır. Yurtsever hareketin baş aktörü olmalarından (örneğin Jeanne d’Arc) ya da yoldan çıkaran ve “şeytani kimliğinden ötürü” diri diri yakıldığı düşünüldüğünde (s. 42-43); o günlere dek “kocasının yaşamını kolaylaştırmak için eğitilen” kadın, Rönesans’la “güzelliği, bedeni, zarafet ve nazikliği keşfedilen” bir varlığa dönüştü. Bu da kadının bedeni ve ruhu için bir olumlamayı beraberinde getirdi (s. 47).

18.yüzyılda feodal düzenden, sanayi toplumuna geçişle birlikte, özellikle yeni dünyada (Amerika’da) kadınlar atılım gerçekleştirmiş; “toprak edinmeye, gazeteler kurmaya, otel ve okullar açmaya, hekimlik yapmaya başlamıştır” (s. 52). Bununla paralel olarak Rousseau, “kadının sevdiği insanı seçme hakkından” bahsederken (s. 56), Fransız Devrimi’nin ardından “evlenme ve boşanmanın yasalaşması” da, kadının durumundaki değişikliği imlemektedir (s. 57).

Vahşi kapitalizmin hüküm sürdüğü 19. yüzyılda, gerek hak arama anlayışı gerekse Marks ve Engels’in görüşleri sayesinde işçi kadınlar, düşük ücret ve işsizliğe; burjuva kadınlar da, siyasal ve ekonomik haklardan yoksun bırakılmalarına karşı harekete geçmiştir (s. 64). Bununla beraber 20. yüzyılın başında, “ılımlı” (aileye bağlı kadın modelini savunan) ve “radikal” (erkeklerle eşit haklara sahip kadın modeli sunma) şekilde filizlenen “feminizm”, kadın haklarının savunulmasında çığır açmıştır. Bu savunu, I. ve II. Dünya Savaşlarıyla sekteye uğramış ve kadınlar bu dönemde, daha çok toplumsal görevlerle gündeme gelmiştir. Bolşevik Devrimi’yle Rusya’da kazanımlar elde eden kadınlara (s. 91) karşın; Avrupa’da 1930’larda beliren faşist rejimlerde kadın “aşağı bir varlık” olarak değerlendirilmiştir. Ancak “asıl orduya katılarak, gerillaların yanında yer alarak ve üretime katkı sağlayarak” mücadelelerini sürdürmüşlerdir (s. 95).

Kısacası 20. yüzyılda, her koşulda belli bir şekilde ortaya çıkan feminizm ve çeşitli çalışmalar sayesinde kadınlar, cinsel kimlik, emek, hak ve özgürlükler ile eşitlik ana başlıkları altında özetlenebilecek konularda, bir örgütlenme ve bağlılık kurmaya çabalamıştır.

Türkiye’de Durum
Kadının dirilişine biraz rötarlı şekilde tanık olunan Türk toplumunda, kadına ilk zamanlar (: ilk Türk topluluklarında ve devletlerinde), şimdiki kadar olmasa da, değer verilmekteydi. Ancak Osmanlı’nın kendini göstermesiyle bu değer, giderek azalmış ve hem İslam’ın yaşamın her yönüne etkisi hem de ataerkil aile yapısı nedeniyle kadın, ikinci cins sayılmıştır. Kadın, medreselerde okutulmamış; sosyal yaşamdan dışlanmış, Tanzimat’a giden süreçte “kadınların çarşı pazarda renkli giysilerle dolaşmaları, edepsizlik olarak algılanmış” (s. 117), Tanzimat ve Islahat Fermanları’ndan en az payı yine kadınlar almıştır (s. 118). 19. yüzyılda kıpırdanmalar başlamış; edebiyatta ve basında kadın temalı kitap ve yazılar yayımlanmıştır. Jön Türkler, Avrupa’daki deneyimleriyle “Osmanlı’nın kurtuluşunu, kadının kurtuluşu”nda aramıştır (s. 120). II. Meşrutiyetle beraber kadınlar, cemiyetler ve dernekler kurmuş; feminizm hareketi, Osmanlı içinde kendine manevra alanı bulmuştur (s. 120).

Osmanlı’nın yıkılışı ve Cumhuriyetin ilanıyla kadınlar, yeni toplumda ağırlıklarını hissettirmeye başlar. Tevhid-i Tedrisat sayesinde laik eğitime geçilir ve erkekler ile kadınlar bir arada ve eşit eğitim olanağına kavuşur. Kıyafet Yasası, Medeni Yasa, Seçme-Seçilme Hakkı ve Ceza Yasası ile “cumhuriyet kadını” denilen, modern kadın anlayışı yerleşir. 1950’lerde Mecliste kadınların temsil oranı, 1930’lara oranla düşse de; 1960’ların ortalarından itibaren dünyada başgösteren gençlik ve bununla örtüşen kadın hareketleri, etkisini Türkiye’ye de taşımıştır. 1980’li yıllarda ise, gerek Türkiye’de gerekse dünyada feminizm büyük aşama kaydetmiş; birbiri ardına konferanslar düzenlenmiş, yayınlar yapılmış ve uluslararası toplantılar organize edilmiştir. Buradaki başlıca konu, kadına yönelik ayrımcılıktır; eşitlik ve özgürlük konuları da başlıca mücadele alanlarıdır. Ancak aynı dönemde Türkiye’nin yaşadığı hızlı değişim, belli kesimlerde “aileye” vurgu yapılmasını ve muhafazakarlığın da azımsanmayacak ölçülere varmasını, dolayısıyla “yazgıcılığı” beraberinde getirmiştir (s. 133).

Türkiye’de kadın denilince, “evlilik ve ailenin” akla gelmesi boşuna değildir; zira kadına “işlevsel” olarak bakılması, doğrudan bu kurumlarla ilintilidir. Kadınların evlenmelerine (özellikle kırsal kesimde ve kente taşınmış kırsal zihniyette, A.B) “aileleri karar vermekte ve kadının kendi rızası önemsenmemektedir (s. 135). Bu şekilde kurulan ailede ise, karı-koca ilişkisinde, ekeğin baskın rolü de yadsınamamaktadır.

“Gelenekler” ve “önyargılardan” beslenen kanaatler yüzünden, kadının iş yaşamındaki konumu hâlâ erkeklerin düzeyine ulaşmış değildir (s. 139). Aynı olay eğitim için de geçerlidir. Son dönemde, kentlerde bunun büyük oranda aşıldığı görülse de; kırsal kesimde eğitim olanakları tam anlamıyla genişletilmiş değildir.

Bugünlerde kadını siyasal simgelerle göz önünde tutmaya çalışanlar da bu manzarada başrolü oynamışlardır. Siyasal İslam’ın simgesi türban, “özgürlük” olarak kabul ettirilmeye çalışılırken, kadının özgürlüğü erkekler üzerinden belirlenmektedir. Avrupa’da siyasal simge kabul edilen türban, ülkemizde kimilerince “özgürlük” biçiminde algılanmaya devam ediyor; bu şekilde laikliğin altının oyulması bir yana, bazı kadınlar bu hesaplaşmanın nesnesi oluyor / olmayı kabul ediyor; türban da “ithal bir meta” (s. 148) olarak günlük yaşamımızda kendine yer buluyor.

“Öteki” Kadınlar
Nüfusun artışı, özellikle Üçüncü Dünya’da, doğurganlığın artışını da tetiklemekte; bu da aile planlaması çalışmalarını sonuçsuz bırakmaktadır. “Genç yaşta evlilik, kadınları kalkınma programına katmamak, erkek çocuğa ulaşmayı önemseyen kültürler”; doğurganlığın artışında, dolayısıyla nüfus patlamasında önemli bir etkendir (s. 193). Bununla beraber ekonomik, çevresel ve sosyal sorunlar ortaya çıkmaktadır. O sosyal sorunlardan biri de seks köleliği ve kadın ticaretidir.

İlkçağ’dan bu yana gündemde olan bu “meslek”; her toplum içinde kendine yer bulmuş, yasak ve baskılarla daha da etkin hale gelmiştir. Günümüzde devletler fuhşa veya seks köleliğine bakış açılarını, kimi zaman “yasaklayıcı” kimi zaman “düzenleyici” kimi zaman da toptan kaldırıcı” yöntemlerle ortaya koymaktadır (s. 203). Küreselleşen dünyada, fuhuş veya seks köleliği ile kadın ticareti de küreselleşmektedir. Bu da kadını, suç örgütlerinin vazgeçilmez nesnesi kılmaktadır. Yoksulluğun ve eşitsiz ekonomik yapının tetiklediği seks köleliği ve kadın ticaretinin önlenmesinde, ifade edilen etkenlerin yok edilmesi; bu işe mecbur kalan kadınların ekonomik düzeyinin üst seviyeye çıkarılması ve bilinçlendirilmesiyle mümkündür. Çünkü fuhuş “örgütlü bir suçtur; fuhuşla ve kadın ticaretiyle mücadele, sosyal bir görevdir, suç ve cinayet salgınına karşı savaş için de, bu zorunludur” (s. 207).

“Kadın Doğulmaz, Kadın Olunur”
Kadının özneleşme sürecindeki en önemli engel, cinsiyetçi ayrımcılıktır. Kadının, erkeğin bir adım (hatta bazen birkaç adım) gerisinde kalmasına yol açan bu olgu, özellikle feminizmden doğan tepkilerin yayılmasıyla, istenen düzeyde olmasa da, gerilemeye yüz tutmuştur; kadının sosyal yaşamda ve iş yaşamında, sesini daha çok duyurmasına katkıda bulunmuştur. Ancak Simone de Beauvoir’ın deyişiyle, “ikinci cins olmaktan” çok da kurtulamamıştır kadın: Bu bağlamda Beauvoir, “kadının doğası”na karşı çıkmıştır (s. 217).

Beauvoir’dan Türkiye’ye sıçrama yaptığımızda, ülkemizde “kadın olarak doğan” kadınlarımız; özellikle Cumhuriyet dönemiyle özneleşme sürecine girdi. 20. yüzyılın Türk kadını, atılım yaptığı Cumhuriyet döneminden, bugünlere gelene dek ve günümüzde de çok çeşitli sorunlarla, tepkilerle ve olumsuzluklarla karşılaştı / karşılaşmaya devam ediyor: Cinsel bir obje olarak görülüyor, töre ve geleneklerle şiddete maruz bırakılıyor; hapsedilip öldürülüyor ve nihayet siyasal bir nesne biçiminde algılanıyor. Bu yüzden ülkemizde kadının özneleşme süreci elbette, kimileri tarafından karşı çıkılıp, yadırganacak öğelerle dolup taşıyor. Fakat bu dolup taşma durumu, aynı zamanda (tepkiler yaratmasıyla) olumsuzlukların bertaraf edilip, kadının en başta insan (: birey) olarak değerliliğini gündeme getirecek; erkeğin kadına bakışıyla beraber, kadının kadına bakışını da etkileyecek (ve belki de değiştirecek) bazı önemli örnekleri içinde barındırıyor.

Tarihimizde Halide Edip Adıvar’ın, Sabiha Sertel’in, Türkan Saylan’ın, Duygu Asena ve diğer pek çok önemli öznenin, göstermeye çalıştığı da bu değil midir? Server Tanilli’nin çabası da (zihniyet değişimi adına), bu tarihsel akışın ve devam eden sürecin, gelecek kuşakları aydınlatması için önemli bir adım niteliği taşımaktadır.

Ne Olursa Olsun Savaşıyorlar / Server Tanilli / Alkım Yayınları / 256 s.

27 Mayıs 2008 Salı

KÜLTÜRÜN ENDÜSTRİLEŞMESİ (*)
ALİ BULUNMAZ

“Hakikatin yalan, yalanın da hakikat gibi göründüğü bir dönemeçteyiz şimdi (…)Her düşünce, daha önce kültür endüstrisinin merkezlerinde biçimlendirilmiş olarak geliyor bize. Böyle bir ön biçimlendirmenin izini taşımayan şeylerse, inandırıcılıktan yoksun bulunuyor.” (1)


“Kültür Endüstrisi” adlı makale, 1944’te Theodor Ludwing Wiesengrund Adorno (Theodor W. Adorno) tarafından kaleme alınmış; 1947’de Max Horkheimer ile birlikte oluşturdukları Aydınlanmanın Diyalektiği başlıklı kitapla geniş kitlelere ulaşmıştır.

Bugün Kültür Endüstrisi-Kültür Yönetimi başlığıyla yeniden okuyucuyla buluşan ve sunuşunu J.M. Bernstein’ın yaptığı eser, güncelliğini korumakta mıdır? Daha da önemlisi, kültür endüstrisi açılımı günümüzde geçerli midir?

Kültür Endüstrisi
Adorno’nun “kültür endüstrisi” kavramlaştırmasını anlamak için, öncelikle zeminde yer alan “araçsal akıl” belirlemesi çözümlenmelidir. Modern batı dünyasında aklın araçsallaşması, kişinin aklıyla doğa üzerinde hâkimiyet kurması, onu dönüştürmesi biçiminde açıklanabilir. Kapitalist üretim şeklinin (: kar ve tüketim amaçlı üretimin) yaygınlaşması, bireye de bu gözlükle bakılmasını sağlamış ve yararlılık ilkesi, bireyin değerlendirilmesinde önemli rol oynamıştır. Bu da bir kölelik şeklidir, ancak söz konusu kölelik dolaylı bir niteliğe sahiptir. İşte tam bu nokta, kültür endüstrisi ve ürünlerinin gündeme gelişini imler.

Kültür endüstrisi tüketici olan, tüketmek için üreten, tüketmek adına yaşayan ve kısıtlı serbest zamana sahip “bireyleri”, ürünleriyle bütünleştiren ve mekanik-karmaşık hayatı çekilir kılan bir “alan” sunar. Bir diğer deyişle adı geçen endüstri ve ürünleri, tüketicileri birörnekleştiren ve tek boyutluluğu hızlandıran bir yapıdadır. Buradaki temel amaç ise, estetikten yoksun (seri olarak üretilen kötü kopya-kitch) ürünler aracılığıyla tatmin sağlamaktır.

Bir sektöre dönüşen “kültür” ve ürünleri, belirli çizelge ve müşteri kimliğine uygun şekilde piyasaya sürülür. Bunun dışındakiler, “yabancı” veya “işlevsiz” (getirisi olmayan) biçiminde nitelenir. Böylelikle kültür endüstrisi, birörnekleştirme harekâtı başlatır ve kitle toplumunun yaratılmasına kapı aralanır. Kitle toplumu denen şey, nesne (salt tüketici) durumundaki ve davranışları önceden belirlenmiş “bireylerden” oluşur, Adorno bunu şöyle resmeder:

“Herkes kendiliğinden önceden birtakım göstergelere göre belirlenmiş düzeyine uygun davranmalı ve belli başlı tüketici tipleri için üretilmiş kitlesel üretim kategorilerinden kendine denk düşene yönelmelidir. Tüketiciler, araştırma kuruluşları tarafından çizilen ve propaganda amacıyla kullanılanlardan ayırt edilemeyen haritalarda kırmızı, yeşil ve mavi alanlarla değişik gelir gruplarına göre ayrılarak birer istatistik malzemesine dönüşür” (s. 51).

Bir başka deyişle tüketici, her an endüstrinin ürettiklerine bağımlı olan / olması beklenen sahte (pseudo) özneler biçiminde konumlanır. Tüketici de tüketecekleri de (ve bunun zamanı da) zaten bellidir:

“Kültür endüstrisinin ürünleri, insanlar perişan halde olsalar bile canlı bir biçimde tüketilecektir. Bu ürünlerin her biri, ister iş saatlerinde ister onun benzeri dinlence saatlerinde herkesi ayakta tutan dev ekonomi çarkının bir modelidir” (s. 56).

“Taklit olanı, mutlak olanın yerine koyan” (s. 61) kültür endüstrisi, daha da ileri giderek, taklidin çoğaltılması ve pazarlanmasını üstlenir. Endüstriyi oluşturan tekeller, sunup pazarladıklarıyla ilintili olarak bedeni özgür bırakıp ruha saldırmaktadır. Adorno, Tocqueville’in yardımıyla şu belirlemeyi yapar: Hükümdar [Adorno’ya göre günün kültür tekelleri-A.B], “benim gibi düşünmeli ya da ölmelisin’ demez, benim gibi düşünmemekte özgürsün; yaşamın, malın, mülkün sende kalacak, ama bugünden itibaren aramızda yabancısın” biçiminde seslenmektedir (s. 63-64).

Bir başka deyişle uyumsuz olan dışlanır; yoksun kılınır. Buradaki temel kural, çarkın dönmesidir. Kültür tekelleri, hem üretimi hem de tüketimi belirler; denenmemiş / piyasanın çerçevesinin dışındaki herhangi bir şeye şüpheyle yaklaşır. Her şey, piyasanın kuralları içinde / izin verildiği ölçüde, sürekli değişmeli ve üretim-tüketim dengesi devam etmelidir. Ancak bu şekilde kültür tekellerince çizilen sınırın dışına çıkılmayacağının güvencesi elde edilmiş olur.

Kültür endüstrisinin temel amaçlarından biri de, hafif sanat (eğlence) ile yüksek sanatı uzlaştırmak; iç içe geçirmek ve nihayet birbirine dönüştürmektir. Böylece tüketicinin “gereksinimi” karşılanırken, bir yanda da eğlenmesi sağlanmaktadır. Eğlence Adorno’ya göre “geç kapitalizmde çalışmanın uzantısıdır” (s. 68). Bu bağlamda, çalışma zamanının dışındaki vakit, kültür endüstrisi tarafından doldurulur. Başkaca söylenecek olursa saf (kişinin rahatladığı, ama tüm çağrışımlara açık olduğu) eğlence, kültür endüstrisinin eğlence anlayışınca ötelenir.

Burada esas olan, hazzın kamçılanmasıdır. Arzu nesneleri yaratılarak, tüketici onlara yönlendirilir. Bu anlamda kültür endüstrisi, “yüceltmeden çok, baskı kuran” bir niteliğe bürünür (s. 72). İnsan, denetim altına alınırken yaşamdan kaçırılır da:

“(…)Bugün sistem içinde belirleyici olan şey, tüketicinin iplerini elden bırakmama, bir an olsun direnişin mümkün olduğunu sezdirmeme gerekliliğidir. Endüstriyel kültürün ilkesi, bir yandan tüm tüketici gereksinimlerinin kültür endüstrisi tarafından giderilebileceğini göstermek, öte yandan da bu gereksinimleri insanın hep bir tüketici, sadece kültür endüstrisinin bir nesnesi olarak yaşamasını sağlayacak biçimde düzenlemektir (…) Kültür endüstrisi ve onun tüm dalları, gündelik yaşamdan kaçış vaat eder” (s. 75).

Adorno’ya göre kültür endüstrisi “düşünmemekle eşdeğer bir eğlenceyi” dayatır, bu da bir kaçıştır; “direnme güdüsünden uzaklaşma”dır. Fakat bunun arkasından gelen “halk ne ister?” sorusuyla, “öznellikleri yok edilmeye çalışılan insanlara, ‘düşünen özneler’ olarak” seslenilir. Sorunun yanıtı bir “karşı çıkış” içerse bile, kültür endüstrisinin “insanlara aşıladığı ve tutarlı hale gelen dirençsizlik” kolayca söküp atılamaz (s. 78-79).

Genel anlamda endüstri insana, müşteri ve çalışan olarak eğilir. Aynı endüstriyel zihniyet, çalışanlara “akılsal örgütlenme” modeli önerir; onların sisteme uyumu için çaba harcar. Buradan bakıldığında insanlara, hem çalışma hayatında hem de kültür endüstrisi bağlamında “seçme özgürlüğüne sahip ‘bireyler’ oldukları” söylense de, kişiler “her durumda birer nesne konumundadır” (s. 81-82).

İnsan, kültür endüstrisince yaratılan bu tekdüzeliğe katılıp katılmama konusunda kimi çelişkilerle de yüz yüze kalır. Ama tekdüzeliğin çekici yapısı, insanları kendi tarafına yaklaştırmayı genelde başarır. Tekrar eden, birbirine benzer arzuları okşayan ve insanları tatmin eden ürünler, müşterisini çemberin dışında konumlanmaktan alıkoyar; dirençlerini kırar. Bir diğer deyişle tüketici haline gelen insan, “kurumlarından yakasını kurtaramadığı eğlence endüstrisinin ideolojisine dönüşür” (s. 96). Bu bağlamda kültür endüstrisinin kotardığı “sanat ürünü”yle de, sanat “metalaşır ve pazarlanabilir bir şekle gelir” (s. 96).

Böylesine bir ortamda, tüm ürünlerin pazarlanıp tüketiciye sunulmasının en önemli yolu (bir süre sonra kendisi de sanata dönüşen) reklamdır. Adorno’nun deyişiyle reklam, “kültür endüstrisinin yaşam iksiridir ve reklamın arkasında, sistemin egemenliği gizlenmektedir; reklam damgası taşımayan her şeye ekonomik açıdan su götürür diye bakılmaktadır” (s. 101). Adorno, reklamın kültür endüstrisindeki zaferini “tüketicinin, sahte olduğu halde, bastırılması zor bir istekle ‘kültür’ metalarını alma ve kullanmaya devam etmesi” biçiminde açımlar (s. 107). Sonuçta kültür endüstrisi, çemberini tamamlamış ve nesnelerinin (müşterilerinin) kalbini fethetmeyi başarmıştır.

Eleştirinin Eleştirisi
Adorno, 1963’te yayımladığı “Kültür Endüstrisine Genel Bir Bakış” adlı makalesinde, “Kültür Endüstrisi” çalışmasına ve buradaki belirlemelere bir kez daha eğilir. Adorno’ya göre adı geçen endüstrinin yeni diye sunduğu şey, hep aynı olanın kılığının değiştirilmesinden ibarettir; “değişikliğin her yerde gizlediği, kültür üzerinde egemen olduğu günden beri değişmeden kalan kar güdüsü gibi bir iskelettir” (s. 112).

Kültür endüstrisinin başat etkinliği, kişiye sahte bireysellik sunmasıdır. Ürünler, bir kaçışın yarattığı sığınaktır; ancak bu, bir kaçıştan öte adeta kümelenmeyi ortaya çıkarır. Adorno için kültür endüstrisinin fizyolojisini “verimliliği arttırma, fotoğrafik sertlik ve netlik karışımı; diğer yanda bireyci tortular, hazırlanmış ve rasyonel eğilimli romantizmin ruh hali” oluşturur (s. 113). Adorno için tüm bunların insanları götürdüğü en önemli sonuç, koşulsuz ve bilinçten yoksun “uyumdur” (s. 117).

Kültür endüstrisinde bilincin yerini uyumlu olma hali alır. Zaten dirençten / direnç gösterme ediminden uzaklaştıran yapısıyla kültür endüstrisinin, insanı ulaştıracağı farklı bir durak da söz konusu değildir: Bu durağın en arı ifadesi, “ben-zayıflığının teşvik edilmesi ve sömürülmesidir” (s.118). Az önce belirtilen bilinç gerilemesi veya yoksunluğu da, bu şekilde ortaya çıkmaktadır.

Kültür ve Yönetim
Kültür ile yönetim arasında bir bağ var mıdır? Adorno, bu soruyu olumlu şekilde yanıtlar. Çünkü ona göre “kültürden söz ediyorsak yönetimden de bilerek veya bilmeyerek söz ederiz” (s. 121). Ortaya attığı kültür endüstrisi kavramı ve onun biçimlendirici / birörnekleştirici, yöneten-yönlendiren ve ürünlerini pazarlayan yapısı dikkate alındığında, Adorno kültür konusunda hassas davranır. Ona göre “kültüre özgü olan, yaşamın çıplak zorunluluklarından bağımsız olandır” (s. 123). Adorno için kültürün “dokunulmaz irrasyonelliğini en açık biçimde dışa vurduğu yer, yönetimin kültürel olana yabancılaşmasıdır; kültür en fazla, onun hakkında en az deneyimi olanlara irrasyonel görünür” (s. 127).

19. yüzyıldan başlayarak (yararlı-yararsız ayrımından hareketle) kültürün gerçek yaratıcılarının, yönetenler tarafından çoğunlukla hoş karşılanmaması veya en azından yöneticilerle tam bir uyum içinde bulunmayışı da gözden kaçmamalıdır. Adorno bu noktada, yönetimin kültürü biçimlendirişiyle bağlantılı olarak Nazileri örnek gösterir. Onların “özerkliği, bilinçliliği, kendiliğindenliği, ve eleştirelliği yok edip”, bunlar yerine “biçimlendiriciliği, güçsüz topluluğu ve uyumu” koyduğunu vurgular (s. 139-140).

Adorno, yönetimlerin “doğru kavrama” başlığı altında, “öznenin boyun eğmesi ve körü körüne itaat etmesinin yolunun açıldığını” belirtir (s. 141). Yönetimin eskiden beri varolan hastalığı, kültür yönetiminde bir kez daha nükseder. Adorno’nun deyişiyle bu, kültürün “kitleleri işleme, propaganda ve turizm aracına dönüştürülmesidir” (s. 142).
Kültürü kültür kılan, insana özgü varoluş koşullarının kişilere aktarılmasıdır, bunun eksik kalması kültürün kök salamamasına; bir anlamda kültürlenmenin gerçekleşmemesine neden olur. Adorno, bu belirlemelerin ardından, bir kültür politikasının nasıl olması gerektiği üzerine ipuçlarını da verir: “Eleştirel düşünceyi dışlamayan ve yönetim organının bir işlevi olmakla kalmayan bir kültür politikasıdır bu” (s. 145). Böylesine bir politika, kültürün tüketim nesnesi haline getirilmesine ve insanların baskı altına alınmasına engel olacak niteliktedir.

Bugün Adorno’nun kültür endüstrisi kavramını ve aynı adlı makalesi ile bunları bütünleyen yan belirlemelerini güncel kılan nedir? Bunun yanıtı çok açık: Kültür endüstrisinin birörnekleştirici yapısının –belli farklarla- sürüyor olması. Adorno’nun adı geçen makaleyi kaleme aldığı yıllarda, ağırlıklı şekilde propaganda ve özendirme yöntemi kültür endüstrisinin belirleyici ilkesiydi.

Günümüzde bu ilke yine geçerli, ancak daha dolaylı ve “derli toplu” biçimde. Adeta bir fotoğraf ya da filmin montaj olup olmadığını anlamakta güçlük çektiğimiz gibi, 21. yüzyılın kültür endüstrisinin yönlendirmelerinin ayırdına varmakta zorlanıyoruz. Ancak ortada keskinleşen bir gerçek var: O da, bugünün kültür endüstrisi ve ürünlerinin kişileri, Adorno’nun makaleleri kaleme aldığı dönemden daha fazla nesneleştirip edilginleştirdiği.

Şimdinin kültür endüstrisi, insanları daha çok tüketmeye, yalnızlaştırmaya; onun ancak toplum içinde birey ve bireysel özne olabileceği gerçeğini unutturup, bağlarından koparmaya çalıştığı da bir varolan. Aynı zamanda ürünleriyle, daha sarsılmaz bir fetişizm yaratıp kişinin, bundan doğan yeni cemaatler içinde yer almasını da sağlamakta. Bu da bize, Adorno’nun yazdıklarının güncelliğini ve haklılığını gösteriyor…

Kültür Endüstrisi-Kültür Yönetimi / Theodor W. Adorno/ İletişim Yayınları / 152 s.

***

Notlar:

(1) Theodor W. Adorno, Minima Moralina (1. Basım), çev. Orhan Koçak ve Ahmet Doğukan, Metis Yayınları, İstanbul, 1998, s. 111.

(*) Cumhuriyet Kitap, 07.02.2008.

20 Mayıs 2008 Salı

“BİR SAVAŞ GÜNCESİ” (*)
ALİ BULUNMAZ

“Savaş, yok ettiğinden daha fazla kötü insan
ortaya çıkarttığı için berbattır.”
Yunan Atasözü

Bugün yaşanan savaşlar veya işgaller üzerine etraflıca düşünüyor muyuz? Düşünüyorsak bile yaşananlar karşısında utançtan yüzümüz kızarıyor mu? Bugün Afganistan’da, Irak’ta, Filistin’de veya Lübnan’da hâlâ kirli çıkar ilişkilerinden doğan hesaplaşmalar sürüyor. Ama her zaman olduğu gibi, hiçe sayılan oralardaki masum insanlar ve onların hakları. Artık kimse “bunlar bizi pek ilgilendirmiyor” deme lüksüne sahip değil. Çünkü şiddet her yanı sarıyor. Bu anda karşımıza korkunç bir soru dikiliyor: Acaba biz şiddete ve savaşa alışıyor muyuz?

Guantanamolaştırma
Terörün miladı nedir?: Gavrilo Princip’in Avusturya-Macaristan Arşidükünü öldürdüğü gün mü? Belki... Ya da Hitler’in Polonya’yı işgali? Olabilir. Yoksa 6 Ağustos mu? Ya 11 Eylül’e ne dersiniz? Soğuk Savaş’ın en hararetli günlerinde eğitilen Usame bin Laden’in askerlerinin, 90’lı yıllardan sonra “işlevsiz” ve “sahipsiz” kalarak, daha sonra “efendisini” vurduğu güne terörün miladı demek yanlış mı? Ancak bu deyiş, ABD’lilerin söyleminin aksine çift yönlü: Hem Laden’in El Kaidesinin hem de ABD’nin işgaller ve cinayetlerle yarattığı terör burada söz konusu olan. Sonuçta ikisi de yarattığı dehşetle birbirinden beslenen; tıpkı Soğuk Savaş’ta olduğu gibi, dünyayı “biz ve onlar” diye keskin ve kanlı çizgilerle ikiye bölen acı bir gerçek. Aynı zamanda çatışanın medeniyetler değil, çıkarlar olduğunu hatırlatan bir bölünme bu.

Tam bu noktada Güray Öz, anlatmaya bir soruyla başlıyor: “Medeniyetler çatışması olarak yazılmış ve sunulmuş olan, gerçeğe çok benzeyen bu filmin fonunda ekonomik çıkarların yattığını, Afganistan tepelendiği, orada ‘muti’ bir rejim kurulduğu zaman doğalgaz ve petrol yollarının ‘güven’ içinde aşılabileceğini görmek bu kadar zor mu? YDD Jandarması’nın kesin egemenliğini ilan ettiğini anlamadık mı daha?” (s. 27). Afganistan’la başlayan hesaplaşma; bir başka deyişle “demokrasi” ve özgürlük” kisvesi altındaki “intikam”, “öç alma” ya da “misilleme” harekatı (s. 29), Huntington’ın hazırladığı altyapı üstüne inşa edilmiştir:

“11 Eylül’de, ikiz kuleler kendi elleriyle büyüttükleri terör tarafından yıkılınca, ABD ‘kültürler savaşını’ artık başlatmaya karar verdi. Teorik altyapıyı Samuel Huntington yıllar önce hazırlamıştı. Eksik olan psikolojik altyapıydı. 11 Eylül’de olan da odur zaten. Bundan sonrası için gereken, küreselleşmenin olağanüstü olanaklarıyla dünyayı sarıp sarmalayacak bir rüzgarla kamuoyu oluşturmak ve oraya, petrol ve doğalgaz yollarının ortasına yerleşmektir. Bunun için de tüm dünyaya ‘bu dünyanın ağası benim, benden yana olmayan bana karşıdır’ demek gerekmektedir” (s. 47).

Bunun anlamı dünya jandarması tarafından, hukukun veya uluslararası sözleşmelerin dikkate alınmayacağıdır. Bir başka deyişle ABD, Afganistan ve Irak işgallerini “kendine hak görmüştür / görmektedir.” Burada Afgan ve Iraklı çocuk ve kadınların; bu savaşta katledilen ve yersiz yurtsuz bırakılanların hakkından (en başta yaşama hakkından), savaşın aktörleri neredeyse hiç söz etmemiştir. Böylece savaşın niteliği de aydınlanmış olmaktadır, Güray Öz’e kulak verelim: “Ortada bir savaş var, ama bu savaş uygarlıkla barbarlığın savaşı değil, bu savaş barbarlığın iç savaşı” (s. 30).

ABD, dün yarattığını bugün düşman edinmiştir. Fakat bu düşmanlık, beraberinde getirdiği “barbarlığın iç savaşıyla” sadece ve sadece çıkarların savaşı olduğunu gözler önüne sermiştir; bu savaşta ölen de yalnızca insanlıktır, insanlığımızdır. “Teröre karşı” denilen kirli savaşın kokusu oturma odalarımıza, yataklarımıza ve elimizdeki uzaktan kumanda yoluyla tüm vücudumuza sinmiştir. “Evrenin efendisi” ABD, yalnızca Afganistan ya da Irak’a değil; tüm dünyaya turuncu tulumları giydirmiştir. “Terörle savaş” ve “medeniyetler çatışması” senaryosundan bozma bu boğazlama hepimizi kuşatmış durumda: Kokuşmuş savaşa karşı çıkan herkes, bugün ABD’nin gözünde “öteki”ne dönüşmüştür.

“Şer Eksenindeki” İnsanlık
Daha Önsözde “hikayede her zaman iki kahraman vardır: Hayat ve ölüm. Sonunda hep ölüm kazanır, ama asıl kahraman hayattır” (s. 9) demedi mi Güray Öz? O halde utanmak için zamanımız var henüz. Ölümü ve öldürmeyi kahramanlaştırmaktan vazgeçmek için çabalamalı insan. “Aklın ve mantığın işlemediği bu zamanlarda” (s. 80), “bilinç ve kararlılık” kitabının (s. 81) satırları okunmalı.

Yaşanan acıların fotoğrafına bakmak, belki bu kitabın kaldırıldığı ücra köşelerden tekrar gün ışığına çıkarılmasını sağlayabilir. “Kitle imha silahı” yalanlarıyla bezenen, bunun sonucunda bugüne kadar 650 bin insanın öldürüldüğü ve mezhep çatışmalarının kol gezdiği Irak ve Ortadoğu’nun tamamındaki manzara, gözlerden uzak tutulabilir mi? Tutuluyorsa bu, Güray Öz’ün deyimiyle “bilinç kaymasından” başka bir şey değildir de nedir? Bu varolanı görüp, onun karşısına dikilmek “insana inanmak” (s. 89) biçiminde adlandırılamaz mı?

Bugünlerde Irak’ta yaşananları “sıradan bir iç savaş” gibi sunanlara ve durumun buraya nasıl getirildiğini unutturmak isteyenlere ne demeli? Her gün bombalarla, onlarca insandan etrafa dağılan parçalar mıdır demokrasi? İçlerinde, Türkiye’nin Irak’a asker göndermesini savunan Sororsçu kalantorları barındıran kimi “büyük” gazeteler, yaşanan şiddeti her gün sayfa sayfa verirken; neden orada olmamız gerektiğinin muhasebesini yeterince yapıyor mu?

“Ölümün ucuzladığı” (s. 118), ABD’ye direnenlerin “terörist” diye adlandırıldığı (s. 119) Irak’ta, yaşananları örten yalanlar yüzünden bugün her köşe başında, pazar yerlerinde ve güvenlik noktalarında şiddet gizleniyor. Yüz binlerce ölünün ardından ağızlardan “yanılmışız” sözcüğü ya da “strateji değiştiriyoruz” ifadesi bu kadar kolay çıkabilir mi? Yapılan işkencelerin, girişilen insan hakları ihlallerinin hesabını kim, hangi mahkemede verecek; daha da ötesi böyle bir mahkeme kurulabilecek mi?

Her şeyden de önemlisi hangi tarih, hangi tarihçi tarafından yazılacak?: “Tarih, ancak yaşanan hayat içinde kavranabilir (...) Üstelik geleceğin nasıl şekilleneceğinden önemli bir şey daha var; haklı olmak, yoksullardan, yoksul ülkelerden, sömürülenlerden, toprakları işgal edilenlerden yana olmak. Ne olabileceğini değil; neyin olması gerektiğini düşünmek, onun için çaba harcamak...” (s. 138). Zaten Güray Öz, bu yüzden “anlattığım aslında sensin” diyerek (s. 8); bir yerde sözüm sanadır uyarısında bulunmuyor mu? O halde beklemek niye?

Peki Ya Sonra?
Çağımızın unutturulmaya çalışılan en önemli kavramlarından biri de sorumluluk. Bu unutturma edimi, ortaya çıkan sonuçlar dikkate alındığında başarılı olmuş gözüküyor; çünkü “parçalanmış bir dünya resmi, halkın gerçeği görmesini engelliyor, çağımızın neoliberal aydınıysa bu parçalanmışlığın teorisyeni ve kendisini ucuz-pahalı satmaya hazır kölesi” (s. 180) olarak karşımıza çıkıyor. Medeniyetlerin çatışma senaryosunu yazan, sonra da buna yeni parçalama ve öldürüm satırları ekleyen aynı “aydın” değil mi? Yeni savaş havzaları yaratan / yaratılmasını destekleyen ve sonra da “barış şarkıları” ile “açık toplum söylemleri” dillendiren, yine kimi “Sivil Toplum Kuruluşları”nın “yönetici-aydın” tipi değil mi?

Ya tarihçiler nasıl yazacak yaşananları? İnsanoğlu, ileride hesap defterleri ortaya döküldüğünde hangi tarihle karşılaşacak? Hobsbawm bize yol gösterip, tarihçi ile tarihin önemini anlatabilir:

“(Yirminci)Yüzyılın sonunda çoğu genç erkek ve kadın, içinde yaşadıkları zamanın geçmişiyle her türlü organize ilişkiden yoksun, bir tür ‘sürekli şimdiki zaman’ içinde yetişti. Bu durum, yaptıkları iş ötekilerin unuttuğunu hatırlatmak olan tarihçileri, ikinci bin yılın sonunda, önceki dönemden daha önemli hale getirir. Ancak tam da bu nedenle tarihçiler, sadece olayları kayda geçiren, hatırlatan ve veri toplayan kişiler olmanın (her ne kadar bu, tarihçinin zorunlu işleviyse de) ötesine geçmelidir” (1).

O halde iki tip tarihçi ve aydın var karşımızda: Sorumluluklarının gereğini yerine getirip; gerçekleri kaydeden, yorumlayan ile susan. Susanlar, “yılanlı ve dokunmalı atasözlerini sohbetlerinde baş tacı edenlerdir” (s. 217). Sorumluluğunun gereğini yerine getirenler ise, “umudu kışkırtan, itiraz eden ve durmadan yürüyenler”dir ( s. 218). Çünkü yüzü umuda dönmek, Güray Öz’ün deyişiyle “tarihe dokunmaktır” (s. 219).

Umut Etmek
Bugün ABD’nin işgali sonunda beliren çatışmalarda Irak’ta ölü sayısı 700 bine hızla yaklaşır, Afganistan’da Taliban eski gücünü kazanmak için çırpınıp katliamlar yapar ve Ortadoğu’da savaş yaraları kabuk bağlamaya bile fırsat bulamazken; umuttan söz etmek kimilerine aptal avuntusu gibi gelebilir. Hele sinik “aydınlar” için umut, hiçbir anlam ifade etmez. Onlar Irak’ta, Afganistan’da ve tüm Ortadoğu’da yaşananları, “olur böyle şeyler” diyerek geçiştirmektedir. Çünkü onlar neoliberal çiftliklerin bir köşesinde savaştan, yoksulluktan ve şiddetten ırak yaşar. Çünkü onlar, “imparatorluğun” bir köşesine ilişmiştir; bu da onları efendilerinin gözünde değerli kılmaktadır.

Ama efendi, tüm dünyayı yakmayı öyle veya böyle aklına koymuş, fitili ateşlemiştir. Soğuk Savaş’ın ardından “rakipsiz kalan” ABD, “ekonomisini korumak için sağa sola saldırmaktan başka çare bulamayan bir deliden başka bir şey değildir”, bu saldırılar içinde “kendi hukukunu kendisi yaratan bir imparatorluk”tur (s. 237). Bu yönüyle ABD, “zaman zaman sınıflar arasındaki dengeyi gözetme gereği duyan, uluslararası anlaşmaları istemeden de olsa dikkate alan kapitalist devlet değildir”, o artık “çaresiz ve çaresizliğini anladıkça çılgınlaşan büyük emperyalist güç”tür (s. 238).

Savaş artık her yerde: Sokakta, oturma odasında, televizyonda; hatta bilgisayarlarımızda. Bunu yöneten ve üreten çılgın zorba da hemen yanı başımızda. Onun ürettiği sistem de yaşamımızı sarıp sarmalamış durumda. Diğer taraftan, onu yengiye uğratma gücü de umutta. Çünkü bir virüs gibi yayılan, temelinde kirli çıkar ilişkilerini barındıran savaşlardan “uzak durmanın yolu seyretmek değil, karşı çıkmaktır” (s. 156). Bu karşı çıkış da umuda ses veren bir çığlıktır. Güray Öz’ün Salı Sabaha Karşı adlı kitabı da, bu anlamda zarif ama etkili bir çığlık olarak yükseliyor. Elbette işitenler, işitmek isteyenler için...

Salı Sabaha Karşı / Güray Öz / Günizi Yayıncılık / 243 s.
***

Notlar:
(1) Eric Hobsbawm, Kısa Yirminci Yüzyıl-Aşırılıklar Çağı, çev. Yavuz Alogan, Sarmal
Yayımcılık, İstanbul, 1996, s. 15.

(*) Cumhuriyet Kitap, 22.02.2007.

13 Mayıs 2008 Salı

HASTALIKLAR VE METAFORLARI (*)
ALİ BULUNMAZ

İnsanlık tarihindeki iki önemli olgu, savaş ve hastalık; bu, tarihi biçimlendiren iki fenomendir aynı zamanda. Bir diğer deyişle, ortaya çıkan hastalıklar ve onların yarattığı salgınlara düşman gözüyle bakılmış ve bu varolanlarla savaşmak adına çeşitli yöntemler geliştirilmiştir. Susan Sontag’ın Metafor Olarak Hastalık-AIDS ve Metaforları adlı kitabında, beliren hastalıkların kimliklerine ilişkin açımlamaların yanında; özellikle düşman ve savaş metaforlarıyla nasıl bir arada düşünüldüğünü / algılandığını imleyen örnekler de karşımıza çıkmaktadır.

Hastalıkların Metaforik Anlatımı
Metafor (metophoria), Aristoteles’e göre bir sözcüğe kendi anlamının dışında, başka bir anlam verilmesidir” (1). Bir diğer ifadeyle metafor, bir kelimeyi veya kavramı kabul edilenin dışında ve ondan ayrık şekilde / başkaca anlamlara gelecek biçimde kullanmak olarak betimlenebilir. Sontag da hasta olma durumuyla ilintili olarak kafamızda kurduğumuz cezalandırıcı ya da duygusal fanteziler üzerinde” durmak istediğini vurgulamaktadır (s. 3). Bu bağlamda kitabının “Metafor Olarak Hastalık” adlı bölümünde, modern dönemden iki ana örnek (verem ve kanser) ve metafor olarak kullanılan (frengi, veba, cüzam gibi) modern öncesi diğer hastalık ve salgınlar üzerinde yoğunlaşır.

Hastalıklar kadar, onların algılanış ve yorumlanış tarzları da insanlık tarihinde önemli yer kaplamaktadır. Bir “kale” olarak kabul edilen beden; hastalık ya da mikrop (:virüs, tümör) tarafından “kuşatılır” ve “yabancı organizmaların istilasına uğrar” (s. 103). Hastalık, bu tür bir düşman (askeri bir metafor) olarak görülüp, hasta “yabancı bir öteki”ne dönüştürülerek (:şeytanîleştirilerek), kurbana benzetilmiştir. Ancak Sontag’a göre, verem “esrarengiz” biçimde tanımlanmaktadır. Bu tanımlama, veremin romantikleştirilmesine vardırılmakta ve hasta için (kendi röntgen filmlerini görme, hastalığını bilme, veremin cinsel gücü arttırdığına ilişkin kanı oluşturma, bu hastalığının tedavisi için dağlara ve daha başka ülkelere gitme türünden) saydam bir ortam hazırlanmaktadır. Oysa kanser için bunların hiçbiri geçerli değildir; kanser tanısı konan kişiden hastalığı titizlikle gizlenmektedir (s. 15). Metaforik anlatımla verem “zarif, görkemli, cazibeli ve görünüşe asalet katan” bir hastalık şeklinde ifade edilir (s. 32-33). Fakat kanser, “utanç duyulan / duyulması gereken ve beklenen” bir hastalığa karşılık gelir (s. 20). Fakat yine de her ikisinin metaforlar aracılığı ile anlatımını yaygınlaştıran şey, “ölümün kendisiyle özdeşleşmiş olmalarından” kaynaklanmaktadır (s. 21).

Kanser ve veremin metaforik anlatımlarında dikkati çeken önemli bir nokta da, 19. ve 20. yüzyıl homo economicus’larının karşılaştırılmasıdır. Verem, 19. yüzyıl homo economicus’unun “tüketme, israf ve yaşama gücünün bastırılması gibi” olumsuz davranışlarını özetleyen imgelerle “tanımlanırken”; “normal dışı büyüme, enerjinin bastırılması ve tüketilmesine imkân tanınmaması” da kanser ile 20. yüzyıl homo economicus’unun özellikleri arasında kurulan bağıntıya işaret etmektedir (s. 70). Kanserde, vücudu istila eden tümör (:düşman) ve onun tedavisinde kullanılan yöntemlerden radyoterapi (: ışın bombardımanı – hava saldırısı) ile kemoterapi (: kimyasal saldırı) de askeri metaforlarla hastalığın resmedilmesine örnektir (s. 72). Ancak bu yöntemler (Sontag’ın, ABD tarafından Vietmam Savaşı’nda Vietkong’un merkezi olmasından / olduğundan kuşku duyulmasından dolayı, haritadan silinen Ben Suc örneğinde belirttiği gibi) sağlam hücrelerin de zarar görmesini gündeme getirir (s. 73).

Tıp terimlerinin siyasetteki metaforik anlatımı bunlarla sınırlı değildir. Sontag, Machiavelli’nin “veremin teşhisinin konularak, tedavisine başlanması ile devlet işlerindeki güçlüklerin yetkin kişilerce çözümlenmemesi halinde önlenemeyecek derecede büyüyeceğini” ifade ettiğini aktarır (s. 85). Bir diğer örnekte Hobbes, “iç hastalıklarla toplumsal çatışma” arasında benzerlik kurmaktadır (s. 86). Troçki için Stalinizm bir “frengi” veya “kanser” iken; Naziler de Yahudiler hakkında aynı şeyi dillendirmektedir: Nasyonal Sosyalistler için Yahudiler, elde ettikleri faizle kanser hücreleri gibi çoğaldıklarından, sağlıklı dokuların tedavisine yönelik olarak “cerrahi müdahale (: krematoryum) ile kesilip atılmalıdır” (s. 91). İsrail’in Arap dünyasında “kanser” olarak adlandırılması ile Filistinlilerin İsraillilerce “bölgenin kalbindeki kanser” biçiminde nitelendirilmesi de yine metaforik anlatımın bir örneğidir (s. 92).

Özetle hastalıklar savaşılacak düşman, hasta ise kurban olarak algılanınca; frengi, veba, verem ve kanser örneklerinde görüldüğü gibi hastalıkların, yalnızca doğal bir olay biçiminde görülmesinin önü kapanmış ve bir metafor olarak algılanışı (ve anlatımı) yaygınlaşmıştır.

Çağımızın Vebası – AIDS ve Metaforları
Kanser hastası “neden ben?” diye yakınırken, AIDS’li için bu sorunun pek bir anlamı yoktur; çünkü AIDS’li biri, bu hastalığa nasıl yakalandığını bilmekte ya da en azından tahmin etmektedir. Aynı zamanda AIDS, “ölümü çağrıştırma gücünün çok daha fazla olmasından dolayı kanser gibi herhangi bir duygusallaştırma girişimine imkân tanımaz” (s. 119). Bu bağlamda AIDS, zihinlerde sert bir ölümü çağrıştırır.

AIDS metafor olarak “veba”yı gündeme getirir; “bu, toplu bela, kötülük ve pek çok ürkütücü hastalığı kapsayan genel bir adı” karşılamaktadır (s. 143). Böylece AIDS’in kaynağını dışarıda arama ve onun ahlaki yorumlarını yapabilme olanağı da ele geçmiştir. AIDS’in ilk defa “Kara Kıta”da ortaya çıktığı ve oradan dünyaya bulaştığının ifade edilmesi de buradan kaynaklanmaktadır (s. 151). Bir başka deyişle bu hastalığın Üçüncü Dünya’dan yayıldığı fikri genel geçer görüş haline gelmiştir.

Sontag’a göre “kanser bize kirlenen çevreden, AIDS ise kirlenen insanlardan korkmayı öğretmiştir” (s. 175). Bunun doğal sonucu da sakınma ve dışlama tepkilerinin belirmesidir. “Hasta olanları veya olduğundan ya da yaydığından kuşku duyulanları tecrit etme normal sayılmıştır” (s. 183). Oysa AIDS’i ahlaki anlam taşıyan bir olay değil; “doğal bir fenomen” biçiminde değerlendirmek, “canavarca davranmanın engellenmesi”ni sağlayacaktır (s. 190).

Kısacası veremi, kanseri ya da AIDS’i bir lanet, bir ceza veya sıkıntı değil; salt bir hastalık olarak ele almak gerekmektedir. Sontag’a göre hastalık “anlamı” olmayan bir şeydir, bir “ölüm hükmü” değil (s. 109).

Çözüm Denemesi
Sontag, Metafor Olarak Hastalık-AIDS ve Metaforları başlıklı kitabı “hayal gücünü kışkırtmanın aksine, zihni sakinleştirmek için” yazdığını vurgular (s. 108). Buna göre, (özellikle de askeri) metaforlar silinmelidir. Çünkü metaforik tuzaklar insanları, “yeterince erken tedavi aramaktan” ya da “tedavi için daha fazla çaba harcamaktan” alıkoymaktadır (s. 108). Sontag için askeri metaforlar tanımları gereği, “abartılıdır” ve “hastaların aforoz edilip, damgalanmalarına katkıda bulunmaktadır” (s. 199).

AIDS ile birlikte zirveye çıkan askeri metaforlar, bedenin bir savaş alanı gibi görülmesine yol açar. Bu nedenle hastalar “kaçınılmaz kayıplar” veya virüs taşımasından dolayı “savaşılacak düşman” olarak algılanmaktadır.

Bu bağlamda Susan Sontag’ı, tekrar okumak (kendisi de kanserden öldüğü düşünüldüğünde, içeriden biri olarak), yaşamın her anında normal kabul edilen askeri metaforların yarattığı ayrımcılığa, eleştirel gözle bakmamızı sağlamak adına bir kapı aralayacaktır. Aynı zamanda çağına tanıklık eden bir yazar, entelektüel ve muhalif olarak; eseri / eserleriyle neyi / neleri ortaya koyduğunu / koymaya çabaladığını anlamamız ve onun, pek çok çağdaşından ayrıksı duruşunu da kavramamız kolaylaşacaktır.

Metafor Olarak Hastalık-AIDS ve Metaforları / Susan Sontag/ Agora Kitaplığı/ 199 s.

***

Notlar:
(1) Aristoteles, Poetika, <1457>, çev. İsmail Tunalı, (7.Basım), Remzi Kitabevi, İstanbul, s. 59.
(*) Cumhuriyet Kitap, 02.11.2006