BUTES DE KİM OLA? (*)
ALİ BULUNMAZ
İnsan bazen yaşadığı coğrafyanın ne kadar verimli olduğunu gözden kaçırabilir, bu doğal. Önemli olan unutuşa teslim bayrağı çekmemek. Yüzyıllar önce Eski Yunan düşünürlerinin boy verdiği bu topraklarda, kültürel anlamda nasıl bir zenginliğin avuçlarımızda bulunduğunu hatırlamak, güneşli bir güne uyanmak gibi.
Hesiodos ve Homeros’un, Thales’in, Miletos Okulu’nun varsıl kültürel ortamı hemen yanıbaşımızda geçmişten geleceğe seslenen güçlü bir tını. Pascal Quignard’ın kaleme aldığı Butes de, o coğrafyanın -bu coğrafyanın- kahramanlarıyla sesleniyor bize. İmbatla, Ege’nin kültürü ve havasını romanlaştırıyor.
Quignard, felsefeyle içli dışlı bir romancı. Sadece roman değil, deneme, opera, masal ve inceleme türlerinde eserler veren yazar, müzikle de uğraşmış. Dünyanın Bütün Sabahları ve Villa Amalia ile tanınan Quignard, 2000’de Monaco Edebiyat Ödülü ve Fransız Akademisi Büyük Roman Ödülü’nü kazandı. 2002’de ise Gouncourt Ödülü ile onurlandırıldı. Butes, yazarın en son kitabı, bir kısa roman.
DENİZE AÇILAN BEYAZ YELKENLİ
Mitolojiye, Eski Yunan düşüncesine ve felsefeye meraklı olanların hiç de yabancılık çekmeyeceği isim ve mekânlar var kitapta. Denize doğan ve denizde ölen Butes, yazarın başkahramanı; Sirenler ve denizlerin Aphrodite’si Kypris’in sesine vurulup, dalgalara bata çıka can veren kahraman. Anlatılan, nice gemicinin işittiği ve sonrasında gelenlerin duymamak, çekimine kapılmamak için kulağına balmumu doldurduğu şarkının hikâyesi biraz da.
Quignard’ın kısa romanında İlliada ve Odysseia’nın diline yakın, destansı bir biçem hâkim. Zaten bunu kendisi de söylüyor. Bir de müzik var; kitap boyunca ezgiler arasındayız sanki. Yunan mitolojisindeki yitişin (geri dönüşü olanaksız kılan) melodisi ve Orpheusçu (kurtarıcı) müzik arasında gidip gelmedesiniz: Denize atlamak ile güvertede kalmak gibi bir çelişki içinde; “düşüncenin korktuğu yerde, müziğin düşünmeye başladığı” yerin ortasında.
Ulaşamayacağı kıyıya çıkmak adına didinen Butes’in duyduğu yitişin müziği mi yoksa güvertede Orpheus’un müziğini işitmek mi? Quignard’ın yaptığı bir tuhaf tutku sınaması, aynı zamanda bir tarih anlatımı. Kendisinden dinleyelim:
“Kısaca Yunan tarihini anlatıyorum: Denize açılmak, rüzgârda ilerlemek, bir kent kurmak, bir sahili kolonileştirmek, bir insanı yüksek bir yarın tepesinden aşağı iterek kurban etmek, arınmak, bir başka kumsaldan, bir başka acenteden, bir başka hisardan yeniden yola çıkmak. Roma’nın imparatorluk hâkimiyeti altında gömülen Antik Yunan tarihinin sonu.”
Quignard, Butes’te Ege’nin eşsiz kültür derinliklerine bir sünger avcısı gibi dalarken geçmişin aslında nasıl da ayaklarımızın dibinde bulunduğunu anımsatıyor. Hani şöyle nitelesek yerinde olur: Bugünle o uzak geçmiş arasında görünmez ama güçlü bir bağ veya köprü kuruyor. Bir beyaz yelkenliyle Ege’ye açılan yazar, hem rüzgârın hem de köpüğün yanına tarihi katarak ilerliyor.
Butes, bir zaman yolculuğu sunuyor; yakalanamayan, devinimin yönlendiremediği ve kökenin kendini izlediği, Homeros’tan Cicero’ya, Seneca’dan Platon ile Aristoteles’e ve Eski Yunan’ın mitolojik kahramanlarının tümünü içine alan zamanda bir seyahat…
Peki, müzik? Butes’i dalgalara çeken, onu sulara çağıran müzik bu zamanın neresinde?: “Müzik, bedeni, devindiği sesli hazneye yeniden daldırır (…) Dinleyicisini, doğumu, nefes almayı, soluğu ve konuşma imkânını önceleyen yalnız var oluşun içine çeker.”
Quignard’ın deyimiyle müzik, ilk yaşamsal koşul ve bedeni çeker. Tıpkı Butes’in başına gelen gibi. Müziği “okyanusun ortasındaki ada” olarak niteliyor Quignard; “boğularak yok olmak dışında her türlü yaklaşmanın imkânsız olduğu bir ada…”
BİR İLERİ BİR GERİ
İşte Butes’i sarıp sarmalayan müzik, onun “kökensel koşulla buluşmak” dediği ölümün kapısını aralayan ses olur çıkar. Çekim gücüdür, adeta bir mıknatıslanmadır. Suyun dibinde işitilen geçmiştir öte taraftan: “Fışkıran zamanın ve durmadan tekrarlayan tarihin ortasındaki patetik zamansal adacık”; Sirenlerin adası olarak da nitelenebilir.
Quignard’ın kitap boyunca kaleminden düşmeyen müzik, öleceğini hisseden Schubert’in, Haydn’a mezarı başında saygısını sunuşu gibi kimliğini ve dilini yitirmeyi kabullenmiş kişinin fısıltısıdır beri yandan. Quignard’ın “her müzik, kaybetmiş olduğumuz biriyle ortak bir şeye sahiptir” demesinin nedenini burada aramalı belki de.
Pascal Quignard, Butes’le mitoloji, felsefe ve Eski Yunan kültürünü yanına alarak kısa ama son derece yüklü bir roman oluşturmuş. Aslına bakılırsa tam bir roman da denemez buna, denizin dalgalanıp durulan doğasına benzer bir özellik var metinde. Bazen ileri atılıyor Quignard bazen de hüzünlü bir geri dönüş yaşıyor.
Dinlediği hatta kurguladığı müziğe teslim olurken, Butes’in aksine bir anda onun dışına çıkarak, düşmeden olup biteni ayrıştırıyor. Gençliğinin yüzünü, eski suretini aramaya koyuluyor. Ailesinin öbür üyelerinin tersine orgcu olmayan bir adamın Butes aracılığıyla giriştiği bir hesaplaşma gibi de okunabilir bu roman.
Unutmadan son bir soru: Butes kim? Kendini ölüme sürükleyen bir deli mi yoksa günümüz insanı gibi kolayca yaşamın ucuna gelen sıradan biri mi?..
Butes/ Pascal Quignard/ Çeviren: Turhan Ilgaz/ Kırmızı Yayınları/ 72 s.
(*) Cumhuriyet Kitap, 05.08.2010
6 Ağustos 2010 Cuma
2 Ağustos 2010 Pazartesi
LEONARDO’YU NASIL BİLİRSİNİZ? (*)
ALİ BULUNMAZ
“Akıl ve bilgelik, deneyimin ürünüdür.”
“Tüm bilgilerimizin kaynağı algılarımızdır.”
Leonardo da Vinci
Sürekli tartışılan, kendisi üzerine neredeyse her gün yeni bir “uzmanın” belirdiği ve tüm dünyanın tanıdığı bir insan hakkında yeni bir şey söylemek belki de en zoru. Hele bu kişi Leonardo da Vinci ise daha da soğukkanlı olmak gerek.
Bugüne kadar Leonardo üstüne pek çok şey yazıldı, onunla ilgili bir dolu laf söylendi; yetmedi, büyük usta, yakın zamanda “şifrelerle” daha da “popüler” hale getirildi. Dolayısıyla gerçeklerin ve bilgi olanın ayağı kaydı biraz, daha doğru bir ifadeyle hakikat tökezledi.
Leonardo’yu ayrı ayrı özellikleri ve nitelikleriyle değerlendirmek mümkün tabii. Her bir yeteneğinden ya da ortaya koyduğu ne varsa, hepsine dair rahatlıkla bir eser kotarmak hiç zor değil. Ama onu bir bütün olarak görmek, büyük ustayı anlamak için zorunlu sanki.
Rönesans’ın tüm özelliklerini kendisinde barındıran en önemli örneğin Leonardo olduğunu söylemek abartılı bir yaklaşım değil. Çizimleri, yazıları, desenleri, günlük ve defterleri bunu yansıtıyor. H. Anna Suh’ın yayıma hazırladığı ve “Büyük Üstattan Uygulamalı Dersler” alt başlığını taşıyan Leonardo’nun Defterleri, Rönesans’ın lokomotifi olan bilgeyi taze bir merak yaratarak bize konuk ediyor.
“USTASINI GEÇEMEYEN, KÖTÜ BİR ÖĞRENCİDİR”
Leonardo’nun ismini duyan, onunla ilgili bir şekilde bilgi sahibi olanların büyük ustaya ilişkin söyleyeceği genellikle resim ve sanat üzerinedir. Bu alanlardaki başarısı, döneminde resimde gelişen tekniklere ve dışavurum olanaklarına yaptığı katkılar düşünüldüğünde, Leonardo’nun ressam kimliğinin baskınlaşması ve onun ressamlığının, insanlar tarafından daha çok bilinmesi yadırganmamalı.
Ama tam bu anda şu soruyu yöneltelim: Kaç Leonardo var? Aslında bu soru saçma bulunabilir ama bugüne dek Leonardo’yla ilgili ortaya çıkan her yeni bilgi, 500 yıl sonra bile bu bilgenin farklı yüzlerini bize gösterdi, göstermeye de devam ediyor. Ressam, mimar, anatomi bilgini, astronom, coğrafyacı, botanikçi… Bu ve bunun gibi birçok uzmanlığa sahip; çok yönlü bir kişilik. Günümüz bilim insanlarının aksine tek bir konuda değil, birden fazla alanda uzmanlığa sahip bir insan. Zaten bu nedenle kendisine bilge ya da bilgin denmesinde sakınca yok.
Hayatının merkezine koyduğu sanat, ona her alanda kapıyı açmasına yardım eden bir anahtar işlevi de görür. Çünkü gözlem yeteneği Leonardo’nun en büyük yol göstericisi. Öte taraftan klasik eğitim almayışından doğan açığı, bu gözlem gücüyle kapatıp kendi kendisini eğitir.
Onun gözlem yeteneğini ve gücünü yansıttığı en bilindik alan elbette resim. Ressam Leonardo, daha başlangıçta yol haritasını çizer: “Ey ressam! Şunu iyi bilmelisin: Doğanın yarattığı her formu sanatınla temsil ederken evrensel bir usta olamazsan iyi bir ressam da olamazsın (…) Doğada gezerken ilgini çeşitli nesnelere yoğunlaştırmalı, şu veya bu nesneye teker teker bakmalı, aralarından az değer taşıyanları ayırıp önemlilerini kaydetmelisin.”
Leonardo’nun hedefi çok açık: Doğayı en ince ayrıntılarına kadar gözlemlemek ve bu anlamda gözü, dünyayı algılamada ilk sıraya koymak: “Eğer siz, tarihçiler ve şairler veya matematikçiler, nesneleri gözlerinizle göremezseniz onları yazılarınızda anlatamazsınız.” Böylece Rönesans’ın kimliğini, kendi fikir dünyasında açık eden; Rönesans’ta kendi düşüncelerini öncül hale getiren bir Leonardo ile karşılaşıyoruz.
Leonardo’nun belirli kaygıları da bulunuyor. Estetik kaygı yanında, doğru ve yerinde anlatım da bunlardan biri. Ölçü, perspektif, ışık ve diğer pek çok şeyi, hem öğretir hem de sürekli öğrenir. Hep öğrenmeye açık kişiliği, uğraştığı her ne varsa orada başarılı olmasını da sağlar. Onun için, başarının ölçütü bellidir, “ustayı geçmek.” Leonardo’ya göre “ustayı geçemeyen öğrenci, kötü bir öğrencidir.”
Anna Suh’ın hazırladığı kitap, hep öğrenmeye, ustalarını ve kendini aşmaya çabalayan, bunu yaparken de zihnini tek bir şeye odaklamayan, daima meraklı bir adamı buluşturuyor bizle. İşte bu merak onu, her şeyi; insan bedenini, mimari yapıları, doğayı, gökyüzünü gözlemeye götürür.
Suh’ın, defterler ve notlarından yaptığı derleme, Leonardo’nun ayrıntılı çizimleriyle büyük bir hazineyi gün ışığına çıkarıyor. Çizimler, onun hem gözlem gücünü hem de uzun yıllar başvurulan (ve başvurulmaya devam edilen) bir kaynağı derli toplu biçimde veriyor. Burada ayrıca Leonardo için çizim yapmanın, bir anlamda yazmak ve anlamak demek olduğunu da fark ediyoruz.
KÜÇÜK DÜNYA İNSANDAN EVRENE
Leonardo’nun, mikrokosmos insandan başlayıp onun çevresi ve evrene dek uzanan gözlemleri, hayatı ve doğal düzeni kavrama açısından büyük öneme sahipti. Bu yolla o, zamanında denenmemiş bir şeyi başarırken beri taraftan düzenin tekerine çomak sokarak dikkatleri de şimşekleri de üzerine çekiyordu.
Özellikle anatomi alanındaki çalışmaları, cesetler üzerindeki otopsileri, dönemin otoritelerinin tepkisine neden olurken, gelecekte insan bedenine ilişkin çığır açacak bilgiler edinmesini sağlamıştı. Suh’ın derlemesinden anlaşılacağı üzere Leonardo, notlarında, zamanın yetersizliğinden dem vurur. Ama şunun bilincindedir: Büyük dünyayı anlamak için önce küçük dünya insanı anlamak zorunludur.
Leonardo’nun gözlemleri ve oradan edindiği bilgiler, yalnızca küçük dünya insan ile ilgili değil, onun çevresine de ilişkin. Notlarında doğanın nasıl uyandığını, işlediğini, neye nasıl tepki verdiğini de ince ince anlatıyor. Burada çizimler yine başrolde. Renk, ışık ve gölgeleme teknikleriyle adeta doğa çizimleri kataloğu oluşturmuş. Doğadakini yansıtma amacıyla yaptığı sınıflandırmalar, bu sayede daha da anlaşılır hale gelmiş.
Doğa ve insan eşleştirmesi ya da benzeşmesi, Rönesans’ın öncüsü Leonardo tarafından sıklıkla kullanılır. “Kalbin etrafındaki kan havuzu okyanustur” veya “Soluk alıp vermeyle oluşan kan basıncının azalıp artışının yeryüzündeki karşılığı med cezirdir” benzetmeleri buna uygun iki örnek. Kanı, dünyayı besleyen su gibi görmesi de aynı minvalde. Leonardo, doğa ve insan yakınlığını şu şekilde ifade eder:
“Eski insanlar, insanı küçük dünya olarak isimlendirmişti. İnsanın da dünya gibi toprak, su, hava ve ateşten oluştuğu düşünülürse bu doğru bir ifade. İnsan bedeninin içindeki kemikler nasıl kas ve yumuşak yapılara çerçeve ve destek oluyorsa, kayalar da yeryüzünün desteği durumunda. İnsan vücudunda nefes alıp vermeyle akciğerlerin genişleme ve küçülmesi sonucu yer değiştiren bir kan havuzu nasıl varsa, dünya da nefes alıp verdiğinde her altı saatte bir yükselip alçalan okyanuslar içerir. Vücudumuzda bulunan bu kan birikintisinden, vücudun her tarafına yayılan toplardamarlar başlar. Okyanusların, sonsuz sayıda damarla, yeryüzünün boşluklarını suyla doldurması gibi. Yeryüzünde eksik olan, yalnızca kirişler ve bağlardır. Bunların bulunmayış nedeni, kirişlerin hareket amaçlı oluşu. Dünya kendi içinde durağan olduğundan, bir hareket meydana gelmez ve hareket olmadığı için bir hareket meydana gelmez ve hareket olmadığı için de kirişler gerekli değildir. Ancak bütün diğer konularda insan ve dünya büyük benzerlik gösterir.”
USTA LEONARDO
Leonardo’yu bilge diye adlandırmak ne kadar doğruysa, bunu aşan bir niteliği daha var: Ustalık. Klasik eğitim almadığı göz önünde bulundurulursa dehasının pek çok alana yansıdığı ve o alanlarda ustalaştığı su götürmeyen bir gerçek. Bunların başında mimari ve heykel geliyor. İncelediği yapıların derinliğine yönelen gözlemleri, onu en az bir mimar kadar hatta kimi zaman mimardan daha da bilgili yapar. Pratik diye nitelendirilen mimari, Leonardo’nun resmetme yeteneği sayesinde tüm inceliklerinin; görülmez noktalarının görünür kılındığı bir sanata dönüşür. Üstelik Leonardo’nun incelemeleri, dönemine göre çok ileri mühendislik bilgilerini de içerir. Ağırlık merkezi ve kiriş dengesi türünden konulara değinmesi bunun göstergesi.
Mimarlık gibi bir başka pratik uğraş heykel. Leonardo “heykel yapımını resme göre daha az entelektüel bir etkinlik” olarak görür; yine heykel, Leonardo için “doğanın pek çok özelliğinden yoksundur.”
Işık ve gölge sayesinde önemli hale gelen heykel, nesnelerin farklı doğal renkleriyle çeşitlendirilemezken Leonardo’ya göre resim, ışık ve gölgesini her yere taşır. Ancak resim ile heykel arasında herhangi bir değerlilik tartışması ve karşılaştırmasına girmeye yanaşmayan usta, heykelin nasıl yapıldığı ve nasıl yapılması gerektiğine dair yine ayrıntılı bilgiler verir. Alaşımın ölçüsü, cilalama, kalıp alçısı, pürüz temizleme, fırınlama gibi teknik konular, üstadın geniş geniş anlattıkları arasında.
Ortaya koydukları incelendiğinde, dikkate değer olanlardan biri de, Suh’ın derlemesinde görüldüğü gibi Leonardo’nun öngörü yeteneği. Gözlem gücüyle birleşen bu yetenek, onda tasarımlamayı tetikliyor. Çağını epey aşan bu özelliği, alet tasarımı veya mekanik konusunda kolayca ilerlemesini sağlıyor. Suh, bunu Leonardo’nun ağzından şöyle aktarıyor: “Alet tasarımı veya mekanik bilimi, bütün diğer bilimler arasında en yararlı ve en değerli olanıdır.” Savaş için tasarladığı köprü, top, zırhlı araba benzeri araç gereçler, Leonardo’nun hem geleceği gören kişiliğini hem de onun üstün yeteneklerini sergiler.
Kitabın sonundaki aforizma ve yazılar, Leonardo’nun ressamlığı ve teknik konular yanında, düşünür olarak da zamanının ne kadar ilerisinde olduğunu gösterir. Değindiği konuların çeşitliliği, onun bakış açısının zenginliğini yansıtır. Bir örnek: “Başkalarına karşı suç işleyen, kendini koruyamaz.” Bir tane daha: “En büyük talihsizlik, fikirlerimizin çalışmalarımızın önünde gitmesi.” Şuna ne demeli: “Değersiz bir insan hakkında olumlu konuşmak, iyi bir insan hakkında olumsuz konuşmak kadar büyük bir hatadır.” Hayatı ve çalışmalarının orta yerine koyduğu sanat için de bir not düşmüş: “İnsandaki güzellik geçicidir ama sanattaki kalıcıdır.”
LEONARDO’NUN ZİHİN HARİTASI
Defterler ve notlar, Leonardo’ya ilişkin gizli ya da şifreli herhangi bir şeyi açığa çıkarmıyor. Aksine çok uzun zamandır tartışılıp konuşanları eli yüzü düzgün biçimde ortaya koyuyor. Burada göze çarpan en önemli özelliklerden biri de Leonardo’nun tavrı. Bilimin temelinde yer alan gözlem, onun ilgilendiği ve uzmanlaştığı her alanda etkisini fazlasıyla hissettiriyor.
Elyazmaları, gözlem ve notları da gösteriyor ki Leonardo, yakalayan bir adam. Algıları açık, hep meraklı ve her ne olursa olsun öğrenmeye istekli bir kişilik. Bu yönü, onun başarısını ve yüzyılları aşan kimliğini yansıtıyor. Suh’ın derlediği elyazmaları, Leonardo’nun öğrenirken öğreten biri olduğunun da göstergesi. Çağdaşlarından bir iki adım önde yer almasını sağlayan da bu belki.
Leonardo’nun Defterleri, onun çok yönlü zekâsını göstermesinin yanında zihin haritasını da veriyor bize. Hemen her sayfada Leonardo’nun ilgi alanlarının ayrıntıları ve dehasının kâğıda dökülüşüyle karşılaşmak da olası.
Suh’ın hazırladığı kitap, Leonardo’ya dair bir bakış açısı yaratıyor. Peki, Leonardo’ya bakınca ne görüyoruz? Üstün bir gözlemci; sanatı (özellikle de resmi), gözlemlerini aktarımının merkezine yerleştiren bir bilim insanı ve hemen her konuda usta bir entelektüel.
Dolayısıyla Suh’ın yardımıyla çağını, döneminin klasik düşünce yapısını ve devrin otoritelerinin kural olarak benimsenen öğretilerini aşan bir bilim insanı portresiyle yüzleşiyoruz. Elyazmaları, Leonardo’nun yaşamını; bilmeye ve öğrenmeye adadığı hayatını koyuyor orta yere. Kısacası Leonardo’nun Defterleri, bugünün bilim insanları ve Leonardo’nun yolunda ilerlemeyi amaçlayanlar için bir kılavuz niteliğinde.
Leonardo’nun Defterleri/ Leonardo da Vinci/ Yayıma Hazırlayan: H. Anna Suh/ Çeviren: Alev Serin/ Arkadaş Yayınevi/ 334 s.
(*) Cumhuriyet Kitap, 29.07.2010
ALİ BULUNMAZ
“Akıl ve bilgelik, deneyimin ürünüdür.”
“Tüm bilgilerimizin kaynağı algılarımızdır.”
Leonardo da Vinci
Sürekli tartışılan, kendisi üzerine neredeyse her gün yeni bir “uzmanın” belirdiği ve tüm dünyanın tanıdığı bir insan hakkında yeni bir şey söylemek belki de en zoru. Hele bu kişi Leonardo da Vinci ise daha da soğukkanlı olmak gerek.
Bugüne kadar Leonardo üstüne pek çok şey yazıldı, onunla ilgili bir dolu laf söylendi; yetmedi, büyük usta, yakın zamanda “şifrelerle” daha da “popüler” hale getirildi. Dolayısıyla gerçeklerin ve bilgi olanın ayağı kaydı biraz, daha doğru bir ifadeyle hakikat tökezledi.
Leonardo’yu ayrı ayrı özellikleri ve nitelikleriyle değerlendirmek mümkün tabii. Her bir yeteneğinden ya da ortaya koyduğu ne varsa, hepsine dair rahatlıkla bir eser kotarmak hiç zor değil. Ama onu bir bütün olarak görmek, büyük ustayı anlamak için zorunlu sanki.
Rönesans’ın tüm özelliklerini kendisinde barındıran en önemli örneğin Leonardo olduğunu söylemek abartılı bir yaklaşım değil. Çizimleri, yazıları, desenleri, günlük ve defterleri bunu yansıtıyor. H. Anna Suh’ın yayıma hazırladığı ve “Büyük Üstattan Uygulamalı Dersler” alt başlığını taşıyan Leonardo’nun Defterleri, Rönesans’ın lokomotifi olan bilgeyi taze bir merak yaratarak bize konuk ediyor.
“USTASINI GEÇEMEYEN, KÖTÜ BİR ÖĞRENCİDİR”
Leonardo’nun ismini duyan, onunla ilgili bir şekilde bilgi sahibi olanların büyük ustaya ilişkin söyleyeceği genellikle resim ve sanat üzerinedir. Bu alanlardaki başarısı, döneminde resimde gelişen tekniklere ve dışavurum olanaklarına yaptığı katkılar düşünüldüğünde, Leonardo’nun ressam kimliğinin baskınlaşması ve onun ressamlığının, insanlar tarafından daha çok bilinmesi yadırganmamalı.
Ama tam bu anda şu soruyu yöneltelim: Kaç Leonardo var? Aslında bu soru saçma bulunabilir ama bugüne dek Leonardo’yla ilgili ortaya çıkan her yeni bilgi, 500 yıl sonra bile bu bilgenin farklı yüzlerini bize gösterdi, göstermeye de devam ediyor. Ressam, mimar, anatomi bilgini, astronom, coğrafyacı, botanikçi… Bu ve bunun gibi birçok uzmanlığa sahip; çok yönlü bir kişilik. Günümüz bilim insanlarının aksine tek bir konuda değil, birden fazla alanda uzmanlığa sahip bir insan. Zaten bu nedenle kendisine bilge ya da bilgin denmesinde sakınca yok.
Hayatının merkezine koyduğu sanat, ona her alanda kapıyı açmasına yardım eden bir anahtar işlevi de görür. Çünkü gözlem yeteneği Leonardo’nun en büyük yol göstericisi. Öte taraftan klasik eğitim almayışından doğan açığı, bu gözlem gücüyle kapatıp kendi kendisini eğitir.
Onun gözlem yeteneğini ve gücünü yansıttığı en bilindik alan elbette resim. Ressam Leonardo, daha başlangıçta yol haritasını çizer: “Ey ressam! Şunu iyi bilmelisin: Doğanın yarattığı her formu sanatınla temsil ederken evrensel bir usta olamazsan iyi bir ressam da olamazsın (…) Doğada gezerken ilgini çeşitli nesnelere yoğunlaştırmalı, şu veya bu nesneye teker teker bakmalı, aralarından az değer taşıyanları ayırıp önemlilerini kaydetmelisin.”
Leonardo’nun hedefi çok açık: Doğayı en ince ayrıntılarına kadar gözlemlemek ve bu anlamda gözü, dünyayı algılamada ilk sıraya koymak: “Eğer siz, tarihçiler ve şairler veya matematikçiler, nesneleri gözlerinizle göremezseniz onları yazılarınızda anlatamazsınız.” Böylece Rönesans’ın kimliğini, kendi fikir dünyasında açık eden; Rönesans’ta kendi düşüncelerini öncül hale getiren bir Leonardo ile karşılaşıyoruz.
Leonardo’nun belirli kaygıları da bulunuyor. Estetik kaygı yanında, doğru ve yerinde anlatım da bunlardan biri. Ölçü, perspektif, ışık ve diğer pek çok şeyi, hem öğretir hem de sürekli öğrenir. Hep öğrenmeye açık kişiliği, uğraştığı her ne varsa orada başarılı olmasını da sağlar. Onun için, başarının ölçütü bellidir, “ustayı geçmek.” Leonardo’ya göre “ustayı geçemeyen öğrenci, kötü bir öğrencidir.”
Anna Suh’ın hazırladığı kitap, hep öğrenmeye, ustalarını ve kendini aşmaya çabalayan, bunu yaparken de zihnini tek bir şeye odaklamayan, daima meraklı bir adamı buluşturuyor bizle. İşte bu merak onu, her şeyi; insan bedenini, mimari yapıları, doğayı, gökyüzünü gözlemeye götürür.
Suh’ın, defterler ve notlarından yaptığı derleme, Leonardo’nun ayrıntılı çizimleriyle büyük bir hazineyi gün ışığına çıkarıyor. Çizimler, onun hem gözlem gücünü hem de uzun yıllar başvurulan (ve başvurulmaya devam edilen) bir kaynağı derli toplu biçimde veriyor. Burada ayrıca Leonardo için çizim yapmanın, bir anlamda yazmak ve anlamak demek olduğunu da fark ediyoruz.
KÜÇÜK DÜNYA İNSANDAN EVRENE
Leonardo’nun, mikrokosmos insandan başlayıp onun çevresi ve evrene dek uzanan gözlemleri, hayatı ve doğal düzeni kavrama açısından büyük öneme sahipti. Bu yolla o, zamanında denenmemiş bir şeyi başarırken beri taraftan düzenin tekerine çomak sokarak dikkatleri de şimşekleri de üzerine çekiyordu.
Özellikle anatomi alanındaki çalışmaları, cesetler üzerindeki otopsileri, dönemin otoritelerinin tepkisine neden olurken, gelecekte insan bedenine ilişkin çığır açacak bilgiler edinmesini sağlamıştı. Suh’ın derlemesinden anlaşılacağı üzere Leonardo, notlarında, zamanın yetersizliğinden dem vurur. Ama şunun bilincindedir: Büyük dünyayı anlamak için önce küçük dünya insanı anlamak zorunludur.
Leonardo’nun gözlemleri ve oradan edindiği bilgiler, yalnızca küçük dünya insan ile ilgili değil, onun çevresine de ilişkin. Notlarında doğanın nasıl uyandığını, işlediğini, neye nasıl tepki verdiğini de ince ince anlatıyor. Burada çizimler yine başrolde. Renk, ışık ve gölgeleme teknikleriyle adeta doğa çizimleri kataloğu oluşturmuş. Doğadakini yansıtma amacıyla yaptığı sınıflandırmalar, bu sayede daha da anlaşılır hale gelmiş.
Doğa ve insan eşleştirmesi ya da benzeşmesi, Rönesans’ın öncüsü Leonardo tarafından sıklıkla kullanılır. “Kalbin etrafındaki kan havuzu okyanustur” veya “Soluk alıp vermeyle oluşan kan basıncının azalıp artışının yeryüzündeki karşılığı med cezirdir” benzetmeleri buna uygun iki örnek. Kanı, dünyayı besleyen su gibi görmesi de aynı minvalde. Leonardo, doğa ve insan yakınlığını şu şekilde ifade eder:
“Eski insanlar, insanı küçük dünya olarak isimlendirmişti. İnsanın da dünya gibi toprak, su, hava ve ateşten oluştuğu düşünülürse bu doğru bir ifade. İnsan bedeninin içindeki kemikler nasıl kas ve yumuşak yapılara çerçeve ve destek oluyorsa, kayalar da yeryüzünün desteği durumunda. İnsan vücudunda nefes alıp vermeyle akciğerlerin genişleme ve küçülmesi sonucu yer değiştiren bir kan havuzu nasıl varsa, dünya da nefes alıp verdiğinde her altı saatte bir yükselip alçalan okyanuslar içerir. Vücudumuzda bulunan bu kan birikintisinden, vücudun her tarafına yayılan toplardamarlar başlar. Okyanusların, sonsuz sayıda damarla, yeryüzünün boşluklarını suyla doldurması gibi. Yeryüzünde eksik olan, yalnızca kirişler ve bağlardır. Bunların bulunmayış nedeni, kirişlerin hareket amaçlı oluşu. Dünya kendi içinde durağan olduğundan, bir hareket meydana gelmez ve hareket olmadığı için bir hareket meydana gelmez ve hareket olmadığı için de kirişler gerekli değildir. Ancak bütün diğer konularda insan ve dünya büyük benzerlik gösterir.”
USTA LEONARDO
Leonardo’yu bilge diye adlandırmak ne kadar doğruysa, bunu aşan bir niteliği daha var: Ustalık. Klasik eğitim almadığı göz önünde bulundurulursa dehasının pek çok alana yansıdığı ve o alanlarda ustalaştığı su götürmeyen bir gerçek. Bunların başında mimari ve heykel geliyor. İncelediği yapıların derinliğine yönelen gözlemleri, onu en az bir mimar kadar hatta kimi zaman mimardan daha da bilgili yapar. Pratik diye nitelendirilen mimari, Leonardo’nun resmetme yeteneği sayesinde tüm inceliklerinin; görülmez noktalarının görünür kılındığı bir sanata dönüşür. Üstelik Leonardo’nun incelemeleri, dönemine göre çok ileri mühendislik bilgilerini de içerir. Ağırlık merkezi ve kiriş dengesi türünden konulara değinmesi bunun göstergesi.
Mimarlık gibi bir başka pratik uğraş heykel. Leonardo “heykel yapımını resme göre daha az entelektüel bir etkinlik” olarak görür; yine heykel, Leonardo için “doğanın pek çok özelliğinden yoksundur.”
Işık ve gölge sayesinde önemli hale gelen heykel, nesnelerin farklı doğal renkleriyle çeşitlendirilemezken Leonardo’ya göre resim, ışık ve gölgesini her yere taşır. Ancak resim ile heykel arasında herhangi bir değerlilik tartışması ve karşılaştırmasına girmeye yanaşmayan usta, heykelin nasıl yapıldığı ve nasıl yapılması gerektiğine dair yine ayrıntılı bilgiler verir. Alaşımın ölçüsü, cilalama, kalıp alçısı, pürüz temizleme, fırınlama gibi teknik konular, üstadın geniş geniş anlattıkları arasında.
Ortaya koydukları incelendiğinde, dikkate değer olanlardan biri de, Suh’ın derlemesinde görüldüğü gibi Leonardo’nun öngörü yeteneği. Gözlem gücüyle birleşen bu yetenek, onda tasarımlamayı tetikliyor. Çağını epey aşan bu özelliği, alet tasarımı veya mekanik konusunda kolayca ilerlemesini sağlıyor. Suh, bunu Leonardo’nun ağzından şöyle aktarıyor: “Alet tasarımı veya mekanik bilimi, bütün diğer bilimler arasında en yararlı ve en değerli olanıdır.” Savaş için tasarladığı köprü, top, zırhlı araba benzeri araç gereçler, Leonardo’nun hem geleceği gören kişiliğini hem de onun üstün yeteneklerini sergiler.
Kitabın sonundaki aforizma ve yazılar, Leonardo’nun ressamlığı ve teknik konular yanında, düşünür olarak da zamanının ne kadar ilerisinde olduğunu gösterir. Değindiği konuların çeşitliliği, onun bakış açısının zenginliğini yansıtır. Bir örnek: “Başkalarına karşı suç işleyen, kendini koruyamaz.” Bir tane daha: “En büyük talihsizlik, fikirlerimizin çalışmalarımızın önünde gitmesi.” Şuna ne demeli: “Değersiz bir insan hakkında olumlu konuşmak, iyi bir insan hakkında olumsuz konuşmak kadar büyük bir hatadır.” Hayatı ve çalışmalarının orta yerine koyduğu sanat için de bir not düşmüş: “İnsandaki güzellik geçicidir ama sanattaki kalıcıdır.”
LEONARDO’NUN ZİHİN HARİTASI
Defterler ve notlar, Leonardo’ya ilişkin gizli ya da şifreli herhangi bir şeyi açığa çıkarmıyor. Aksine çok uzun zamandır tartışılıp konuşanları eli yüzü düzgün biçimde ortaya koyuyor. Burada göze çarpan en önemli özelliklerden biri de Leonardo’nun tavrı. Bilimin temelinde yer alan gözlem, onun ilgilendiği ve uzmanlaştığı her alanda etkisini fazlasıyla hissettiriyor.
Elyazmaları, gözlem ve notları da gösteriyor ki Leonardo, yakalayan bir adam. Algıları açık, hep meraklı ve her ne olursa olsun öğrenmeye istekli bir kişilik. Bu yönü, onun başarısını ve yüzyılları aşan kimliğini yansıtıyor. Suh’ın derlediği elyazmaları, Leonardo’nun öğrenirken öğreten biri olduğunun da göstergesi. Çağdaşlarından bir iki adım önde yer almasını sağlayan da bu belki.
Leonardo’nun Defterleri, onun çok yönlü zekâsını göstermesinin yanında zihin haritasını da veriyor bize. Hemen her sayfada Leonardo’nun ilgi alanlarının ayrıntıları ve dehasının kâğıda dökülüşüyle karşılaşmak da olası.
Suh’ın hazırladığı kitap, Leonardo’ya dair bir bakış açısı yaratıyor. Peki, Leonardo’ya bakınca ne görüyoruz? Üstün bir gözlemci; sanatı (özellikle de resmi), gözlemlerini aktarımının merkezine yerleştiren bir bilim insanı ve hemen her konuda usta bir entelektüel.
Dolayısıyla Suh’ın yardımıyla çağını, döneminin klasik düşünce yapısını ve devrin otoritelerinin kural olarak benimsenen öğretilerini aşan bir bilim insanı portresiyle yüzleşiyoruz. Elyazmaları, Leonardo’nun yaşamını; bilmeye ve öğrenmeye adadığı hayatını koyuyor orta yere. Kısacası Leonardo’nun Defterleri, bugünün bilim insanları ve Leonardo’nun yolunda ilerlemeyi amaçlayanlar için bir kılavuz niteliğinde.
Leonardo’nun Defterleri/ Leonardo da Vinci/ Yayıma Hazırlayan: H. Anna Suh/ Çeviren: Alev Serin/ Arkadaş Yayınevi/ 334 s.
(*) Cumhuriyet Kitap, 29.07.2010
KİTAP KURDU İKİ ADAM (*)
ALİ BULUNMAZ
“Kitap biriktirmek, kendini tatmine yönelik bir olgudur, tek başına yapılır; tutkunuzu paylaşabilecek kişilere nadiren rastlarsınız.”
Umberto Eco
“Bir kütüphane, bir arkadaş topluluğu, yaşayan arkadaşlardan, bireylerden oluşan bir grup gibidir. Kendinizi biraz yalnız, biraz çökmüş hissettiğinizde, onlara başvurabilirsiniz. Oradadırlar. Hem arada sırada kazı çalışmaları yapar, orada olduğunu unuttuğum gizli şeyleri keşfederim.”
Jean-Claude Carriére
Kitapların da elektronikleşmeye başladığı günümüzde, klasik okurla, yani kütüphane sahibi ve kitabın kokusunu duymadan edemeyenlerle sayfaları çiplere sokuşturmayı başaranlar arasında enikonu bir gerginlik var.
Yer kıtlığından dem vuranların “imdadına” sanal kitapçılar yetişip her ortamda okunabilecek “kitapları” savunuyor. Geleceğin kütüphaneleri bildiğimiz kitaplardan oluşmayacak belki ama bu gerilim epey zaman sürecek gibi.
YANGINDA İLK KURTARILACAK ŞEY: KİTAP!
Umberto Eco ile Jean-Claude Carriére’in uzun soluklu sohbeti, kitabın kitabını doğuruyor. Daha doğrusu söyleşi, kitabın tarihi üzerine çoğunlukla. Günümüzün kitaba dair gerilimleri de giriyor konuşmaya geçmişin izleri de.
Herkesin aklında bir soru var: “Kitap ölüyor mu?” ya da “Ölecek mi?” Sohbet başlamadan önce, Jean-Phillipe de Tonnac ortaya bir iddia atıyor: “Elektronik kitap basılı kitabın zararına olacak şekilde sonunda kendini kabul ettirse de, onu evlerimizden ve alışkanlıklarımız arasından çıkarmayı başarması için pek az sebep var. ‘E-kitap, kitabı öldürmeyecek yani.”
Eco ile Carriére’in konuşmaları, Tonnac’ın çerçevesini çizdiği üzere “Gutenberg galaksisine mütebessim bir saygı duruşu.” İki kitap dostu, iki bibliyofil ile kitabın geçmişi ve geleceğini, bugünün gelişmeleriyle teknolojik imkânlar ekseninde konuşmak, hem geçmişi daha iyi anlama hem de bir öngörü edinme olanağı sağlıyor.
Carriére’in dediğini hatırlatacak olursak “kalıcı veri depolama aktarımlarından daha geçici bir şey yok.” Çünkü kullandığımız ve “yeni” dediğimiz her teknolojik ürün, elimize aldığımız anda demode hale geliyor. Sürekli “daha iyisi” oluşturulsa da, hemen her şeyin ilk haline geri dönüyoruz. Eco da bu yüzden kütüphanelerin boşalmayacağı inancında. Kaldı ki, elektronik araç gereçlerin “hayat” koşulu elektrik üretilemediğinde ne olacak? O zaman “e-kitap” nasıl okunacak? Carriére, bu noktada yine elin sayfaya değeceğini; gün veya mum ışığında kitap okunabileceğini söylüyor. Eco’nun dediği gibi “kitap okumanın maddi ortamı”ndan vazgeçilemiyor.
Artık bayatlamış bir geyiğe dönüşen “Issız bir adaya düşseniz yanınıza alacağınız üç şey nedir?” sorusunu Carriére, konuya ve güne uyarlıyor: “Uygarlık korkunç bir iklim felaketinin tehdidi altında; her şeyi yanımızda götüremeyiz, neyi seçeceğiz, hangi maddi ortamı?”
Eco’nun yanıtı çok açık: “Kitapların, kültür endüstrilerimizin şu son yıllarda piyasaya sürdüğü her nesneden daha üstün olduğunu bilimsel olarak kanıtladık. O halde kolayca taşınabilir ve zamanın vereceği hasarlara direnebileceğini ortaya koymuş bir şey kurtarmalıysam, kitabı seçerim.” Şimdi bir başka soru: Hangi kitap seçilecek? Eco, “en sevdiğim” diyor. Carriére ise Octavio Paz’ın kütüphanesinin yanışından söz ediyor.
Konunun dönüp dolaşıp belleğe geldiği noktada, zamanımızın bilgi “teknolojileri”nin; daha açık konuşalım internetin, hafızaya kimi zararlarından bahsediyor Eco. Kültürü “ayıklama” olarak tanımlarken, çağdaş kültürün “internet üzerinden insanları ayrıntıya boğduğunu”; belleği gerekli gereksiz bilgilerle doldurduğunu söylüyor. Elektronik hizmetçinin hep yanımızdayken ve istediğimiz (aynı zamanda istemediğimiz) kadar “bilgi” sunarken, hafızaya ne gerek var? Çetrefilli bir soru.
İki kitapsever, bu konu bağlamında ortaya şunu atıyor: Öğrenmeyi öğrenmek. Belleği, şimdiki hımbıl halinden kurtaracak ve hiç de yeni olmayan bir yöntem. Eco, buna karşılaştırmayı da ekliyor: “Herhangi bir konu hakkında on farklı bilgi kaynağı bulun ve bunları karşılaştırın. Burada mesele, internet karşısında eleştiri anlayışını çalıştırmak, her şeyi geçer akçe olarak kabul etmemeyi öğrenmek.”
İşte çağdaş kültürün “bilgi” havuzu için eleme önerisi; yeniden kendine gelecek kültürün, Eco’ya göre asıl önemli niteliği “ayıklama”yı canlandırma formülünün bir ayağı. Bu ayıklama kitaplar için de söz konusu.
AVCI-TOPLAYICI KOLEKSİYONCU
Gerek Eco gerekse Carriére, teknoloji karşıtı ve nostaljik takılan kişiler değil. Onların yaptığı bir saygı duruşu ve değerli olan, zamana direnen kitabı anlatmak. İkisi de şundan emin: Kitap kaybolmayacak. Hatta kullanılan teknoloji belki bir yerde gelişimini tamamlayacak ama kitap yoluna devam edecek. Eco’nun burada çarpıcı bir örneği var: “1984 veya 1985’te diskete kaydetmiş olmam gereken Foucault Sarkacı’nın ilk versiyonunu umutsuzca aradım, nafile. Romanımı daktilo etmiş olsaydım, hâlâ duruyor olacaktı.”
Masada iki kültür adamı bulununca, her uzun söyleşide olduğu gibi, bir yolculuğa çıkıyoruz beraberce. Eco ve Carriére kültür, bellek ve eleme kavramları etrafında, edebiyattan sinemaya şiirden resme dek uzanan bir yola çıkarıyor bizi. Bazen yüzyıllar öncesine gidiyorlar bazen de birden bire bugüne dönüyorlar. Ancak Tonnac’ın sorularına verdikleri yanıtlardan anlaşılıyor ki, ikisini de kitap kokusu kadar heyecanlandıran başka şey yok. Bu yüzden laf nereye giderse gitsin, önünde sonunda asıl konu kitaba gelip dayanıyor. Biriktirmenin heyecanının da kitabın tarihine dahil olduğunu anlatıyor her iki bibliyofil de.
Birer küçük İskenderiye Kütüphanesi’ne sahip olan Eco ve Carriére, basılı kitabın tarihini eşelerken, hem bir döküm yapıyor hem de kendileri ve geçmişteki bibliyofillerden hareketle “neden” ve “nasıl”ları inceliyor.
Carriére, bu soruşturma sırasında samimi bir itirafta bulunuyor: “Ben gerçek bir koleksiyoncu değilim. Hayatım boyunca kitapları sırf hoşuma gittiği için satın aldım. Bir kütüphanede en çok sevdiğim şey, uyumsuzluk, çeşitli nesnelerin yan yana gelmesi, hatta çatışan, kavga eden nesnelerin.”
Buna karşın koleksiyonculuğun mantığını açıklamaktan geri de durmuyor Carriére: “Koleksiyoncunun saplantısı daha ziyade nadir bir nesneyi ele geçirmektir, onu muhafaza etmekle pek ilgilenmez.” Eco da bunu desteklerken, koleksiyoneri, avlanmayı esas alan avcıya benzetir. Her iki isim için koleksiyoncular aynı zamanda birer kâşif. Belki de bu nedenle sohbet, dünyanın birçok noktasındaki kitapçılara, koleksiyona, kütüphaneye ve paha biçilemeyen kitaba kayıyor. Gezinti ya da yolculuk çatallanıp büyüyor.
Kitaba sahip olmak, geçmişi biriktirmek de demek. Eco ve Carriére bunun ayırdında. Eco’ya göre kitaplar tartışılmaz tanıklar değil; ancak “yalan söyleseler bile, geçmişe dair bir şeyler öğretiyor.” Carriére için kitabın biriktiği kütüphane, geçmişin yığınıyken öte taraftan hatırı sayılır bir bölümü “yeteneksiz, alık ve takıntılı insanlar tarafından yazılan kitaplardan oluşuyor.”
Kitap tartışılınca konu ister istemez sansüre ve yayın yasaklarına da geliyor. Salman Rushdie’nin Şeytan Ayetleri kitabından yola çıkan ikili, gelişen teknolojinin, sansür mekanizmasını alt edebileceğini söylüyor. Ama geçmişin izleri nasıl ortadan kaldırılacak? Mesela kitap yakımı? Eco, “kazara çıkan veya çıkarılan yangının, kitabın tarihine eşlik ettiğini” vurguluyor. O halde kitabı korumak önemli bir görev ancak Eco, burada bir endişe taşıyor:
“Bundan böyle hepimizin maruz kalabileceği bir sansür biçimi var. Dünyanın bütün kitaplarını, bütün dijital veri depolama ortamlarını, bütün arşivlerini muhafaza edebiliriz fakat bu muazzam kültürü muhafaza etmek için seçtiğimiz bütün dilleri bir anda çevrilemez hale getiren bir uygarlık krizi olursa, işte o zaman bu miras geri dönüşü olmayan bir şekilde kaybolur.”
Kitapları korudunuz diyelim, heybetli kütüphanenizin önüne dikilen meraklı gözlerin “Bunların hepsini okudunuz mu?” sorusuna ne yanıt verilecek peki? Ya Carriére gibi “onlarla başka hayatta buluşacağız” ya da Eco’ya öykünüp “ben okumam, yazarım” yanıtını yapıştıracaksınız veya bulduğunuz başka bir tanesini.
Söyleşinin sonu, “son”a odaklanmış. Tonnac’ın “Sizden sonra kütüphanenize ne olacak?” sorusu, Eco ve Carriére’in sonraki tasarılarını okura açıyor. Çok basit bir yanıt her ikisinden de: Kütüphaneler elbette dağılacak. Kime, nereye, nasıl dağıtılacağına geride kalanlar karar verecek kuşkusuz ama ikisinin de isteği kitapların doğru kişi ve yerlere gitmesi.
Carriére’in kendisi gibi “dağınık” kütüphanesi de Eco’nun “inanmadığı kitaplarla kurulu arşivi” de, onların hakkını verecek kişilerin eline geçmeli; iki bibliyofilin de esas kaygısı bu.
Eco’nun “son”a ilişkin son sözü ilginç: “İlgi alanım o kadar özel ki, koleksiyonumun gerçekten kimin ilgisini çekeceğini tam olarak kestiremiyorum. Kitaplarımın gizli bir bilim meraklısının eline geçmesini istemem (…) Belki günün birinde koleksiyonum, Batı’nın tüm çılgınlıklarını anlamak isteyecek Çinli araştırmacıların ilgisini başkalarından daha çok çeker.”
Tonnac’ın sorularına yanıt veren iki kültür adamı, bibliyofil ve entelektüel; Eco ve Carriére, hem kitabın geçmişine dair açılımlarda bulunuyor hem de geleceğe yönelik düşüncelerini açıklıyor.
Kitaplardan Kurtulabileceğinizi Sanmayın, somurtkan bir kitap değil. Hatta en tatsızından ayrıntılar bile Eco ve Carriére tarafından büyük ustalık ve neşe içinde anlatılıyor.
Kitaplardan Kurtulabileceğinizi Sanmayın/ Umberto Eco, Jean-Claude Carriére/ Çeviren: Sosi Dolanoğlu/ Can Yayınları/ 274 s.
(*) Cumhuriyet Kitap, 29.07.2010
ALİ BULUNMAZ
“Kitap biriktirmek, kendini tatmine yönelik bir olgudur, tek başına yapılır; tutkunuzu paylaşabilecek kişilere nadiren rastlarsınız.”
Umberto Eco
“Bir kütüphane, bir arkadaş topluluğu, yaşayan arkadaşlardan, bireylerden oluşan bir grup gibidir. Kendinizi biraz yalnız, biraz çökmüş hissettiğinizde, onlara başvurabilirsiniz. Oradadırlar. Hem arada sırada kazı çalışmaları yapar, orada olduğunu unuttuğum gizli şeyleri keşfederim.”
Jean-Claude Carriére
Kitapların da elektronikleşmeye başladığı günümüzde, klasik okurla, yani kütüphane sahibi ve kitabın kokusunu duymadan edemeyenlerle sayfaları çiplere sokuşturmayı başaranlar arasında enikonu bir gerginlik var.
Yer kıtlığından dem vuranların “imdadına” sanal kitapçılar yetişip her ortamda okunabilecek “kitapları” savunuyor. Geleceğin kütüphaneleri bildiğimiz kitaplardan oluşmayacak belki ama bu gerilim epey zaman sürecek gibi.
YANGINDA İLK KURTARILACAK ŞEY: KİTAP!
Umberto Eco ile Jean-Claude Carriére’in uzun soluklu sohbeti, kitabın kitabını doğuruyor. Daha doğrusu söyleşi, kitabın tarihi üzerine çoğunlukla. Günümüzün kitaba dair gerilimleri de giriyor konuşmaya geçmişin izleri de.
Herkesin aklında bir soru var: “Kitap ölüyor mu?” ya da “Ölecek mi?” Sohbet başlamadan önce, Jean-Phillipe de Tonnac ortaya bir iddia atıyor: “Elektronik kitap basılı kitabın zararına olacak şekilde sonunda kendini kabul ettirse de, onu evlerimizden ve alışkanlıklarımız arasından çıkarmayı başarması için pek az sebep var. ‘E-kitap, kitabı öldürmeyecek yani.”
Eco ile Carriére’in konuşmaları, Tonnac’ın çerçevesini çizdiği üzere “Gutenberg galaksisine mütebessim bir saygı duruşu.” İki kitap dostu, iki bibliyofil ile kitabın geçmişi ve geleceğini, bugünün gelişmeleriyle teknolojik imkânlar ekseninde konuşmak, hem geçmişi daha iyi anlama hem de bir öngörü edinme olanağı sağlıyor.
Carriére’in dediğini hatırlatacak olursak “kalıcı veri depolama aktarımlarından daha geçici bir şey yok.” Çünkü kullandığımız ve “yeni” dediğimiz her teknolojik ürün, elimize aldığımız anda demode hale geliyor. Sürekli “daha iyisi” oluşturulsa da, hemen her şeyin ilk haline geri dönüyoruz. Eco da bu yüzden kütüphanelerin boşalmayacağı inancında. Kaldı ki, elektronik araç gereçlerin “hayat” koşulu elektrik üretilemediğinde ne olacak? O zaman “e-kitap” nasıl okunacak? Carriére, bu noktada yine elin sayfaya değeceğini; gün veya mum ışığında kitap okunabileceğini söylüyor. Eco’nun dediği gibi “kitap okumanın maddi ortamı”ndan vazgeçilemiyor.
Artık bayatlamış bir geyiğe dönüşen “Issız bir adaya düşseniz yanınıza alacağınız üç şey nedir?” sorusunu Carriére, konuya ve güne uyarlıyor: “Uygarlık korkunç bir iklim felaketinin tehdidi altında; her şeyi yanımızda götüremeyiz, neyi seçeceğiz, hangi maddi ortamı?”
Eco’nun yanıtı çok açık: “Kitapların, kültür endüstrilerimizin şu son yıllarda piyasaya sürdüğü her nesneden daha üstün olduğunu bilimsel olarak kanıtladık. O halde kolayca taşınabilir ve zamanın vereceği hasarlara direnebileceğini ortaya koymuş bir şey kurtarmalıysam, kitabı seçerim.” Şimdi bir başka soru: Hangi kitap seçilecek? Eco, “en sevdiğim” diyor. Carriére ise Octavio Paz’ın kütüphanesinin yanışından söz ediyor.
Konunun dönüp dolaşıp belleğe geldiği noktada, zamanımızın bilgi “teknolojileri”nin; daha açık konuşalım internetin, hafızaya kimi zararlarından bahsediyor Eco. Kültürü “ayıklama” olarak tanımlarken, çağdaş kültürün “internet üzerinden insanları ayrıntıya boğduğunu”; belleği gerekli gereksiz bilgilerle doldurduğunu söylüyor. Elektronik hizmetçinin hep yanımızdayken ve istediğimiz (aynı zamanda istemediğimiz) kadar “bilgi” sunarken, hafızaya ne gerek var? Çetrefilli bir soru.
İki kitapsever, bu konu bağlamında ortaya şunu atıyor: Öğrenmeyi öğrenmek. Belleği, şimdiki hımbıl halinden kurtaracak ve hiç de yeni olmayan bir yöntem. Eco, buna karşılaştırmayı da ekliyor: “Herhangi bir konu hakkında on farklı bilgi kaynağı bulun ve bunları karşılaştırın. Burada mesele, internet karşısında eleştiri anlayışını çalıştırmak, her şeyi geçer akçe olarak kabul etmemeyi öğrenmek.”
İşte çağdaş kültürün “bilgi” havuzu için eleme önerisi; yeniden kendine gelecek kültürün, Eco’ya göre asıl önemli niteliği “ayıklama”yı canlandırma formülünün bir ayağı. Bu ayıklama kitaplar için de söz konusu.
AVCI-TOPLAYICI KOLEKSİYONCU
Gerek Eco gerekse Carriére, teknoloji karşıtı ve nostaljik takılan kişiler değil. Onların yaptığı bir saygı duruşu ve değerli olan, zamana direnen kitabı anlatmak. İkisi de şundan emin: Kitap kaybolmayacak. Hatta kullanılan teknoloji belki bir yerde gelişimini tamamlayacak ama kitap yoluna devam edecek. Eco’nun burada çarpıcı bir örneği var: “1984 veya 1985’te diskete kaydetmiş olmam gereken Foucault Sarkacı’nın ilk versiyonunu umutsuzca aradım, nafile. Romanımı daktilo etmiş olsaydım, hâlâ duruyor olacaktı.”
Masada iki kültür adamı bulununca, her uzun söyleşide olduğu gibi, bir yolculuğa çıkıyoruz beraberce. Eco ve Carriére kültür, bellek ve eleme kavramları etrafında, edebiyattan sinemaya şiirden resme dek uzanan bir yola çıkarıyor bizi. Bazen yüzyıllar öncesine gidiyorlar bazen de birden bire bugüne dönüyorlar. Ancak Tonnac’ın sorularına verdikleri yanıtlardan anlaşılıyor ki, ikisini de kitap kokusu kadar heyecanlandıran başka şey yok. Bu yüzden laf nereye giderse gitsin, önünde sonunda asıl konu kitaba gelip dayanıyor. Biriktirmenin heyecanının da kitabın tarihine dahil olduğunu anlatıyor her iki bibliyofil de.
Birer küçük İskenderiye Kütüphanesi’ne sahip olan Eco ve Carriére, basılı kitabın tarihini eşelerken, hem bir döküm yapıyor hem de kendileri ve geçmişteki bibliyofillerden hareketle “neden” ve “nasıl”ları inceliyor.
Carriére, bu soruşturma sırasında samimi bir itirafta bulunuyor: “Ben gerçek bir koleksiyoncu değilim. Hayatım boyunca kitapları sırf hoşuma gittiği için satın aldım. Bir kütüphanede en çok sevdiğim şey, uyumsuzluk, çeşitli nesnelerin yan yana gelmesi, hatta çatışan, kavga eden nesnelerin.”
Buna karşın koleksiyonculuğun mantığını açıklamaktan geri de durmuyor Carriére: “Koleksiyoncunun saplantısı daha ziyade nadir bir nesneyi ele geçirmektir, onu muhafaza etmekle pek ilgilenmez.” Eco da bunu desteklerken, koleksiyoneri, avlanmayı esas alan avcıya benzetir. Her iki isim için koleksiyoncular aynı zamanda birer kâşif. Belki de bu nedenle sohbet, dünyanın birçok noktasındaki kitapçılara, koleksiyona, kütüphaneye ve paha biçilemeyen kitaba kayıyor. Gezinti ya da yolculuk çatallanıp büyüyor.
Kitaba sahip olmak, geçmişi biriktirmek de demek. Eco ve Carriére bunun ayırdında. Eco’ya göre kitaplar tartışılmaz tanıklar değil; ancak “yalan söyleseler bile, geçmişe dair bir şeyler öğretiyor.” Carriére için kitabın biriktiği kütüphane, geçmişin yığınıyken öte taraftan hatırı sayılır bir bölümü “yeteneksiz, alık ve takıntılı insanlar tarafından yazılan kitaplardan oluşuyor.”
Kitap tartışılınca konu ister istemez sansüre ve yayın yasaklarına da geliyor. Salman Rushdie’nin Şeytan Ayetleri kitabından yola çıkan ikili, gelişen teknolojinin, sansür mekanizmasını alt edebileceğini söylüyor. Ama geçmişin izleri nasıl ortadan kaldırılacak? Mesela kitap yakımı? Eco, “kazara çıkan veya çıkarılan yangının, kitabın tarihine eşlik ettiğini” vurguluyor. O halde kitabı korumak önemli bir görev ancak Eco, burada bir endişe taşıyor:
“Bundan böyle hepimizin maruz kalabileceği bir sansür biçimi var. Dünyanın bütün kitaplarını, bütün dijital veri depolama ortamlarını, bütün arşivlerini muhafaza edebiliriz fakat bu muazzam kültürü muhafaza etmek için seçtiğimiz bütün dilleri bir anda çevrilemez hale getiren bir uygarlık krizi olursa, işte o zaman bu miras geri dönüşü olmayan bir şekilde kaybolur.”
Kitapları korudunuz diyelim, heybetli kütüphanenizin önüne dikilen meraklı gözlerin “Bunların hepsini okudunuz mu?” sorusuna ne yanıt verilecek peki? Ya Carriére gibi “onlarla başka hayatta buluşacağız” ya da Eco’ya öykünüp “ben okumam, yazarım” yanıtını yapıştıracaksınız veya bulduğunuz başka bir tanesini.
Söyleşinin sonu, “son”a odaklanmış. Tonnac’ın “Sizden sonra kütüphanenize ne olacak?” sorusu, Eco ve Carriére’in sonraki tasarılarını okura açıyor. Çok basit bir yanıt her ikisinden de: Kütüphaneler elbette dağılacak. Kime, nereye, nasıl dağıtılacağına geride kalanlar karar verecek kuşkusuz ama ikisinin de isteği kitapların doğru kişi ve yerlere gitmesi.
Carriére’in kendisi gibi “dağınık” kütüphanesi de Eco’nun “inanmadığı kitaplarla kurulu arşivi” de, onların hakkını verecek kişilerin eline geçmeli; iki bibliyofilin de esas kaygısı bu.
Eco’nun “son”a ilişkin son sözü ilginç: “İlgi alanım o kadar özel ki, koleksiyonumun gerçekten kimin ilgisini çekeceğini tam olarak kestiremiyorum. Kitaplarımın gizli bir bilim meraklısının eline geçmesini istemem (…) Belki günün birinde koleksiyonum, Batı’nın tüm çılgınlıklarını anlamak isteyecek Çinli araştırmacıların ilgisini başkalarından daha çok çeker.”
Tonnac’ın sorularına yanıt veren iki kültür adamı, bibliyofil ve entelektüel; Eco ve Carriére, hem kitabın geçmişine dair açılımlarda bulunuyor hem de geleceğe yönelik düşüncelerini açıklıyor.
Kitaplardan Kurtulabileceğinizi Sanmayın, somurtkan bir kitap değil. Hatta en tatsızından ayrıntılar bile Eco ve Carriére tarafından büyük ustalık ve neşe içinde anlatılıyor.
Kitaplardan Kurtulabileceğinizi Sanmayın/ Umberto Eco, Jean-Claude Carriére/ Çeviren: Sosi Dolanoğlu/ Can Yayınları/ 274 s.
(*) Cumhuriyet Kitap, 29.07.2010
23 Temmuz 2010 Cuma
BU ADAMIN BİR SORUNU VAR (*)
ALİ BULUNMAZ
Bazı kültürler bir başkasına çok yakın görülür. Japon kültürü ile Türk kültürü; Japon halkıyla Türk halkı arasında hep benzerlik kurulur. Ancak Japon kültürü ve onun bir parçası olan edebiyatı buralarda tam anlamıyla tanınıyor mu, orası pek belli değil.
Son dönemde Japon edebiyatından yapılan çeviri ve ortaklaşa düzenlenen etkinlikler, bu konudaki eksikliklerin giderilmesi adına önemli adımlar atılmasını sağladı. Bu çevirilerden biri de Ryunosuke Akutagava’nın Kappa adlı kitabı.
Ryunosuke Akutagava, Japon edebiyatının önemli isimlerinden. 1916’da başlayan yazma yolculuğu, 1927’deki intiharına kadar devam eder. Bu sürede birçok türde, 150’yi aşkın yapıt üretir. 1927’de yayımlanan ve tam 20 yıl sonra İngilizceye çevrilen Kappa, Akutagava’nın en dikkat çeken eserlerinden biri.
İyi de hikâyeye ismini veren kappa nedir? Zengin Japon kültürünün ilginç figürlerinden biri olan “Kappa”, nehirlerde yaşayan, el ve ayakları perdeli, kafası düz hayali bir yaratık. Akutagava da kappa metaforunu kullanarak kurguladığı öyküde, var olan dünya ile ideal dünya arasındaki gerilim ve benzemezliği, mizah ve taşlama yardımıyla anlatır.
İKİ FARKLI DÜNYA
Kitabımızın kahramanının kappayla ilk karşılaşması bir dağ tırmanışına rastlar. Ancak bu, sadece bir kappa değil, aynı zamanda onun ülkesi; Kappa Ülkesi’ne de adım atması anlamına gelir.
Akutagava daha en başta fantastik bir evrenin kapısını aralıyor okura. Anlatıcı, gerçek dünyadan ideal dünyaya düşünce, aradaki farkı kavramak adına bir uğraşa giriyor. Kappaların varlığından şüphe duyması, bu yeni dünyayı anlamlandırmasını da güçleştiriyor haliyle.
Örneğin kahramanımız şunu fark ediyor: “Biz insanların arasında ‘adalet’, ‘hümanizma’ deyince sözcüklerin belli bir ciddiyeti vardır; fakat kappalar bu sözleri duyunca kasıklarını tuta tuta gülüyordu.”
Akutagava’nın öyküsünde, yaşadığı dönem dikkate alındığında, sosyalist söylemler de bulunuyor. Kapitalist sistem eleştirisini yaşama yönelik hicivle birleştiren yazar, kahramanın ağzından hem “uygar” dünyaya yönelik bir takım yergiler yöneltiyor hem de kappaların “ilkel” yaşantısının, pek çok “uygar” ülkeninkini nasıl aştığını göstermeye çabalıyor.
Aslına bakılırsa Kappa Ülkesi’nde yaşamın bir amacı var, o da tüm kappaların kendisini aşan bir güce inanmaları gerektiği. Hemen her şey bunun üzerine kurulu. Bu da materyalist kahramanımızı ilk kez dinle buluşturuyor. Ama elbette sözü geçen din, dünyadakinden farklı özelliklere sahip. Tüm yaşamı kapsayan, hiçbir sınırlaması olmayan; her an diri kalmayı öğütleyen bir inanç dizgesi. Fakat Kappa Ülkesi’nde, en hararetli savunucuların bile gerçekte buna inanmaması, Akutagava’nın hicvinin açık bir göstergesi.
Hikâye ilerledikçe kahramanımızın Kappa Ülkesi’nden insan dünyasına yeniden dönmek istediği enikonu belirginleşiyor. Ama yaşlı bir kappanın uyarısı da kendini gösteriyor: “Çıkabilirsin ama demedi deme, bir gün buradan dışarı çıktığına pişman olabilirsin.”
Kahramanımızın Kappa Ülkesi’nden kopuşu sonrası insanlara alışması zaman alır. Küçük bir sorun vardır: Kappa dili benliğine işler. Dolayısıyla insanlarla anlaşması zorlaşır. Başarısızlığa uğrar, tutunamaz ve yaşlı kappanın uyarısı gerçeğe dönüşür: “Kappa Ülkesi’ne dönmeye can atmaya başlamıştım (…) Oraya ‘gitmek’ için değil, ‘dönmek’ için can atıyordum. Ne de olsa bir zamanlar orayı kendime vatan edinmiştim.”
Kaçış için planlar yapan kahramanımızı Kappa Ülkesi değilse bile bir başka ülke bekler: Akıl hastanesi. Kappaca konuşması, Kappa Ülkesi’nden dostlarını anlatıp durması zamanı onun aleyhine işletir.
BİR “DELİ”NİN ATTIĞI TAŞ
Gelelim en başa; Akutagava, kitabın sayfalarını aralayan bizleri uyarmıştı: “Bu kitaptakiler akıl hastanesinin 23 numaralı koğuşunda yatan bir hastanın her önüne gelene anlattıklarıdır.” Yazarın uyarısı takip edildiğinde son derece sıra dışı olay ve kişiliklerin bizi beklediğini tahmin etmek hiç zor değil. Akıl hastanesinde, kafayı kappalar ve onların dünyasıyla bozmuş adam, deyim yerindeyse kuyuya bir taş atıyor, kitabı okuyan akıllılar da işin içinden çıkmaya çalışıyor.
Akutagava’nın Kappa Ülkesi’yle yarattığı dünya, yer yer ütopik bazen de oldukça çocuksu özellikleriyle öne çıkıyor. Bu dünyaya girdiğini ya da düştüğünü söyleyen kahramanımız, Kappa Ülkesi’nde bir yabancı adeta. Ancak insan dünyasına daha da yabancı. Kappa Ülkesi onun için, hem gerçeklerden hem de kendine sorun ettiği kapitalizmin acımasızlığı, savaş, insan ilişkilerindeki düzeysizlik ve sansür gibi konulardan bir kaçış.
Kitapta bölüm bölüm anlatılan olaylar dizisi, sağlıklı bir kişilikle akıl hastalığı kıskacındaki ya da gerçek dünyanın gerilimi ile ideal dünyanın bilinmezlikleri arasında gidip gelen birinin durumunu resmediyor.
Akutagava’nın kısa yazarlık serüveninin ve yaşamının son günlerinde yayımlanan Kappa’nın, hem Japon hem de dünya edebiyatı için özgün ve güncel bir eser olduğu su götürmez. Bunun en elle tutulur nedeni, yazılıp yayımlandığı günden bu yana insana, onun ilişkilerine dair önemli açılımlar getirmesi ve hâlâ gündemdeki pek çok sorun bağlamında yorumlar barındırması.
Kappa/ Ryunosuke Akutagava/ Çeviren: Oğuz Baykara/ Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi/ 78 s.
(*) Cumhuriyet Kitap, 22.07.2010
ALİ BULUNMAZ
Bazı kültürler bir başkasına çok yakın görülür. Japon kültürü ile Türk kültürü; Japon halkıyla Türk halkı arasında hep benzerlik kurulur. Ancak Japon kültürü ve onun bir parçası olan edebiyatı buralarda tam anlamıyla tanınıyor mu, orası pek belli değil.
Son dönemde Japon edebiyatından yapılan çeviri ve ortaklaşa düzenlenen etkinlikler, bu konudaki eksikliklerin giderilmesi adına önemli adımlar atılmasını sağladı. Bu çevirilerden biri de Ryunosuke Akutagava’nın Kappa adlı kitabı.
Ryunosuke Akutagava, Japon edebiyatının önemli isimlerinden. 1916’da başlayan yazma yolculuğu, 1927’deki intiharına kadar devam eder. Bu sürede birçok türde, 150’yi aşkın yapıt üretir. 1927’de yayımlanan ve tam 20 yıl sonra İngilizceye çevrilen Kappa, Akutagava’nın en dikkat çeken eserlerinden biri.
İyi de hikâyeye ismini veren kappa nedir? Zengin Japon kültürünün ilginç figürlerinden biri olan “Kappa”, nehirlerde yaşayan, el ve ayakları perdeli, kafası düz hayali bir yaratık. Akutagava da kappa metaforunu kullanarak kurguladığı öyküde, var olan dünya ile ideal dünya arasındaki gerilim ve benzemezliği, mizah ve taşlama yardımıyla anlatır.
İKİ FARKLI DÜNYA
Kitabımızın kahramanının kappayla ilk karşılaşması bir dağ tırmanışına rastlar. Ancak bu, sadece bir kappa değil, aynı zamanda onun ülkesi; Kappa Ülkesi’ne de adım atması anlamına gelir.
Akutagava daha en başta fantastik bir evrenin kapısını aralıyor okura. Anlatıcı, gerçek dünyadan ideal dünyaya düşünce, aradaki farkı kavramak adına bir uğraşa giriyor. Kappaların varlığından şüphe duyması, bu yeni dünyayı anlamlandırmasını da güçleştiriyor haliyle.
Örneğin kahramanımız şunu fark ediyor: “Biz insanların arasında ‘adalet’, ‘hümanizma’ deyince sözcüklerin belli bir ciddiyeti vardır; fakat kappalar bu sözleri duyunca kasıklarını tuta tuta gülüyordu.”
Akutagava’nın öyküsünde, yaşadığı dönem dikkate alındığında, sosyalist söylemler de bulunuyor. Kapitalist sistem eleştirisini yaşama yönelik hicivle birleştiren yazar, kahramanın ağzından hem “uygar” dünyaya yönelik bir takım yergiler yöneltiyor hem de kappaların “ilkel” yaşantısının, pek çok “uygar” ülkeninkini nasıl aştığını göstermeye çabalıyor.
Aslına bakılırsa Kappa Ülkesi’nde yaşamın bir amacı var, o da tüm kappaların kendisini aşan bir güce inanmaları gerektiği. Hemen her şey bunun üzerine kurulu. Bu da materyalist kahramanımızı ilk kez dinle buluşturuyor. Ama elbette sözü geçen din, dünyadakinden farklı özelliklere sahip. Tüm yaşamı kapsayan, hiçbir sınırlaması olmayan; her an diri kalmayı öğütleyen bir inanç dizgesi. Fakat Kappa Ülkesi’nde, en hararetli savunucuların bile gerçekte buna inanmaması, Akutagava’nın hicvinin açık bir göstergesi.
Hikâye ilerledikçe kahramanımızın Kappa Ülkesi’nden insan dünyasına yeniden dönmek istediği enikonu belirginleşiyor. Ama yaşlı bir kappanın uyarısı da kendini gösteriyor: “Çıkabilirsin ama demedi deme, bir gün buradan dışarı çıktığına pişman olabilirsin.”
Kahramanımızın Kappa Ülkesi’nden kopuşu sonrası insanlara alışması zaman alır. Küçük bir sorun vardır: Kappa dili benliğine işler. Dolayısıyla insanlarla anlaşması zorlaşır. Başarısızlığa uğrar, tutunamaz ve yaşlı kappanın uyarısı gerçeğe dönüşür: “Kappa Ülkesi’ne dönmeye can atmaya başlamıştım (…) Oraya ‘gitmek’ için değil, ‘dönmek’ için can atıyordum. Ne de olsa bir zamanlar orayı kendime vatan edinmiştim.”
Kaçış için planlar yapan kahramanımızı Kappa Ülkesi değilse bile bir başka ülke bekler: Akıl hastanesi. Kappaca konuşması, Kappa Ülkesi’nden dostlarını anlatıp durması zamanı onun aleyhine işletir.
BİR “DELİ”NİN ATTIĞI TAŞ
Gelelim en başa; Akutagava, kitabın sayfalarını aralayan bizleri uyarmıştı: “Bu kitaptakiler akıl hastanesinin 23 numaralı koğuşunda yatan bir hastanın her önüne gelene anlattıklarıdır.” Yazarın uyarısı takip edildiğinde son derece sıra dışı olay ve kişiliklerin bizi beklediğini tahmin etmek hiç zor değil. Akıl hastanesinde, kafayı kappalar ve onların dünyasıyla bozmuş adam, deyim yerindeyse kuyuya bir taş atıyor, kitabı okuyan akıllılar da işin içinden çıkmaya çalışıyor.
Akutagava’nın Kappa Ülkesi’yle yarattığı dünya, yer yer ütopik bazen de oldukça çocuksu özellikleriyle öne çıkıyor. Bu dünyaya girdiğini ya da düştüğünü söyleyen kahramanımız, Kappa Ülkesi’nde bir yabancı adeta. Ancak insan dünyasına daha da yabancı. Kappa Ülkesi onun için, hem gerçeklerden hem de kendine sorun ettiği kapitalizmin acımasızlığı, savaş, insan ilişkilerindeki düzeysizlik ve sansür gibi konulardan bir kaçış.
Kitapta bölüm bölüm anlatılan olaylar dizisi, sağlıklı bir kişilikle akıl hastalığı kıskacındaki ya da gerçek dünyanın gerilimi ile ideal dünyanın bilinmezlikleri arasında gidip gelen birinin durumunu resmediyor.
Akutagava’nın kısa yazarlık serüveninin ve yaşamının son günlerinde yayımlanan Kappa’nın, hem Japon hem de dünya edebiyatı için özgün ve güncel bir eser olduğu su götürmez. Bunun en elle tutulur nedeni, yazılıp yayımlandığı günden bu yana insana, onun ilişkilerine dair önemli açılımlar getirmesi ve hâlâ gündemdeki pek çok sorun bağlamında yorumlar barındırması.
Kappa/ Ryunosuke Akutagava/ Çeviren: Oğuz Baykara/ Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi/ 78 s.
(*) Cumhuriyet Kitap, 22.07.2010
16 Temmuz 2010 Cuma
ZAMAN, MEKÂN VE DİL (*)
ALİ BULUNMAZ
“Heyecan olmazsa fazla düşünce ortaya çıkmaz.”
Portzamparc
“Şiirsel bir mimari içinde yaşanmasına engel olunarak insanlığa ne yapılmaya çalışılıyor? İyiliklerinin istenmediği kesin!”
Sollers
İki farklı göz, aynı noktalara başka açılardan bakarsa ne olur? Biraz daha açık konuşalım: Bir mimar ve bir yazar, uzun zamana yayılan tanışıklıklarının rahatlığıyla dünyada olup bitenlere; mekânların kuruluşuna (ve yıkılışına), müziğe, resme, şiire ve dile dair konuşmaya başlayınca ortaya ne çıkar?
Christian de Portzamparc ve Philippe Sollers, Görmek ve Yazmak başlığıyla yayımlanan kitapta, koyu bir sohbete dalarken tartışmalarının sınırını olabildiğince geniş tutuyor. Mimarlık açısından bakınca kentin kuruluşu, yapılandırılan şehirdeki karmaşa ve dolayısıyla yaşamın çetrefilli hali, yazarın sözcüklerle katkısı; nihayet bu ikisinin buluşmasıyla beliren ilginç diyaloglar…
Görmek ve Yazmak’ın ana eksenini oluşturan “başka türlü var olan özgünlükler” de bu şekilde gün yüzüne çıkıyor. Kim bilir, Héléne Bleskine’in dediği gibi bu biçem ya da var oluş “kentin karmaşıklığına çekidüzen verebilir.” Buradan bakınca, Portzamparc ve Sollers’in tartışmasını “görme yetisine sahip” iki entelektüelin geniş geniş konuşması diye niteleyebiliriz kolaylıkla.
KONUŞMAK, DİNLEMEK, GÖRMEK
Tartışmanın başında her iki isim de bir milatla; 11 Eylül’le söze giriyor. Portzamparc, o gün yerle bir olan ikiz kulelerin mimari ve yapısal özelliklerine değiniyor. Kuru bir mimari değiniş değil, orayı yıkanın gerçekte ne olduğunu edebi bir dille anlatıyor. Onun için, kulelerin bir özelliği var ve bunun üzerinde ısrarla duruyor:
“Bu kulelerin soyutluğu, insan bedenini inkâr etmiyor, onu başka bir yere taşıyor, mekânsal ve tinsel olarak (…) Öte yandan kuleler mimari bir başyapıt ortaya koyma amacıyla yapılmış değildi, bu çağın gerektirdiği bir şeydi. Her şeyin ötesine geçtiler, çünkü uçsuz bucaksızlardı. Soyutluklarını çok güçlü kılan da bu boyuttu.”
11 Eylül’le molozlaşan yalnızca kuleler miydi? Portzamparc’a göre bunca büyük bir soyutlamaya neden olmuş o yapının yanında alıp götürdüğü bir bakıma modernitenin estetik anlayışından bir örnekti. Burada hem Portzamparc hem de Sollers’in kabul ettiği bir gerçek var: İkiz kuleler simgeydi ve simgelediği şey, yeni din, yani paraydı. Kuleler bu dinin merkeziydi.
11 Eylül saldırıları ile ilgili pek çok şey yazılıp söylendi. Hani neredeyse tüm bunlar kabak tadı vermeye de başladı. Ama burada özgün olan, Sollers’in yaklaşımının yanında, özellikle Portzamparc’ın mimar gözüyle yaşananları sorgulaması, buna hem edebi hem şiirsel hem de eleştirel boyut katması.
İkilinin daldığı bir başka derin konu da dil-düşünme ilişkisi. Yoğunlaştıkları ana nokta, görme-algılama, dil ve anlamlandırma bağı. İşin içine felsefe de giriyor şiir de. Geminin dümeni, bir Descartes’a bir Heidegger’e oradan da Rimbaud’ya kırılıyor. Logos’un derleyici toparlayıcılığı, burada iki konuşmacının da aklının bir kenarında bulunuyor: Dili, kenti, dünyayı ve yaşamı düzenleyen logos…
Sollers’in tüm bunlar arasında kafasına takılan şeyler var. Rimbaud’nun “düşünceyi bulup çıkaran düşünce” belirlemesi üzerine zihin yoruyor ve arka arkaya sorular sıralıyor: “İnsanlar neden algılamayı kendine yasaklıyor? Birileri mi yasaklıyor yoksa? Yoksa bu yasaklama aracılığıyla korunduklarını mı düşünüyorlar?” Bunlar dışında, Sollers’in “Dil olmaksızın düşünülebilir mi?” ve “Dil dışında mimari bir düzen sağlanabilir mi?” sorularına, Portzamparc’ın bir yanıtı var elbette: Tüm mimari yapılandırmalar bir yana, “fikirleri en hızlı şekilde, küçük maketlerle ya da çizimlerle denemek gerekiyor; sonrasında kendini ifade edebilmek için söze geri dönüyorsun.” Peki, ya mimar kim? Portzamparc mimar, dil ve mekân konusuna şöyle giriyor: “Mimar, kesinlikle, duygularını yönlendirmeyi, onları düşünmeyi öğrenmek zorunda olan biridir. Çalışmaya başladığımdan beri şunu düşünüyorum: Mekân ve dil, ‘topos’ ve ‘logos’, yer ve formül, belirli bir temas yüzeyine sahip olan ama kesinlikle birbirlerinden farklı alanlar, birbirlerine koşut bölgeler. Hava ve su gibi ayrılmaz bir ikili. Tam da bu yüzden, dilden yoksun düşünceye ilişkin bu soru beni sürekli meşgul ediyor.” Ona göre mimarlık hesap ve anlama işi. Buna dinlemeyi ve okumayı da ekliyor. Hepsinin bileşimi ise konuşmak, dinlemek ve görmek.
ZAMANLA OYNAMAK
Portzamparc ve Sollers’in eşeledikleri konulardan biri de, günümüzü yönlendiren tüketim, satın alma, kullanma ve atma “kültürü.” Bu “kültürün” getirdiği beklenen sonuç ise doğanın yapay şekilde üretilmesi. İkiliye göre zaman böyle işliyor, mekânlar ve yaşam buna göre düzenleniyor.
Sollers’in belirlemesi dikkate değer: Sokak enikonu ulaşım veya alışveriş alanına dönüşürken, kent merkezindeki (gerçek) devinim olabildiğince öldürülüyor. Dolayısıyla kent kişi için düşünüm ve dönüşüm mekânı olmaktan hızla uzaklaşıyor.
Söz konusu yapaylığın insanı ulaştırdığı nokta, gerçek olandan keskin biçimde kopuş. Yapay olanın yerine, gerçeği bir an bile koymaya yeltenseniz, hemen tehlike çanları çalmaya başlıyor; Sollers’in dediği gibi “mağarada tıkır tıkır işleyen mekanizma kendisinin tehdit edildiğinin ayırdına varabiliyor.”
İşte bugün, tüm o yapaylığı yaratan ve yine ona karşı başka yapılarla yanıt veren mimari ile bunları derli toplu biçimde geleceğe aktarılmasını sağlayan dil, birbirini hem tamamlıyor hem de etkiliyor. Kısacası olan bitene çerçeve çizmemizi sağlıyor.
Ama ortada garip bir sorun duruyor: Guy Debord, “Çağdaş köle, kendisinin kesinlikle özgür olduğunu zanneder” diyordu. Kişi, kendisini kısıtlayan şartları evetledikçe hem mimari hem de dil, açmazlara sürüklenebilir. Bunun altında, Sollers’in hatırlattığı bir soru bulunur: “İnsanlar, kendilerine pek çok olanak sağlayacak özgürlüğü istiyor mu?” Biraz daha dallandırıp budaklandıralım: Görüntünün gerçeğin yerini aldığı bir dünyada, kaç kişi mekânın gerçekliğini yerinde algılama gibi bir özgürlüğün peşinden gitmeye cesaret edebilir?
Sorular soruları, yanıtlar yeni fikirleri doğururken, bir mimar ve bir yazarın ortaklığını, yaratma ya da anlama bağlamında ortaya koyan bir belirleme geliyor Portzamparc’tan: “Yazmak, inşa etmek yalnızca var olmayan bir şeyler yaratmak anlamına gelmez, çok eskide kalmış şeyleri yeniden okumak, yeniden görmek, onlara büyülerini yeniden kazandırmak da buna dahildir.” Bunun bir adı var: Zamanla oynamak. Sollers’in deyişiyle “hesaplamayla hiç ilgisi olmayan bir zamansallığa giderken” zamanla oynamak nasıl mümkün olabilir? Alın size Çin işkencesi gibi bir soru daha!
Kitabın başından sonuna kadar, bu ve buna benzer pek çok soru var. Aynı zamanda yanıtlardan doğan fikirler ve o fikirlerin yarattığı yeni sorular. Döngü devam edip gidiyor böyle. Portzamparc ve Sollers’in konuşmaları, yer yer Platon’un ünlü diyaloglarını anımsatıyor. Bir farkla: Kullanılan yöntem hemen hemen aynı olsa da, konuşulan konular doğal olarak bugün ve hatta geleceğin insanı, dili ve mekânlarına ilişkin.
Konuşmaların bir başka özelliği, iki dost arasındaki sığ bir “geyik muhabbeti” olmaması. Çünkü tartışmalar, entelektüel bir zemine oturuyor. En önemlisi de Portzamparc ve Sollers’in diyaloglarının her birinden bugüne ve geleceğe dair fikirlerin türemesi. Konuşmaları kakofoni olmaktan çıkaran ilk neden bu. İkincisi, hem Portzamparc’ın hem de Sollers’in birbirinin alanına (ve genel kültüre) ilişkin derinlemesine bilgi sahibi olması. İşte tüm bunlar, farklı alanlarda yürüse de aynı yöne bakıp geçmişten başlayarak günü yorumlayan ve nihayet geleceğe yönelik öngörü sahibi ve fikir üreten iki ismin, çok çeşitli konuları geniş bir açıdan bakarak görüp yazdıklarını orta yere seriyor.
Portzamparc, mimar gözüyle yazına eğilerek; Sollers, yazar duruşuyla mimarlığa el atarak olup biteni değerlendiriyor. İyi ama neden? En yalın ifayle anlamak için. Tüm kitabı sarıp sarmalayan ana fikir de bu.
Görmek ve Yazmak/ Christian de Portzamparc, Philippe Sollers/ Çeviren: Cem İleri/ Yapı Kredi Yayınları/ 138 s.
(*) Cumhuriyet Kitap, 15.07.2010
ALİ BULUNMAZ
“Heyecan olmazsa fazla düşünce ortaya çıkmaz.”
Portzamparc
“Şiirsel bir mimari içinde yaşanmasına engel olunarak insanlığa ne yapılmaya çalışılıyor? İyiliklerinin istenmediği kesin!”
Sollers
İki farklı göz, aynı noktalara başka açılardan bakarsa ne olur? Biraz daha açık konuşalım: Bir mimar ve bir yazar, uzun zamana yayılan tanışıklıklarının rahatlığıyla dünyada olup bitenlere; mekânların kuruluşuna (ve yıkılışına), müziğe, resme, şiire ve dile dair konuşmaya başlayınca ortaya ne çıkar?
Christian de Portzamparc ve Philippe Sollers, Görmek ve Yazmak başlığıyla yayımlanan kitapta, koyu bir sohbete dalarken tartışmalarının sınırını olabildiğince geniş tutuyor. Mimarlık açısından bakınca kentin kuruluşu, yapılandırılan şehirdeki karmaşa ve dolayısıyla yaşamın çetrefilli hali, yazarın sözcüklerle katkısı; nihayet bu ikisinin buluşmasıyla beliren ilginç diyaloglar…
Görmek ve Yazmak’ın ana eksenini oluşturan “başka türlü var olan özgünlükler” de bu şekilde gün yüzüne çıkıyor. Kim bilir, Héléne Bleskine’in dediği gibi bu biçem ya da var oluş “kentin karmaşıklığına çekidüzen verebilir.” Buradan bakınca, Portzamparc ve Sollers’in tartışmasını “görme yetisine sahip” iki entelektüelin geniş geniş konuşması diye niteleyebiliriz kolaylıkla.
KONUŞMAK, DİNLEMEK, GÖRMEK
Tartışmanın başında her iki isim de bir milatla; 11 Eylül’le söze giriyor. Portzamparc, o gün yerle bir olan ikiz kulelerin mimari ve yapısal özelliklerine değiniyor. Kuru bir mimari değiniş değil, orayı yıkanın gerçekte ne olduğunu edebi bir dille anlatıyor. Onun için, kulelerin bir özelliği var ve bunun üzerinde ısrarla duruyor:
“Bu kulelerin soyutluğu, insan bedenini inkâr etmiyor, onu başka bir yere taşıyor, mekânsal ve tinsel olarak (…) Öte yandan kuleler mimari bir başyapıt ortaya koyma amacıyla yapılmış değildi, bu çağın gerektirdiği bir şeydi. Her şeyin ötesine geçtiler, çünkü uçsuz bucaksızlardı. Soyutluklarını çok güçlü kılan da bu boyuttu.”
11 Eylül’le molozlaşan yalnızca kuleler miydi? Portzamparc’a göre bunca büyük bir soyutlamaya neden olmuş o yapının yanında alıp götürdüğü bir bakıma modernitenin estetik anlayışından bir örnekti. Burada hem Portzamparc hem de Sollers’in kabul ettiği bir gerçek var: İkiz kuleler simgeydi ve simgelediği şey, yeni din, yani paraydı. Kuleler bu dinin merkeziydi.
11 Eylül saldırıları ile ilgili pek çok şey yazılıp söylendi. Hani neredeyse tüm bunlar kabak tadı vermeye de başladı. Ama burada özgün olan, Sollers’in yaklaşımının yanında, özellikle Portzamparc’ın mimar gözüyle yaşananları sorgulaması, buna hem edebi hem şiirsel hem de eleştirel boyut katması.
İkilinin daldığı bir başka derin konu da dil-düşünme ilişkisi. Yoğunlaştıkları ana nokta, görme-algılama, dil ve anlamlandırma bağı. İşin içine felsefe de giriyor şiir de. Geminin dümeni, bir Descartes’a bir Heidegger’e oradan da Rimbaud’ya kırılıyor. Logos’un derleyici toparlayıcılığı, burada iki konuşmacının da aklının bir kenarında bulunuyor: Dili, kenti, dünyayı ve yaşamı düzenleyen logos…
Sollers’in tüm bunlar arasında kafasına takılan şeyler var. Rimbaud’nun “düşünceyi bulup çıkaran düşünce” belirlemesi üzerine zihin yoruyor ve arka arkaya sorular sıralıyor: “İnsanlar neden algılamayı kendine yasaklıyor? Birileri mi yasaklıyor yoksa? Yoksa bu yasaklama aracılığıyla korunduklarını mı düşünüyorlar?” Bunlar dışında, Sollers’in “Dil olmaksızın düşünülebilir mi?” ve “Dil dışında mimari bir düzen sağlanabilir mi?” sorularına, Portzamparc’ın bir yanıtı var elbette: Tüm mimari yapılandırmalar bir yana, “fikirleri en hızlı şekilde, küçük maketlerle ya da çizimlerle denemek gerekiyor; sonrasında kendini ifade edebilmek için söze geri dönüyorsun.” Peki, ya mimar kim? Portzamparc mimar, dil ve mekân konusuna şöyle giriyor: “Mimar, kesinlikle, duygularını yönlendirmeyi, onları düşünmeyi öğrenmek zorunda olan biridir. Çalışmaya başladığımdan beri şunu düşünüyorum: Mekân ve dil, ‘topos’ ve ‘logos’, yer ve formül, belirli bir temas yüzeyine sahip olan ama kesinlikle birbirlerinden farklı alanlar, birbirlerine koşut bölgeler. Hava ve su gibi ayrılmaz bir ikili. Tam da bu yüzden, dilden yoksun düşünceye ilişkin bu soru beni sürekli meşgul ediyor.” Ona göre mimarlık hesap ve anlama işi. Buna dinlemeyi ve okumayı da ekliyor. Hepsinin bileşimi ise konuşmak, dinlemek ve görmek.
ZAMANLA OYNAMAK
Portzamparc ve Sollers’in eşeledikleri konulardan biri de, günümüzü yönlendiren tüketim, satın alma, kullanma ve atma “kültürü.” Bu “kültürün” getirdiği beklenen sonuç ise doğanın yapay şekilde üretilmesi. İkiliye göre zaman böyle işliyor, mekânlar ve yaşam buna göre düzenleniyor.
Sollers’in belirlemesi dikkate değer: Sokak enikonu ulaşım veya alışveriş alanına dönüşürken, kent merkezindeki (gerçek) devinim olabildiğince öldürülüyor. Dolayısıyla kent kişi için düşünüm ve dönüşüm mekânı olmaktan hızla uzaklaşıyor.
Söz konusu yapaylığın insanı ulaştırdığı nokta, gerçek olandan keskin biçimde kopuş. Yapay olanın yerine, gerçeği bir an bile koymaya yeltenseniz, hemen tehlike çanları çalmaya başlıyor; Sollers’in dediği gibi “mağarada tıkır tıkır işleyen mekanizma kendisinin tehdit edildiğinin ayırdına varabiliyor.”
İşte bugün, tüm o yapaylığı yaratan ve yine ona karşı başka yapılarla yanıt veren mimari ile bunları derli toplu biçimde geleceğe aktarılmasını sağlayan dil, birbirini hem tamamlıyor hem de etkiliyor. Kısacası olan bitene çerçeve çizmemizi sağlıyor.
Ama ortada garip bir sorun duruyor: Guy Debord, “Çağdaş köle, kendisinin kesinlikle özgür olduğunu zanneder” diyordu. Kişi, kendisini kısıtlayan şartları evetledikçe hem mimari hem de dil, açmazlara sürüklenebilir. Bunun altında, Sollers’in hatırlattığı bir soru bulunur: “İnsanlar, kendilerine pek çok olanak sağlayacak özgürlüğü istiyor mu?” Biraz daha dallandırıp budaklandıralım: Görüntünün gerçeğin yerini aldığı bir dünyada, kaç kişi mekânın gerçekliğini yerinde algılama gibi bir özgürlüğün peşinden gitmeye cesaret edebilir?
Sorular soruları, yanıtlar yeni fikirleri doğururken, bir mimar ve bir yazarın ortaklığını, yaratma ya da anlama bağlamında ortaya koyan bir belirleme geliyor Portzamparc’tan: “Yazmak, inşa etmek yalnızca var olmayan bir şeyler yaratmak anlamına gelmez, çok eskide kalmış şeyleri yeniden okumak, yeniden görmek, onlara büyülerini yeniden kazandırmak da buna dahildir.” Bunun bir adı var: Zamanla oynamak. Sollers’in deyişiyle “hesaplamayla hiç ilgisi olmayan bir zamansallığa giderken” zamanla oynamak nasıl mümkün olabilir? Alın size Çin işkencesi gibi bir soru daha!
Kitabın başından sonuna kadar, bu ve buna benzer pek çok soru var. Aynı zamanda yanıtlardan doğan fikirler ve o fikirlerin yarattığı yeni sorular. Döngü devam edip gidiyor böyle. Portzamparc ve Sollers’in konuşmaları, yer yer Platon’un ünlü diyaloglarını anımsatıyor. Bir farkla: Kullanılan yöntem hemen hemen aynı olsa da, konuşulan konular doğal olarak bugün ve hatta geleceğin insanı, dili ve mekânlarına ilişkin.
Konuşmaların bir başka özelliği, iki dost arasındaki sığ bir “geyik muhabbeti” olmaması. Çünkü tartışmalar, entelektüel bir zemine oturuyor. En önemlisi de Portzamparc ve Sollers’in diyaloglarının her birinden bugüne ve geleceğe dair fikirlerin türemesi. Konuşmaları kakofoni olmaktan çıkaran ilk neden bu. İkincisi, hem Portzamparc’ın hem de Sollers’in birbirinin alanına (ve genel kültüre) ilişkin derinlemesine bilgi sahibi olması. İşte tüm bunlar, farklı alanlarda yürüse de aynı yöne bakıp geçmişten başlayarak günü yorumlayan ve nihayet geleceğe yönelik öngörü sahibi ve fikir üreten iki ismin, çok çeşitli konuları geniş bir açıdan bakarak görüp yazdıklarını orta yere seriyor.
Portzamparc, mimar gözüyle yazına eğilerek; Sollers, yazar duruşuyla mimarlığa el atarak olup biteni değerlendiriyor. İyi ama neden? En yalın ifayle anlamak için. Tüm kitabı sarıp sarmalayan ana fikir de bu.
Görmek ve Yazmak/ Christian de Portzamparc, Philippe Sollers/ Çeviren: Cem İleri/ Yapı Kredi Yayınları/ 138 s.
(*) Cumhuriyet Kitap, 15.07.2010
9 Temmuz 2010 Cuma
İKİYE BÖLÜNEN ZAMAN (*)
ALİ BULUNMAZ
Yugoslavya’da 1990’lara damgasını vuran o kanlı savaş ve sonrasında yaşanan şoke edici durum insanların hafızasında tazeliğini koruyor. Ugresic’in kaleminden çıkma satırlar, başka bir ülkeye göç ve savaşın yıkıcılığından kaçışla açılıyor.
Anlatıcı Tanja Lucic, Hollanda’da yersiz yurtsuzluğun acı tadını duyumsayan bir edebiyat öğretmeni. Ugresic, yabancılaşma duygusunu Lucic aracılığıyla anlatıyor. Aslına bakılırsa Hırvat yazar ile kahramanı Lucic arasında bağ kurmak mümkün. Ne de olsa Ugresic Zagreb Üniversitesi’nde Karşılaştırmalı Edebiyat ile Rus Dili ve Edebiyatı okuyup Hırvatistan’ı 1993’te terk ederek Amsterdam’a yerleşmiş bir isim.
Kitabın ana ekseni olan savaş ve parçalanmanın iki yönünü, savruluşun izlerini Lucic’in ağzından aktarıyor Ugresic: “Savaş çoğu insan için büyük kayıplar demekti ama eski hayatından kurtulup yepyeni bir hayata sıfırdan başlamak için bir fırsat da olabiliyordu. Her halükârda, insanların kaderde büyük değişiklikler yaptığı bir gerçekti. Akıl hastaneleri, hapishaneler ve mahkeme salonları bile günlük hayatın bir parçası haline gelmişti.”
BÖLÜK PÖRÇÜK “YUGO”LAR
Karmaşa günlerini geride bırakan Lucic için, Hollanda’da açılan beyaz sayfa yeni gerilimlerin de başlangıcına vurgu yapıyor. Kendisi gibi Amsterdam’a sığınanların herkesin bir hikâyesi var. “İnsanı tüketen, insan yorulunca da biten” savaş, öncesi ve sonrasıyla yeni hayatlar yaratır. Yugonostalji onları sarssa da, Avrupa’da “Yugo” olarak anılan bu bölük pörçük halk, bir şekilde tutunmaya çalışır.
Yugonostalji, Lucic’i de yıpratıyor elbette. Bu yüzden diline, Amsterdam’da ülkesini çağrıştıran mekânlara ve bazen de insanlara sığınıyor. Bir bakıma “hayata dönüş” ya da “kendini bulma” çabası bu. Uyuşukluğu aşma isteği belki de. Çünkü söz konusu olan, Lucic tarafından doğru düzgün nitelenemeyen bir yokluk hissi: Başka bir yerde, başka bir insan gibi yaşamanın boğuculuğu; bir düş evreninde hayatta kalmaya benzeyen bir şey.
Lucic’e bunu hissettiren yalnızca farklı bir dünyaya adım atması değil. Aynı zamanda Amsterdam’daki görevi, yani artık bir bütün olmayan ve hatta, Ugresic’in satırlarından aktarırsak, “doğdukları ülkeyle birlikte kaybolup giden” Makedon, Boşnak, Sırp, Karadağ, Hırvat ve Sloven edebiyatı üzerine verdiği dersler de benzer tuhaflığı yaşatıyor kahramanımıza.
Beri yandan, verdiği o dersler sayesinde, kendisi gibi göçüp Amsterdam’a gelen öğrencileriyle yakınlaşma fırsatı da bulur. Bunun daha derin bir anlamı da vardır Lucic için: Öğrencileri, ona geçmişini; önceki hayatında edindiği alışkanlıklarını ve parçalanmışlığı henüz tatmamış ülkesini anımsatır; hem keder hem de mutluluğun benliğinde yarattığı garip bir sarsıntıdır bu. Bu hatırlayış, uyumsuzluğunu bilinç dışına çıkartır, uymak adına ter döküşünü de.
Buradan bakınca Lucic, kendini bir oyuncu olarak görür kentte: “Eğer Amsterdam bir sahneyse, benim iki rolüm vardı; hem seyirci hem de oyuncuydum, hem seyreden hem de seyredilen.” Büyük ikilemini özetler bu belirleme; Lucic kimdir, nerededir, nereye gidecektir ve kimin yoldaşıdır, pek belli değildir artık.
VURDUMDUYMAZLIK
Lucic’in vatandaşlık ile mültecilik arasında gidip gelen konumu, adımını nereye atacağını da şaşırtır. Öğrencileriyle laflarken daha arı biçimde ortaya çıkar bu: Ülkeyi terk eden mi “onlar”dandır, yoksa orada kalanlar mı? Savaş öncesi ve sonrası diye ikiye bölünen zamanın bir başka anlatımı. Sıcak savaş yorulup bitiyor mutlaka ama insanların içindeki çatışma, gerilim ve çarpışmalar, beyaz bayrak meydanlarda sallandıktan sonra alevleniyor.
Tüm bunlara eşlik eden bir şey daha var, Lucic ona vurdumduymazlık diyor; hiçbir öldürümden suçluluk duymayanların oluşturduğu topluluğun ana özelliği. İşte o, savaşta “normal” sayılan, savaş sonrası göçülen yerde, savaştan arta kalan ve acılar yaşayanları intihara sürükleyen ruh hali. Hepsi suç ortaklığının kurbanları; “gerçekdışına” dönüşen suçla benliği örselenmiş insanlar. Lahey’de kurulan mahkemedeki yargılamaların bile hafifletemediği yangın. Olup bitenin özeti bu.
Lucic gibilerini maskelerle yaşamaya zorlayan gelişmeler insanların zihnini bulandırır. Kimisi geri dönmeye kimisi göç ettiği yerden bir kez daha göçmeye niyetlenir. Hayat onlar için adeta bir yap boz gibi ilerler ve unutamadıkları şey, her defasında onları diriltir: “Merhamet diye bir şey yok, acınma diye de; sadece unutmak var; sadece aşağılama ve sonsuz acıların acısı var. Geldiğimiz ülkeden beraberimizde getirdiğimiz ders bu, bu dersi unutmadık.”
Ugresic’in romanı ve onun kahramanı Lucic, hem bir vicdan muhasebesini hem de darmadağın olan insanların öyküsünü anlatıyor. Neyin gerçek neyin sahte olduğunu kavramada kimi zaman güçlük çeken bu kişiler, haklılığın veya haksızlığın peşinde değil; Ugresic’in Lucic aracılığıyla aktardığı “İyi ya da kötü; haklı ya da haksız insan yok, sadece bu işin mekanizması var, işleyişi” sözündeki “işleyişin” izini sürüyor onlar. Bunun yarattığı eşitsiz durum ile onun savurduğu hayatların. Acı Bakanlığı oraya dokunan bir roman özünde.
Acı Bakanlığı/ Dubravka Ugresic/ Çeviren: Ünver Alibey/ Everest Yayınları/ 262 s.
(*) Cumhuriyet Kitap, 08.07.2010
ALİ BULUNMAZ
Yugoslavya’da 1990’lara damgasını vuran o kanlı savaş ve sonrasında yaşanan şoke edici durum insanların hafızasında tazeliğini koruyor. Ugresic’in kaleminden çıkma satırlar, başka bir ülkeye göç ve savaşın yıkıcılığından kaçışla açılıyor.
Anlatıcı Tanja Lucic, Hollanda’da yersiz yurtsuzluğun acı tadını duyumsayan bir edebiyat öğretmeni. Ugresic, yabancılaşma duygusunu Lucic aracılığıyla anlatıyor. Aslına bakılırsa Hırvat yazar ile kahramanı Lucic arasında bağ kurmak mümkün. Ne de olsa Ugresic Zagreb Üniversitesi’nde Karşılaştırmalı Edebiyat ile Rus Dili ve Edebiyatı okuyup Hırvatistan’ı 1993’te terk ederek Amsterdam’a yerleşmiş bir isim.
Kitabın ana ekseni olan savaş ve parçalanmanın iki yönünü, savruluşun izlerini Lucic’in ağzından aktarıyor Ugresic: “Savaş çoğu insan için büyük kayıplar demekti ama eski hayatından kurtulup yepyeni bir hayata sıfırdan başlamak için bir fırsat da olabiliyordu. Her halükârda, insanların kaderde büyük değişiklikler yaptığı bir gerçekti. Akıl hastaneleri, hapishaneler ve mahkeme salonları bile günlük hayatın bir parçası haline gelmişti.”
BÖLÜK PÖRÇÜK “YUGO”LAR
Karmaşa günlerini geride bırakan Lucic için, Hollanda’da açılan beyaz sayfa yeni gerilimlerin de başlangıcına vurgu yapıyor. Kendisi gibi Amsterdam’a sığınanların herkesin bir hikâyesi var. “İnsanı tüketen, insan yorulunca da biten” savaş, öncesi ve sonrasıyla yeni hayatlar yaratır. Yugonostalji onları sarssa da, Avrupa’da “Yugo” olarak anılan bu bölük pörçük halk, bir şekilde tutunmaya çalışır.
Yugonostalji, Lucic’i de yıpratıyor elbette. Bu yüzden diline, Amsterdam’da ülkesini çağrıştıran mekânlara ve bazen de insanlara sığınıyor. Bir bakıma “hayata dönüş” ya da “kendini bulma” çabası bu. Uyuşukluğu aşma isteği belki de. Çünkü söz konusu olan, Lucic tarafından doğru düzgün nitelenemeyen bir yokluk hissi: Başka bir yerde, başka bir insan gibi yaşamanın boğuculuğu; bir düş evreninde hayatta kalmaya benzeyen bir şey.
Lucic’e bunu hissettiren yalnızca farklı bir dünyaya adım atması değil. Aynı zamanda Amsterdam’daki görevi, yani artık bir bütün olmayan ve hatta, Ugresic’in satırlarından aktarırsak, “doğdukları ülkeyle birlikte kaybolup giden” Makedon, Boşnak, Sırp, Karadağ, Hırvat ve Sloven edebiyatı üzerine verdiği dersler de benzer tuhaflığı yaşatıyor kahramanımıza.
Beri yandan, verdiği o dersler sayesinde, kendisi gibi göçüp Amsterdam’a gelen öğrencileriyle yakınlaşma fırsatı da bulur. Bunun daha derin bir anlamı da vardır Lucic için: Öğrencileri, ona geçmişini; önceki hayatında edindiği alışkanlıklarını ve parçalanmışlığı henüz tatmamış ülkesini anımsatır; hem keder hem de mutluluğun benliğinde yarattığı garip bir sarsıntıdır bu. Bu hatırlayış, uyumsuzluğunu bilinç dışına çıkartır, uymak adına ter döküşünü de.
Buradan bakınca Lucic, kendini bir oyuncu olarak görür kentte: “Eğer Amsterdam bir sahneyse, benim iki rolüm vardı; hem seyirci hem de oyuncuydum, hem seyreden hem de seyredilen.” Büyük ikilemini özetler bu belirleme; Lucic kimdir, nerededir, nereye gidecektir ve kimin yoldaşıdır, pek belli değildir artık.
VURDUMDUYMAZLIK
Lucic’in vatandaşlık ile mültecilik arasında gidip gelen konumu, adımını nereye atacağını da şaşırtır. Öğrencileriyle laflarken daha arı biçimde ortaya çıkar bu: Ülkeyi terk eden mi “onlar”dandır, yoksa orada kalanlar mı? Savaş öncesi ve sonrası diye ikiye bölünen zamanın bir başka anlatımı. Sıcak savaş yorulup bitiyor mutlaka ama insanların içindeki çatışma, gerilim ve çarpışmalar, beyaz bayrak meydanlarda sallandıktan sonra alevleniyor.
Tüm bunlara eşlik eden bir şey daha var, Lucic ona vurdumduymazlık diyor; hiçbir öldürümden suçluluk duymayanların oluşturduğu topluluğun ana özelliği. İşte o, savaşta “normal” sayılan, savaş sonrası göçülen yerde, savaştan arta kalan ve acılar yaşayanları intihara sürükleyen ruh hali. Hepsi suç ortaklığının kurbanları; “gerçekdışına” dönüşen suçla benliği örselenmiş insanlar. Lahey’de kurulan mahkemedeki yargılamaların bile hafifletemediği yangın. Olup bitenin özeti bu.
Lucic gibilerini maskelerle yaşamaya zorlayan gelişmeler insanların zihnini bulandırır. Kimisi geri dönmeye kimisi göç ettiği yerden bir kez daha göçmeye niyetlenir. Hayat onlar için adeta bir yap boz gibi ilerler ve unutamadıkları şey, her defasında onları diriltir: “Merhamet diye bir şey yok, acınma diye de; sadece unutmak var; sadece aşağılama ve sonsuz acıların acısı var. Geldiğimiz ülkeden beraberimizde getirdiğimiz ders bu, bu dersi unutmadık.”
Ugresic’in romanı ve onun kahramanı Lucic, hem bir vicdan muhasebesini hem de darmadağın olan insanların öyküsünü anlatıyor. Neyin gerçek neyin sahte olduğunu kavramada kimi zaman güçlük çeken bu kişiler, haklılığın veya haksızlığın peşinde değil; Ugresic’in Lucic aracılığıyla aktardığı “İyi ya da kötü; haklı ya da haksız insan yok, sadece bu işin mekanizması var, işleyişi” sözündeki “işleyişin” izini sürüyor onlar. Bunun yarattığı eşitsiz durum ile onun savurduğu hayatların. Acı Bakanlığı oraya dokunan bir roman özünde.
Acı Bakanlığı/ Dubravka Ugresic/ Çeviren: Ünver Alibey/ Everest Yayınları/ 262 s.
(*) Cumhuriyet Kitap, 08.07.2010
3 Temmuz 2010 Cumartesi
HEP ANIMSAYALIM DİYE (*)
Ali BULUNMAZ
“Büyür sorular güneşler/ yarınki çocuklarla belki.”
Suat Taşer
“Zeytin ağacı kadar yaşayacağım.”
Suphi Taşhan
Bir kişiye yalnızca kendisi “şair” diyorsa, ondan az biraz uzak durmalı. Şiirin doğasına aykırı bu. Her şeyde olduğu gibi şairin de sahtesi var, işte “ben şairim” diyenler de o sahte ve sahtecilerden. Hem sahte hem de kötü “şair”lerden kısacası.
GERÇEKTE KAYIP KİM?
Dilin sigortasız işçisi şair, şiirini saçar etrafa, kendini değil. Geriye dizelerinden başka bir şeyi kalmaz, bazen birileri onu bulana dek kaybolur, yitik kalır. Şiir üzerine düşünen, yazan ama hepsinden önemlisi şiiri sevenler, kaybolan ve “ben şairim” diye ahkâm kesen sahtecilerin ötesinde konumlanan gerçek ustaları bulur elbet.
Sarı solgun; belki de anlamına uygun renkteki kâğıtlara basılmış dizelerde, belleklerin bir süre gerisine itilmiş ustalarla yüzleşiyoruz belli zamandan bu yana. Bizi onlarla buluşturan dizinin adı “Kayıp Şairler.” Aslında hiçbir yere gitmiş değiller, sadece günü geldiğinde yeniden ortaya çıkmak için beklemişler, o kadar.
Dizinin ilk bölümünde konuğumuz Halim Şefik ve Nevzat Üstün’dü. Şefik’in Otopsi ve Üstün’ün Ak Yeşil Kavak Ağaçları başlığıyla şiirseverlere sunulan “unutulmuş” ve “kayıp” dizeleri yeniden canlandı. Şimdi kapıda buyur edilmeyi bekleyen iki “yeni” isim ve iki kitap var: Suat Taşer’in Evrende Ellerimiz ile Suphi Taşhan’ın Kilometre Taşları. Her iki isim de 1940 kuşağından. İkisi de sürgünlüğü, soruşturma ve baskıları yaşamış. Zaman karıştırılırsa Taşhan’ı Yeni Edebiyat’ın sayfalarında bulmak mümkün. Aynı şekilde Taşer’i de.
Can Yücel “saf şiir olmaz, şiir mürekkeple yazılır” demişti ya, hem Taşhan hem de Taşer mürekkebi dibine kadar kullanıyor. Siyaset, şiir, tiyatro ve başka her şey; iki isim de yaşamın bütün alanlarını kapsıyor. Belki de bu yüzden Suphi Taşhan, yazabileceği her boşluğa şiir döktürüyor; makbuz, kesekâğıdı… “Steril şairlerin” anlayamayacağı bir durum olsa gerek bu. Büyük laf etmemeli ama yaşamdan çıkıp yaşama dönen şiirler çiziktiren Taşhan ve Taşer’in (ve aslında 1940 kuşağı şairleri ile öbür “kayıp şairlerin”), ne denli zor ve aynı zamanda mutlu bir yola saptığı da kavranabilir hayat öykülerinden.
Nâzım Engin ve Reşat Tarus takma adlarını da kullanan Suat Taşer’in Evrende Ellerimiz kitabı şairin yaşamdan çekip çıkardığı dizelerin toplamı. Aynı şekilde, Taşhan da Kilometre Taşları’ndan sesleniyor bugünün gerçekten kayıplardaki kimi şairlerine.
“KİTAPSIZ ŞAİR” SUPHİ TAŞHAN
Ahmet Oktay’ın deyişiyle “kitapsız şair” Suphi Taşhan’ın Kilometre Taşları adıyla yayımlanan kitabından hangi şiiri ya da şiirleri öne çıkarmalı? Ölüm, kalbini durdurana kadar, eline ne geçerse oraya dize sıkıştırmış; bizim, dizinin başlığından esinlenerek “kayıp şair” dediğimiz, Pembe Taşhan Candaner’in ise “kayıp baba” olarak nitelediği Suphi Taşhan. Pembe Taşhan Candaner’i dinleyelim:
“Babam, 39 yaşında öldüğü zaman sadece 2 yaşındaydım. İnsan hiç tanıma fırsatı bulamadığı bir babanın arkasından neler yazabilir ki? Avukat olduğu halde, şair kimliğiyle öne çıkan babam, arkasında sayısız anısını, sevenlerini, ideolojisini, umutlarını, şiirlerini ve genlerini bırakıp gitmişti. Hayatım boyunca ben de bu izleri sürerek onu tanıma yolculuğuna çıktım. Bu kitap da, bu serüvenin ürünüdür.”
Garip akımından etkilenen ama onunla beraber kendini ve şiirini de aşan mısralar sunar Taşhan. Onun şiir yolculuğunu, dizelerinin rengini gösteren ya da açık eden şiirlerinden biridir “Mısralarım”:
“Mısralarım/ altın başaklar üzerine yazıldı/ adamların tarlaların/ ve saltanatsız diyarların üstüne/ mısralarım/ güneşi düşürmek içindir topraklara/ ve can vermek içindir canı alınanlara/ hayat, aşk, ekmek çalışanlara/ mısralarım çalışanlar için yazıldı/ mısralarım/ belki de nakşedilmiyecektir/ tunç kapılarına sarayların/ zarar yok fakat ağlıyanların/ hınç dolu dudaklarında benim mısralarım/ yumun gözlerimi ey gün görmemiş eller/ ben mısralarımı altın başaklar için yazdım.”
Eleştirir, gerçekleri harmanlar, insandan yana tavrını koyar; ne de olsa “realist bir şair”dir Taşhan:
“Ben, yirminci asrın realist şairi/ seninle beraberim/ yegâne beşeri sistem: Büyük Demokrasi/ uçsuz bucaksız ve hürriyet kokan büyük demokrasi/ (…) / sen ey beşeriyetin hatası/ bizden kork/ biz, yani hürriyeti bilen/ ve her karış toprağında canımız saklı olan/ bu toprağın evlatları/ yirminci medeniyet asrını talan eden/ bizden kork/ (…) / mısralarımızda cıvıl cıvıl öten/ bir güneş vereceğiz/ tabiatın yarattığı bu güzel toprağa/ ve şuna ve buna ve her şeye/ gördüğün kehribar gözlü güzele.”
Dizelerinde yaşadığı dönemin etkilerine rastlıyoruz doğal olarak. Dönüp dolaşıp insana getiriyor sözü; onu, kendine bakmaya zorluyor ve sonunda şöyle diyor: “İnsan insan olduğunu anlayacak bir gün." Bunu derken, hem aşk hem isyan hem de geleceğe dair güçlü bir umut taşır içinde:
“(…) Yeniyi bizde bulacaksın/ tarihi tekâmülünde dünyanın/ yalnız bizim esamimiz okunur/ bizi arkadan vurmak ister/ gözlerimize bakmayan/ irili ufaklı, isimli isimsiz kalleş sürüleri/ bakamaz gözlerimize; güneşi biz taşıyoruz/ doğru ve hakikat bizde/ bir orospu oyunu yok sözlerimizde/ haklıyım, o siyah saçları ben bilirim/ ben bilirim bu perişan rüzgârı/ ben de perişanıyım bu sokakların/ ben de bilirim çilesini âtinin/ mafsal yerinden oynadı/ dünya yerine gelecek.”
Taşhan’ın binbir zahmetle toplanan şiirleri, soluk alıp verdiği günlerle yetinmez, kendisini de nerdeyse ilk gününden sonuna kadar anlatır. Kısa hayatının nasıl biteceğini, ölümün adımlarını sayarcasına bir kâğıda işler: “Göğsümde bir ağrı var/ kendi yüzümden/ belki üşüttüm, belki içmeden/ kendi yüzümden/ çoban ölmeyi istemezken/ ben de yokluğu düşünmüyorum/ içiyorum, üşüyorum.”
“BİLDİM, ÖLÜMLE HAYAT ARASINDA HİLE VAR”
Toplumcu şiirin “kayıp şair”lerinden Suat Taşer’in de, Suphi Taşhan’dan çok farklı bir yaşam öyküsü ve şiir yolculuğu yok. Köy yaşantısı, onu hayatın pek çok gerçeğiyle yüzleştiren bir manzara. Şiirine toplumculuğu katan da aynı dünya.
Tiyatroya uzanmasını, sanatla yoğrulmasını sağlayan da, hep o bir arada yaşama tutkusu. Şiir ve tiyatro, ufkunu genişleten, onu zenginleştiren bir uğraşı. Daha doğru deyişle, hayata bakış penceresi Taşer için. Yaşam savaşı şiirine, hayatına ve sanat anlayışına damga vurur hep.
Evrende Ellerimiz’in ilk yayımlanış yılı 1970. Yani 40 yıl geçmiş aradan. Bugün “Kayıp Şairler” dizisiyle yeniden buluştu o kitap bizlerle. Akan zamana inat, olduğu yerde onca ağırlığıyla durur gibi. “Zamanı Dinliyorum” şiiri de, Taşer’in tarihe en güzel armağanlarından biri:
“Uzayan sevincimizdir gerçek/ zamanın ve dünyanın damarlarında/ ama büyürmüş ihanetin çocukları çoğalırmış/ çoğalır karanlıkta yaldız umut insanda/ yazılmadık kitap atılmadık kurşun/ ölülerin elinde/ ve bir sabah telgrafın tellerinde/ uzayacak sevincimizdir gerçek/ gayri hiçbir ölüm öldüremez seni/ çatladı tohum/ özgürlük kanlı yiğit bir çiçek/ zamanı dinliyorum.”
Taşer’in dizelerinde hafif buğulu bir hava hâkim. Kimi zaman ölüm çalıyor kapıyı kimi zaman ayrılık. Bazen yalnızlık boğuyor bazen pişmanlık. Ama sonra olur olmaz bir güneş, bir pırıltı da kaplayabiliyor ortalığı:
“Görünmezin kapısında belki/ bir öpüşte var olan/ beklemeler/ gerilen yay üflenen ateş belki/ sen yeni doğumların muştusu/ eski ölümlerin içinden/ işte kalkıyorum/ kanlı zamanların mezarından usulca/ ben/ çekilmiş acıların çocuğu/ ilk umut ilk sevgi ışığıdır bu/ işte yakıyorum.”
Taşer’in mısralarında bazen naif bir aşk da demleniyor usul usul. İyi geliyor insana, ona geldiği gibi:
“Şimdi kapım çalınacak/ şimdi sen gireceksin içeri/ üzüntülerim duman olup uçacak/ herhal yeşil olsa gerek mutluluğun gözleri/ (…)/ seni düşünmek iyi/ seni görmek sana dokunmak hepsinden iyi/ ya vaktin köşesinde bir olmak/ bilmem ki.”
Alfabenin harfleri için şiirler de yazmış Taşer. Evrende Ellerimiz’e adını veren ve “kardeş, biz yaşamayı insanca bildik” diye noktalanan dizeler. Geçmişe bakan, dönüp dolaşıp pişmanlığın sularında yüzen şiirlerini de es geçmemeli: “Uğursuz böcekler uğur böcekleri/ fincanlar/ nasıl da beklemiştim geçmişteki gelecekleri/ bildim ölümle hayat arasında hile var.”
Peki, şu dizelere ne demeli: “Zaman geçmiyor kadınım ben geçiyorum/ kaçıyorum eski fotoğraflardan/ rakı kadehimden pişmanlıklarımı içiyorum/ tanıdık bir gül düşüyor duvardan.”
Geleceğe dair birkaç sözü de var Suat Taşer’in; “Şiirlerime Nasihat” adıyla sesleniyor o mısralar:
“Karıncalar ve örümcekler/ hallerinden memnundur/ biz insanlar öyle değiliz/ hele aramızdaki şairler/ canı sıkılan, sevgilisine hükmünü yürütemiyen/ hıncını bulutlardan, bahar rüzgârından ve yıldızlardan alır/ sanki bunlar şairlerin keyfi için yaratılmış/ veya şairler bunlara sataşmak için/ ey benim şiirlerim/ insanların peşini bırakmıyacaksınız/ dünyanın herhangi bir yerinde/ yalnız bir faniye ait olmaktan utanacaksınız/ hudutlar ve kanunlar/ haritalarda ve kitaplarda kalsın/ siz, hudutsuz ve kanunsuz yaşayacaksınız.”
“Kayıp Şairler” dizisinin bugüne dek kitabı yayımlanan dört ismi: Nevzat Üstün, Halim Şefik, Suat Taşer ve Suphi Taşhan. Adları ilk taramada zihinde canlanmıyor belki; biraz da yersiz yurtsuz isimler. Kısacası hem uzakta hem de yanı başımızdalar. Belki “kayıp” olarak adlandırılıyorlar ama kayıp kuşak şairlerden değiller hiç olmazsa.
“Kayıp” diyoruz ama öyle değil gerçekte. Sadece yakın geçmişin şiir çekmecelerinde kalmış ve sihirli dokunuşu bekleyen şairlerdi onlar. Hepsi bu. Aslında hepsi bu değil, bir şey daha var: Bir daha kaybolmasınlar ya da hep hatırlayalım diye başucumuzda duruyor “Kayıp Şairler”; Nevzat Üstün, Halim Şefik, Suat Taşer ve Suphi Taşhan. Eski dostları; yeni “kayıp şairleri” bekliyor, taze merhabalar için.
Kilometre Taşları/ Suphi Taşhan/ Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları/ 108 s.
Evrende Ellerimiz/ Suat Taşer/ Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları/ 92 s.
(*) Cumhuriyet Kitap, 01.07.2010
Ali BULUNMAZ
“Büyür sorular güneşler/ yarınki çocuklarla belki.”
Suat Taşer
“Zeytin ağacı kadar yaşayacağım.”
Suphi Taşhan
Bir kişiye yalnızca kendisi “şair” diyorsa, ondan az biraz uzak durmalı. Şiirin doğasına aykırı bu. Her şeyde olduğu gibi şairin de sahtesi var, işte “ben şairim” diyenler de o sahte ve sahtecilerden. Hem sahte hem de kötü “şair”lerden kısacası.
GERÇEKTE KAYIP KİM?
Dilin sigortasız işçisi şair, şiirini saçar etrafa, kendini değil. Geriye dizelerinden başka bir şeyi kalmaz, bazen birileri onu bulana dek kaybolur, yitik kalır. Şiir üzerine düşünen, yazan ama hepsinden önemlisi şiiri sevenler, kaybolan ve “ben şairim” diye ahkâm kesen sahtecilerin ötesinde konumlanan gerçek ustaları bulur elbet.
Sarı solgun; belki de anlamına uygun renkteki kâğıtlara basılmış dizelerde, belleklerin bir süre gerisine itilmiş ustalarla yüzleşiyoruz belli zamandan bu yana. Bizi onlarla buluşturan dizinin adı “Kayıp Şairler.” Aslında hiçbir yere gitmiş değiller, sadece günü geldiğinde yeniden ortaya çıkmak için beklemişler, o kadar.
Dizinin ilk bölümünde konuğumuz Halim Şefik ve Nevzat Üstün’dü. Şefik’in Otopsi ve Üstün’ün Ak Yeşil Kavak Ağaçları başlığıyla şiirseverlere sunulan “unutulmuş” ve “kayıp” dizeleri yeniden canlandı. Şimdi kapıda buyur edilmeyi bekleyen iki “yeni” isim ve iki kitap var: Suat Taşer’in Evrende Ellerimiz ile Suphi Taşhan’ın Kilometre Taşları. Her iki isim de 1940 kuşağından. İkisi de sürgünlüğü, soruşturma ve baskıları yaşamış. Zaman karıştırılırsa Taşhan’ı Yeni Edebiyat’ın sayfalarında bulmak mümkün. Aynı şekilde Taşer’i de.
Can Yücel “saf şiir olmaz, şiir mürekkeple yazılır” demişti ya, hem Taşhan hem de Taşer mürekkebi dibine kadar kullanıyor. Siyaset, şiir, tiyatro ve başka her şey; iki isim de yaşamın bütün alanlarını kapsıyor. Belki de bu yüzden Suphi Taşhan, yazabileceği her boşluğa şiir döktürüyor; makbuz, kesekâğıdı… “Steril şairlerin” anlayamayacağı bir durum olsa gerek bu. Büyük laf etmemeli ama yaşamdan çıkıp yaşama dönen şiirler çiziktiren Taşhan ve Taşer’in (ve aslında 1940 kuşağı şairleri ile öbür “kayıp şairlerin”), ne denli zor ve aynı zamanda mutlu bir yola saptığı da kavranabilir hayat öykülerinden.
Nâzım Engin ve Reşat Tarus takma adlarını da kullanan Suat Taşer’in Evrende Ellerimiz kitabı şairin yaşamdan çekip çıkardığı dizelerin toplamı. Aynı şekilde, Taşhan da Kilometre Taşları’ndan sesleniyor bugünün gerçekten kayıplardaki kimi şairlerine.
“KİTAPSIZ ŞAİR” SUPHİ TAŞHAN
Ahmet Oktay’ın deyişiyle “kitapsız şair” Suphi Taşhan’ın Kilometre Taşları adıyla yayımlanan kitabından hangi şiiri ya da şiirleri öne çıkarmalı? Ölüm, kalbini durdurana kadar, eline ne geçerse oraya dize sıkıştırmış; bizim, dizinin başlığından esinlenerek “kayıp şair” dediğimiz, Pembe Taşhan Candaner’in ise “kayıp baba” olarak nitelediği Suphi Taşhan. Pembe Taşhan Candaner’i dinleyelim:
“Babam, 39 yaşında öldüğü zaman sadece 2 yaşındaydım. İnsan hiç tanıma fırsatı bulamadığı bir babanın arkasından neler yazabilir ki? Avukat olduğu halde, şair kimliğiyle öne çıkan babam, arkasında sayısız anısını, sevenlerini, ideolojisini, umutlarını, şiirlerini ve genlerini bırakıp gitmişti. Hayatım boyunca ben de bu izleri sürerek onu tanıma yolculuğuna çıktım. Bu kitap da, bu serüvenin ürünüdür.”
Garip akımından etkilenen ama onunla beraber kendini ve şiirini de aşan mısralar sunar Taşhan. Onun şiir yolculuğunu, dizelerinin rengini gösteren ya da açık eden şiirlerinden biridir “Mısralarım”:
“Mısralarım/ altın başaklar üzerine yazıldı/ adamların tarlaların/ ve saltanatsız diyarların üstüne/ mısralarım/ güneşi düşürmek içindir topraklara/ ve can vermek içindir canı alınanlara/ hayat, aşk, ekmek çalışanlara/ mısralarım çalışanlar için yazıldı/ mısralarım/ belki de nakşedilmiyecektir/ tunç kapılarına sarayların/ zarar yok fakat ağlıyanların/ hınç dolu dudaklarında benim mısralarım/ yumun gözlerimi ey gün görmemiş eller/ ben mısralarımı altın başaklar için yazdım.”
Eleştirir, gerçekleri harmanlar, insandan yana tavrını koyar; ne de olsa “realist bir şair”dir Taşhan:
“Ben, yirminci asrın realist şairi/ seninle beraberim/ yegâne beşeri sistem: Büyük Demokrasi/ uçsuz bucaksız ve hürriyet kokan büyük demokrasi/ (…) / sen ey beşeriyetin hatası/ bizden kork/ biz, yani hürriyeti bilen/ ve her karış toprağında canımız saklı olan/ bu toprağın evlatları/ yirminci medeniyet asrını talan eden/ bizden kork/ (…) / mısralarımızda cıvıl cıvıl öten/ bir güneş vereceğiz/ tabiatın yarattığı bu güzel toprağa/ ve şuna ve buna ve her şeye/ gördüğün kehribar gözlü güzele.”
Dizelerinde yaşadığı dönemin etkilerine rastlıyoruz doğal olarak. Dönüp dolaşıp insana getiriyor sözü; onu, kendine bakmaya zorluyor ve sonunda şöyle diyor: “İnsan insan olduğunu anlayacak bir gün." Bunu derken, hem aşk hem isyan hem de geleceğe dair güçlü bir umut taşır içinde:
“(…) Yeniyi bizde bulacaksın/ tarihi tekâmülünde dünyanın/ yalnız bizim esamimiz okunur/ bizi arkadan vurmak ister/ gözlerimize bakmayan/ irili ufaklı, isimli isimsiz kalleş sürüleri/ bakamaz gözlerimize; güneşi biz taşıyoruz/ doğru ve hakikat bizde/ bir orospu oyunu yok sözlerimizde/ haklıyım, o siyah saçları ben bilirim/ ben bilirim bu perişan rüzgârı/ ben de perişanıyım bu sokakların/ ben de bilirim çilesini âtinin/ mafsal yerinden oynadı/ dünya yerine gelecek.”
Taşhan’ın binbir zahmetle toplanan şiirleri, soluk alıp verdiği günlerle yetinmez, kendisini de nerdeyse ilk gününden sonuna kadar anlatır. Kısa hayatının nasıl biteceğini, ölümün adımlarını sayarcasına bir kâğıda işler: “Göğsümde bir ağrı var/ kendi yüzümden/ belki üşüttüm, belki içmeden/ kendi yüzümden/ çoban ölmeyi istemezken/ ben de yokluğu düşünmüyorum/ içiyorum, üşüyorum.”
“BİLDİM, ÖLÜMLE HAYAT ARASINDA HİLE VAR”
Toplumcu şiirin “kayıp şair”lerinden Suat Taşer’in de, Suphi Taşhan’dan çok farklı bir yaşam öyküsü ve şiir yolculuğu yok. Köy yaşantısı, onu hayatın pek çok gerçeğiyle yüzleştiren bir manzara. Şiirine toplumculuğu katan da aynı dünya.
Tiyatroya uzanmasını, sanatla yoğrulmasını sağlayan da, hep o bir arada yaşama tutkusu. Şiir ve tiyatro, ufkunu genişleten, onu zenginleştiren bir uğraşı. Daha doğru deyişle, hayata bakış penceresi Taşer için. Yaşam savaşı şiirine, hayatına ve sanat anlayışına damga vurur hep.
Evrende Ellerimiz’in ilk yayımlanış yılı 1970. Yani 40 yıl geçmiş aradan. Bugün “Kayıp Şairler” dizisiyle yeniden buluştu o kitap bizlerle. Akan zamana inat, olduğu yerde onca ağırlığıyla durur gibi. “Zamanı Dinliyorum” şiiri de, Taşer’in tarihe en güzel armağanlarından biri:
“Uzayan sevincimizdir gerçek/ zamanın ve dünyanın damarlarında/ ama büyürmüş ihanetin çocukları çoğalırmış/ çoğalır karanlıkta yaldız umut insanda/ yazılmadık kitap atılmadık kurşun/ ölülerin elinde/ ve bir sabah telgrafın tellerinde/ uzayacak sevincimizdir gerçek/ gayri hiçbir ölüm öldüremez seni/ çatladı tohum/ özgürlük kanlı yiğit bir çiçek/ zamanı dinliyorum.”
Taşer’in dizelerinde hafif buğulu bir hava hâkim. Kimi zaman ölüm çalıyor kapıyı kimi zaman ayrılık. Bazen yalnızlık boğuyor bazen pişmanlık. Ama sonra olur olmaz bir güneş, bir pırıltı da kaplayabiliyor ortalığı:
“Görünmezin kapısında belki/ bir öpüşte var olan/ beklemeler/ gerilen yay üflenen ateş belki/ sen yeni doğumların muştusu/ eski ölümlerin içinden/ işte kalkıyorum/ kanlı zamanların mezarından usulca/ ben/ çekilmiş acıların çocuğu/ ilk umut ilk sevgi ışığıdır bu/ işte yakıyorum.”
Taşer’in mısralarında bazen naif bir aşk da demleniyor usul usul. İyi geliyor insana, ona geldiği gibi:
“Şimdi kapım çalınacak/ şimdi sen gireceksin içeri/ üzüntülerim duman olup uçacak/ herhal yeşil olsa gerek mutluluğun gözleri/ (…)/ seni düşünmek iyi/ seni görmek sana dokunmak hepsinden iyi/ ya vaktin köşesinde bir olmak/ bilmem ki.”
Alfabenin harfleri için şiirler de yazmış Taşer. Evrende Ellerimiz’e adını veren ve “kardeş, biz yaşamayı insanca bildik” diye noktalanan dizeler. Geçmişe bakan, dönüp dolaşıp pişmanlığın sularında yüzen şiirlerini de es geçmemeli: “Uğursuz böcekler uğur böcekleri/ fincanlar/ nasıl da beklemiştim geçmişteki gelecekleri/ bildim ölümle hayat arasında hile var.”
Peki, şu dizelere ne demeli: “Zaman geçmiyor kadınım ben geçiyorum/ kaçıyorum eski fotoğraflardan/ rakı kadehimden pişmanlıklarımı içiyorum/ tanıdık bir gül düşüyor duvardan.”
Geleceğe dair birkaç sözü de var Suat Taşer’in; “Şiirlerime Nasihat” adıyla sesleniyor o mısralar:
“Karıncalar ve örümcekler/ hallerinden memnundur/ biz insanlar öyle değiliz/ hele aramızdaki şairler/ canı sıkılan, sevgilisine hükmünü yürütemiyen/ hıncını bulutlardan, bahar rüzgârından ve yıldızlardan alır/ sanki bunlar şairlerin keyfi için yaratılmış/ veya şairler bunlara sataşmak için/ ey benim şiirlerim/ insanların peşini bırakmıyacaksınız/ dünyanın herhangi bir yerinde/ yalnız bir faniye ait olmaktan utanacaksınız/ hudutlar ve kanunlar/ haritalarda ve kitaplarda kalsın/ siz, hudutsuz ve kanunsuz yaşayacaksınız.”
“Kayıp Şairler” dizisinin bugüne dek kitabı yayımlanan dört ismi: Nevzat Üstün, Halim Şefik, Suat Taşer ve Suphi Taşhan. Adları ilk taramada zihinde canlanmıyor belki; biraz da yersiz yurtsuz isimler. Kısacası hem uzakta hem de yanı başımızdalar. Belki “kayıp” olarak adlandırılıyorlar ama kayıp kuşak şairlerden değiller hiç olmazsa.
“Kayıp” diyoruz ama öyle değil gerçekte. Sadece yakın geçmişin şiir çekmecelerinde kalmış ve sihirli dokunuşu bekleyen şairlerdi onlar. Hepsi bu. Aslında hepsi bu değil, bir şey daha var: Bir daha kaybolmasınlar ya da hep hatırlayalım diye başucumuzda duruyor “Kayıp Şairler”; Nevzat Üstün, Halim Şefik, Suat Taşer ve Suphi Taşhan. Eski dostları; yeni “kayıp şairleri” bekliyor, taze merhabalar için.
Kilometre Taşları/ Suphi Taşhan/ Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları/ 108 s.
Evrende Ellerimiz/ Suat Taşer/ Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları/ 92 s.
(*) Cumhuriyet Kitap, 01.07.2010
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)