SÖZÜ BİZE, HEPİMİZE (*)
ALİ BULUNMAZ
“Çağın tanıklığıyla sanıklığı iç içedir artık. Sanık olmayı göze almadan tanık olmak olanaksızlaşmıştır.”
“İnsan olmanın sonu yok. İnsan olmanın sonu olmaması ne güzel. Yazarak insan olmak, okuyarak, dinleyerek, çalışarak ve insanla insan olmak, ne güzel.”
“Özgürlük bu parmaklıkların dışında mı? Hayır, bin kere hayır. Özgürlük kafalarda, yüreklerde. Nerede olursan ol. Aklın özgürse, yüreğin özgürse, özgürsün. Aklın özgür değilse, yüreğin özgür değilse, tutsaksın. Hepsi bu.”
Erdal Atabek
Felsefeyle az biraz haşır neşir olanların zihninde kalmış olmalı: Sokrates'in en önemli buyruğu “kendini bil”dir. “Kendini bilmek”, bir yerde “haddini bilmek” demek. Aynı zamanda ne bildiğini, beri yandan da (belki de asıl olarak) ne bilmediğini bilmek. Burası önemli. Çünkü ne bilmediğini bilmek insanın kendini tanımaya başlamasının ilk adımı.
Ne bilmediğini bilmek, başka insanların ne bildiğini veya bilmediğini anlamamak demek öte taraftan. Sonuçta, insan bu buyruğu yanına aldığında, hem kendini hem de başkalarını (kendi dışındakileri) anlamak için yola çıkar.
Kendini ve etrafındakileri anlamak ince bir iş. Gülten Akın, zamanında ne demişti: “Ah kimselerin vakti yok/ durup ince şeyleri anlamaya...” İnsanı anlamak da aynı incelikte. Peki, ya anlatmak? O da zaman ve emek isteyen bir şey. İnsanı anlamak zor, ama insanı insana anlatmak belki daha zor. Bu zorlu yola giren kaç kişi var çevremizde? Şöyle bir bakın, bir tanesi yıllardır size sizi; daha doğrusu bize bizi hatta bize kendimizi anlatmaya çabalıyor. Kimden mi bahsediyoruz? Erdal Atabek'ten. Yaşamöyküsüne bakmak, eserlerine ve yazılarına göz atmak bile çabalarının anlamını ortaya koyuyor.
Atabek, 1930'da Adapazarı'nda doğar. Kabataş Erkek Lisesi'ni bitirdiğinde yıl 1948'dir. Birincilikle bitirilen lisenin ardından İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi'ne girer. Ardından tıp doktoru olarak göreve başlar. 1965'te ilk yazısı Milliyet'te yayımlanır. Atabek o yıldan bu yana pek çok görev de üstlenir: Türk Tabipleri Birliği başkanlığı, Sosyal Güvenlik Bakanlığı müsteşarlığı, Müjdat Gezen Sanat Merkezi iletişim danışmanlığı, Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sosyal Psikoloji öğretim görevliliği... Tüm bu görevlerinin yanında politik duruşunun “ödülünü” 12 Eylül'de Barış Derneği davası nedeniyle yargılanarak alır ve sonra diğer tüm sanıklarla beraber beraat eder.
1966'da düzenli olarak yazmaya başladığı Cumhuriyet gazetesindeki yazılarını “2000'li Yıllarda” isimli köşesinde sürdürüyor Atabek. Siyasal ve toplumsal konularla birlikte eğitim, gençlik ve kişisel gelişim gibi temalarla bireylere yol göstermeyi amaçlıyor. Değişen toplumsal yapı ve değerler içinde aile, ergen ve genç etkileşimleri alanlarına yoğunlaşan Atabek, yazı, kitap ve konuşmalarıyla değişen birey ile toplumu anlamaya ve anlatmaya çalışıyor.
SEVGİDEN VE İNSANDAN YANA OLMAK
Dedik ya anlatmak, hele insanı insana anlatmak daha zor diye; söyleyecek sözü bulunan insan olmanın da güçlükleri var. Bu, aynı zamanda bir şeylerden kaygı duymak veya rahatsız olmak demek. Elbette birilerini rahatsız etmek de...
Aslında söyleyecek sözü olmak, biraz da aydın olmanın sorumluluğunu sırtlanmak anlamına geliyor. Sesini kısmaya çalışanlara inat, konuşmak; mücadele etmek, doğru bildiğini söylemekten vazgeçmeyip insanı bağımsız birey (özne) haline getirecek yola iteklemek... Atabek'in yazı ve kitaplarını okuyup konuşmalarını dinleyenler bunlarla ne denmek istediğini hemen kavrayıverir.
Atabek'in Kışkırtılmış Erkeklik Bastırılmış Kadınlık adlı kitabındaki “bize öğretilen yanlışlara karşı başkaldırmamız gerekiyor, söylenen yalanlara karşı da; duygularımızı korumak, geliştirmek ve açıklamak için daha çok başkaldırı gerekiyor” deyişi de aynı aydın sorumluluğunun doğal sonucu. Çünkü Atabek'e göre “başkaldırı insana özgü”: “Başkaldıran insan, teslim olmayan, düşünen, irdeleyen, kuşku duyan, araştıran, karşı koyan insandır.” Bunun için de “insan olma eğitimi” zorunlu. Bu eğitim, “kişiyi düşündüren, ona güç katan ve kendini öğreten; doğayı, toplumları hayatı, dünyayı öğreten eğitimdir.”
Onun çağrısı, birey olmayı kışkırtmak en arı anlatımla. İnsanı insan, bireyi birey yapan bilinci ortaya koymak; onu harekete geçirmek, değerleri kaybetmemek... Kaygısı bu. Hayatımız ve Değerlerimiz başlıklı çalışmasında o nedenle “Değerlerimiz sürekli değişir mi?”, “Değer değişimi dünyamızı nasıl değiştirir?”, “İnsanlığın kalıcı değerleri yok mudur?” gibi sorulara yoğunlaşıyor.
Sevgi ve sevmek için zar attığından olacak “Sevgiyi biliyor muyuz?” diye sorup ekliyor: “Benim olmadığı zaman da sevmeyi biliyor muyuz? Benden olmadığı, benim gibi olmadığı zaman da sevmeyi?” Sevgiden yana olmak, enikonu insana omuz vermek demek. Atabek'in “yaşamın binbir rengini istiyoruz, insan insana yaşamak istiyoruz” seslenişi de aynı yoldaşlığın ürünü.
Sevgi ve insana yoldaş olmak Atabek'i, yaşam ve dürüstlüğün sularına çekiyor. Dürüstlüğü “gerçekleri kabul etmek” diye tanımlayan Atabek'in buna düştüğü bir de dipnot var: “Dürüst olmak en başta cesur olmayı gerektirir.” Bedeli ağır bu erdemi hayatın merkezine koymak günümüzde ne kadar olası? İnsan önce kendine karşı dürüst olmaktan vazgeçerse sonrasında neler yaşanır? Özsaygı yitimiyle başlayan süreç, yaşamın ayağının kayışına kadar varır. Bunun çözümünü de sunar Atabek. Parçaları birleştirdiğinizde; yazılanları arka arkaya koyduğunuzda çözüm beliriverir: İnsan yetiştirmek... Dürüstlük Sevgili Çocuğum kitabında insan yetiştirmenin ne menem bir şey olduğunu ince ince anlatır: Yetiştirilecek insan “kendisinin, çevresinde olup bitenlerin farkında, kendisinde bu yaşananların sorumluluğunu duyan, yaşama kendi gücünü katabilen insan”dır.
Onun için insan yetiştirme sanatının yegâne amacı, kendini yöneten ve yönlendiren insana ulaşmak. Bu insan, Kendi Yurdunda Sürgünsün kitabına ismini veren yazıda betimlediği “para düzeninin sürgünü” olmayan; hepsinden öte insana insan olduğu için değer veren; onu insan olduğu için seven kişidir.
Buradan bakınca Erdal Atabek'in gençlere neden ayrı bir parantez açtığını anlamak zor değil. Kuşatılmış gençliğe neden yaşama cesareti aşılamaya gayret ettiğini kavramak da kolaylaşır. “Daha çok gençsin” sözü kulaklarda çınlarken, birden daima genç kalamadığını gören insana seslenmiş olur.
KİRLENMEYELİM
Başta gençlere ve sonra ulaşabildiği herkese “kirlenmeyin” çağrısı gönderiyor. Sözü, “insana duyarsızlaşıp” kirlenenlere getirip “böyle olmayın” diyor ve gerçeği gösteriveriyor: “Evet insan kirleniyor; duyguları, düşünceleri, umutları ve sevinçleri kirleniyor (...) Yaşama sevincimiz çıkarcılıkla kirleniyor; dünya herkesin kendi çıkarının peşinde koştuğu bir yaşama kavgasıyla kirletiliyor (...) Düşüncelerimiz şartlandırma ve baskılarla kirletiliyor; yaşama kavgasına düşürülmüş insan, günlük sorunlardan kurtulup da geniş ufuklara bakamıyor (...) Duygularımız önyargı, baskı ve korkularla kirletiliyor; günümüz insanı 'duygusal davranmakla' aşağılanıyor, duygularımızla davranmamamız gerektiği sürekli yineleniyor, duygularımıza yabancılaşıyoruz, bu duyarsızlığın adına da 'gerçekçi olmak' deniyor (...) Umutlarımız umutsuzlukla kirletiliyor; umut, boş beklentilerle karıştırılıyor, insanın yazgısını değiştirme gücü azaltılıyor, dünyayı değiştirme azmi kırılıyor (...) Mutluluk, yasak, tabu ve suçlulukla kirletiliyor; mutsuzluk kutsanıyor, insanlara başkalarının mutlu olmasından rahatsız olması gerektiği öğretiliyor (...) İnsan kirletiliyor, çevre kirliliği asıl burada...”
Atabek insan olmanın suçlanışını da tehlikeli buluyor. İnsan gibi yaşamanın “büyük bir suç” gibi algılanışını eşelerken, bir anlamda yine düzen eleştirisine yöneliyor: “Ben insanım, insan gibi yaşamak istiyorum.' Bu sadelikte bir amaç suçlanabilir mi? Evet suçlanabilir, belki de en bağışlanamaz suç budur. İçinde yaşadığımız düzen bu suçu şöyle tanımlar: Sen insansan ve insan gibi yaşamak istiyorsan, toplumun kurallarına boyun eğeceksin. Seni yaşatan emeğinse, çalışacaksın. Çok çalışacaksın, hep çalışacaksın ve sana verilene şükredeceksin. Daha iyi yaşamak istiyorsan, daha çok çalışacaksın (...) Sıkıntı mı çekiyorsun, kabahatli sensin (...) Aklını kullanamadın (...) İnsanım diyorsun ama insan gibi yaşamayı beceremedin, kabahatli sensin.”
Dile getirdiği bir tehlike daha var. Cehaletin sakıncası ya da “Tehlikeli Cehalet”: “Düşünmeye alışmamış beyinler oyalanıp gitmektedir, düşünen beyinlerin de bu durumu önlemeye gücü yetmemektedir. Tehlikeli cehalet, farkına varmadan bu tuzağın içine düşüp eğlenmektir. Bunu bilip de bilmezden gelen, görüp de çıkar sağlayanlar sonra da 'işte özgürlük budur' diyenlerse toplumun asıl belalarıdır. Bilmemiz gereken budur. Görmemiz, anlamamız gereken budur; mücadelemiz de bu olmalıdır.”
İnsanın hiçbir şeyi yoksa söyleyecek sözü olmalı. Sayfa dolsun, ağız laf yapsın diye değil, lakırdı olsun diye de. Bilgiden damıtılmış fikir burada bahsi geçen. Erdal Atabek yıllardır yazıyor, konuşuyor; bilgi ve fikirlerini paylaşıyor, uymuyor, uyarıyor; karşısındakinde bir görü yaratmak adına çabalıyor. Kısacası birden fazla söyleyecek sözü var. Zaten yıllar önce Sözüm Sanadır diyen de o değil miydi:
“Gün gelir her şey değişir; gün gelir hapisteki insan çıkar, dışarıdaki hayata karışır (...) Gün gelir suç sayılan erdem, erdem sayılan suç olur. Gün gelir içerideki dışarıda, dışarıdaki içeride olur (...) İnsanlıktan sorumluluk duyduğu, ülkesini düşündüğü için suçlanan insanı gördüm (...) Onları suçlayanların kime hizmet ettiğini gördüm (...) Düşünmen gerekiyor, yalnız kendini değil bütün insanlığı (...) Yalnız bildiğini değil, bütün bilinenleri, seçim senin, karar senin; sen ki insansın, sözüm sanadır.”
Bize düşen, kendimizi bilerek; ne bildiğimizi ve ne bilmediğimizi tartarak Erdal Atabek'in söylediklerini anlamaya çalışmak. Bir de 80. yaşını kutlamak...
(*) Cumhuriyet Kitap, 07.01.2010
11 Ocak 2010 Pazartesi
ALBERT CAMUS SESLENMEYE DEVAM EDİYOR (*)
ALİ BULUNMAZ
“Bugünün zorbalıkları ne susmayı kabul ediyor ne de yansızlığı. Kendini belirtmek zorbalıktan yana ya da ona karşı olmayı gerektiriyor. Bu durumda benim söyleyeceğim şu: Ben zorbalığa karşıyım.”
“Günümüzde, yargıçlar, suçlandırılanlar ve tanıklar görülmedik bir hızla birbirine karıştı.”
“İnsanda dikkate değer olan umutsuzluk içinde olması değil, umutsuzluğu aşması ya da unutmasıdır. Bir umutsuzluk edebiyatı hiçbir zaman evrensel olmayacak. Evrensel edebiyat umutsuzlukta duramaz.”
Albert Camus
Camus, 7 Kasım 1913'te Alsace'lı yoksul bir ziraat işçisinin oğlu olarak (Cezayir’in Constantine vilayetine bağlı) Mondovi’de dünyaya gelir. Babası, 1914’te Marne Savaşı’nda aldığı yaralar sonucu ölünce, kardeşi Lucien ve Camus’ye bakabilmek için evlerde temizlik işlerinde çalışan annesi ve diğer kardeşine ek olarak, anneannesi ve felçli dayısıyla bir arada Cezayir’in işçi mahallelerinden birinde, iki odalı bir evde yaşamaya başlar.
1918 ile 1923 yılları arasında Cezayir şehrinde öğrenim gördüğü, Belcourt İlkokulu'ndaki öğretmeni Loise Germain başarısını fark ettiğinden Camus’yü Cezayir Lisesi’nin burs için açtığı sınavlara hazırlar. Kendi imkânlarıyla okuması güç olduğundan bu girişimin önemi büyüktür; zira kazandığı bursla 1923 ile 1930 yılları arasında lisede okuma fırsatını yakalar. Yaz tatillerinde çalışarak aile bütçesine katkı sağladığı lise dönemindeki en büyük tutkuları ise, “denizde kendimi yitirmez, kendimi bulurdum” dediği yüzme ve futboldur. Lise yıllarındaki kısa futbol macerasını kaleci olarak sürdüren Camus, şekillenen ahlak söylemini futbola borçlu olduğunu, uzun zaman sonra kendisiyle yapılan bir söyleşide “ben ahlak ve yükümlülük üzerine bildiklerimi futbola borçluyum; topun asla beklenen köşeden gelmeyeceğini çabuk öğrendim” sözüyle ifade eder.
1930’da “Yüksek Okula Hazırlık Sınıfları”nda, kendisini önemli oranda etkileyen Jean Grenier’den felsefe dersleri alan Camus, aynı yıllarda yakalandığı verem nedeniyle hem felsefe derslerini hem de futbolu bırakıp aile evinden uzaklaşmak zorunda kalır.
1933’te ilk evliliğini yapan Camus, ertesi yıl eşinden ayrılır, hayatını kazanmak için çeşitli işlerde çalışırken, 1934’te felsefe lisansını almayı başarır. Aynı yıl Fransız Komünist Partisi’ne katılır ve Müslümanlar arasında çeşitli propaganda faaliyetleri yürütür. 1935’te Pierre Laval’ın Moskova’yı ziyaretiyle komünistlerin, Arapları dışlayıp kendi politikalarını oluşturmaları yüzünden partiden ayrılır, partiden kesin olarak kopuşu 1937'ye rastlar.
1935’te, daha sonradan “Ekip Tiyatrosu” adını alacak olan ve işçilere iyi oyunlar sunabilmeyi amaçlayan “İş Tiyatrosu”nu kurar. Aynı yıl, ilk eseri olan Tersi ve Yüzü’nü (L’Envers et L’Endroit) yazar; bu eseri ancak 1937’de basılır. Camus 1938’e değin İş Tiyatrosu’nda bazı temsillerde görev alır ve 1936’da yazdığı Avusturya’da İsyan adlı piyesi de İş Tiyatrosu’nda sahnelenir. Camus’nün tiyatro sevgisi yaşamının sonuna dek sürse de, en az ilgi gören yapıtları yine bunlardır. Tiyatro sevgisinin; bunu işçilerle bir arada yaşayışı ve onlara aktarışının gerekçesini “kendimi, yalnızca tanımak ve ‘yaşamak’ isteğini duyduğum Fransız işçilerinin yanında iyi hissediyorum, onlar benim gibi” diyerek açıklar. Yine tiyatro sevgisine yönelik olarak “neyse ki tiyatro bana yardımcı oluyor, ciddi bir şeyi alaylı biçimde anlatmak yalandan daha iyi; alaylı anlatım doğruya, sahnelediği olaydan daha yakın” açılımını yapar. Çağın parçalanmışlığının ve ölçüsüzlüğünün üstesinden gelme yolu Camus’ye göre sanattan geçer: Bu noktada sanatın birleştiriciliğine atıf yaparken; sanata değerini veren şeyin başkalarıyla paylaşılması olduğunu belirtir. Sanatın bu yönleri, Camus’nün tiyatro eserlerinde yoğun biçimde göze çarpar. Onun için tiyatro oyuncusu, yaşamın saçmalığını iyi bilen ve hayatı katlanılır hale getiren birey olduğundan; yaşama değer katan tiyatro da (insanlarla oyuncular arasında bağ kurarak), kişiyi yalnızlıktan kurtaran bir sanat etkinliği kimliğine bürünür. Bunların dışında Camus’ye göre tiyatroda ve diğer tüm sanat dallarında estetik kaygısı da hâkim olmalıdır; bu, insanı tanıma ve sevme düşüncesidir. Camus’nün savunduğu Akdeniz ruhu ya da güneş felsefesi denilen şey de, bununla aynı doğrultuda: Ona göre insan, insana ve değerlere bağlı kalmalı. Tarihle birlikte, doğa ve güzellik de bilinmelidir; “doğa ve güzellik bilmezden gelinerek bir başkaldırı hareketi geliştirmek tarihten, emeğin ve varlığın onurunu ister istemez sürgün etmek anlamına gelir. Camus, adaletsizliğin yadsınıp yadsınamayacağını sorup, bunu “evet” diye yanıtlarken; bu arada “dünyanın güzelliğinin de selamlanmaya ara verilmemesi gerektiğini bildirir.” Savunduğu Akdeniz ruhu veya güneşin felsefesi tam da bu şekilde açıklanabilir.
Yine 1935'te, Plotin ve St. Augustin üzerine hazırladığı çalışmayla (Plotin ve St. Augustin’in Eserlerinde Helenizm ve Hıristiyanlığın İlişkileri) doktoraya hazırlık diploması alır. Üniversitede öğretim üyeliği yapmasına olanak sağlayacak doçentlik sınavına aday olmuşsa da, hastalığının şiddetlenmesi nedeniyle bu girişimi sonuçsuz kalır. Sağlığının düzelmesi için, Fransız Alplerinde bir tatil yöresine gider.
“KORKU ÇAĞI”NDA FELSEFE
Camus, 1938’de İtalya, Avusturya ve Çekoslovakya’yı ziyaret eder. Cumhuriyetçi Cezayir (Alger Républicain) gazetesinde çalışmaya başlar, söyleşiler yapar, edebiyat yazıları kaleme alır, başyazarlığı üstlenir; özellikle ses getiren davalara ve söyleşilere yer verir. 1936-1937 arasında yazdığı denemeler, 1939’da Düğün (Noces) adıyla Cezayir’de basılır. 1938’de Caligula adlı oyunu yazar, ilk romanı Yabancı (L’Etranger) ve ilk felsefi denemesi olan Sisifos Söyleni (Le Mythe de Sisype) üzerinde düşünmeye başlar. 1939’da askere yazılmayı dener ama sağlık komisyonu tarafından bu isteği reddedilir.
Bu yıllar Camus'nün felsefi söylemini oluşturuşunu imler. Bilimin, aklın, politika ve insanın yenilgiye uğradığı yıllarda kurduğu söylemini iki döneme ayırmak mümkün: İlk döneminde, “absurde” (saçma, uyumsuz) kavramı üzerinde yoğunlaşır ve ana tema olarak da intiharı işler. İntiharın içerdiği temel çelişkileri anlatmayı görev edinir ve dünyanın saçmalığıyla intihar arasındaki ilişkiyi ya da ilişkisizliği ortaya koymaya çalışır. Düşünsel gelişiminin ikinci döneminde ise başkaldırı kavramını irdelerken, ana tema olarak da cinayeti seçer. Başkaldırı, bir anlam ve değer uğruna ise, onunla insanları ölüme götürmek Camus’ye göre büyük bir tutarsızlıktır. Başkaldırı Camus için metafizik ile tarihsel olmak üzere ikiye ayrılır ve bunlar en açık ve ayrıntılı biçimde Başkaldıran İnsan adlı eserde ele alınır. Camus’nün iki döneminin veya irdelediği kavramların ortak sonucu ölüm ise mutlak bir son ve saçma yaşantıyı ortaya çıkaran temel ilkedir. Bu felsefi söylemiyle çağını tanımlayışı ise dikkate değer:
“On yedinci yüzyıl matematik çağı, on sekizinci yüzyıl fizik çağı; yüzyılımız ise korku çağıdır. Diyeceksiniz ki korku bir bilim değildir. Ama bu korkuda bilimin payı var. Çünkü kuramsal alandaki son gelişmeleri onu kendi kendini yadsımaya götürdü; pratik alandaki gelişmeleri ise, bütün dünyayı yok edebilecek duruma getirdi. Üstelik, korku bir bilim sayılmasa bile, onun bir teknik olduğu su götürmez (…) İnsanlar arasındaki sürüp gelen uzun diyalog bitti. İnandırılamayan bir adamdan elbette korkulur.”
Camus 1941’de Cezayir’in Oran kentine gider ve burada öğretmenlik yapmaya başlar. 1941 Şubat'ında Sisifos Söyleni’ni bitirir; iki önemli eseri Yabancı ve Sisifos Söyleni, 1942’de yayımlanır. “Absurde”ün neliğine ilişkin belirlemelerini çoğunlukla Sisifos Söyleni'nde ortaya koyan Camus, önsözde “absurde” ile ilgili bir felsefe geliştirmediğini, aksine onu betimlediğini söyler. Sisifos Söyleni “absurde” ile ilgili bir kitap olmakla birlikte Camus burada, bir “felsefe” yaratmaya çabalamadığını belirtir, dünyanın “absurde”lüğünün; uyumsuzluğunun veya saçmalığının “nerede olduğunu” sorar. Ona göre saçmalık ya da uyumsuzluk “her sokağın dönemecinde her adamın yüzüne çarpabilir.” Dolayısıyla “absurde” her an her yerdedir; insanın yaşam ve varoluşu onu zorunlu kıldığından Camus, başta Sisifos Söyleni olmak üzere eserlerinde, insanın durumunu olduğu gibi gözler önüne sermeye gayret eder. Buradaki “absurde” anlatımı, Yabancı'nın kahramanı Meursault'yla ete kemiğe bürünür.
Yabancı ve Sisifos Söyleni yayımlanmadan önce verem krizi nedeniyle Fransa’ya döner. 1943’te “Combat” diye bilinen ve aynı adla bir yeraltı gazetesi çıkaran direniş grubuna katılır, beri yandan Gallimard Yayınevi’nde metin okuyucusu olarak çalışmaya başlar. 1943’ün sonlarına doğru Combat’ın yazı işleri müdürü olur. Aynı yıl, dört mektuptan oluşan Bir Alman Dosta Mektuplar'ın (Letters a ami allemand) ilk ikisini yazar; diğer iki mektubu ise 1944’te kaleme alır. Sartre ile tanışması da bu yıla rastlar ve dostlukları 1951’de Camus’nün Başkaldıran İnsan (L’Homme Revolté) adlı yapıtının yayımlanmasına kadar sürer. Camus ve Sartre, ilk önemli kitapları yayımlanınca birbirini keşfeder. 1944’teki tanışmayı tetikleyen en somut olay, Sartre’ın Şubat 1943’te Camus’nün Yabancı romanıyla ilgili “Yabancı’nın Açıklanması” adlı bir yazı kaleme almasıdır. Bu yazıda Sartre, Yabancı’yı “absurde”e yönelik “yazılmış bir başyapıt” olarak niteler. Camus de Sartre’ın kitaplarıyla ilgili olumlu eleştiriler kaleme alır. 1944’te tanışmalarıyla yeşeren dostluk, Soğuk Savaş’ın ağırlığını hissettirdiği 1950’lerin başında tökezler. Asıl fırtına ise Camus’nün 1951’de yayımlanan Başkaldıran İnsan adlı yapıtıyla kopar. 1952’de Sartre’ın bu kitaba karşı eleştirilerini sertleştirmesi ve Camus’nün komünizm yergisi, dostluğu bozan en önemli gelişmelerdir. Camus, komünizmi eleştirir, onun yerine “devrimci sendikalizmi” önerir ve Sartre’ın, “varoluşçuluğu Marksizmin kölesi haline getirdiğini” vurgularken temel dayanağı, varoluşçuluğun insanın özgürlüğü savıyla ortaya çıkmasıyla Marksizmin tarihsel gereklilik görüşünün çeliştiğini öne sürmesidir: Ona göre bir özgürlük felsefesi olan varoluşçuluk “gereklilikle bütünleşip Stalinizmin suç ortağı haline gelir.” Sartre ise bu eleştiriye “anti-komünizm, kişisel sorumluluklardan kaçma ve değişen dünyaya ayak uyduramamadır” diyerek yanıt verir. Sartre’a göre Sovyetler’deki kimi baskılarına rağmen komünizm, Fransa’da işçilerin biricik umudu ve siyasi ifade tarzıdır.
DİRENİŞ VE BAŞKALDIRI
1946’nın ilkbaharında ABD yolculuğunu gerçekleştiren Camus, hemen bir yıl sonra Combat’ın sahibinin ve politik çizgisinin değişmesi üzerine bu gazeteden ayrılır; öte yandan hem eleştirmenler ödülünü alır hem de Veba'yı (La Peste) yayımlar. Veba, başkaldırı felsefesinin perdesini açan eserdir. Romanda, Rieux ile arkadaşlarının salgınla mücadele ederken “yazgılarına” başkaldırısı ve (Camus'nün yaşamında çok büyük yer kaplayan) direniş anlatılır. Kahramanların, hastalığın kendilerini etkileyebileceğini ve hastalık yenilmiş görünse de bir gün bir yerde yeniden ortaya çıkabileceğini bile bile vebayla baş etmeye çalışmaları, yaşama tutunuşu simgeler.
Camus 1948’de totaliter devletlerin kurbanlarının yakınları ve mağdurlarına yardım amaçlı bir dernek kurar ve aynı yıl Sıkıyönetim adlı piyesi okurla buluşur. 1949 yazını Güney Amerika’da geçirir ve hastalığı burada yeniden ortaya çıkar. 1950’de Doğrular (Justes) adlı piyesi ve 1951’de üzerinde çalışmaya bir yıl önce başladığı Başkaldıran İnsan yayımlanır; her ikisi de siyasal şiddetin eleştirisine yönelik eserlerdir. Franco’nun yönetimindeki İspanya’nın UNESCO’ya kabul edilmesi üzerine Camus, 1952’de bu kurumdaki görevinden ayrılır.
1954’te Cezayir Savaşı başlar ve savaşın ilk günlerinde Camus’nün Yaz (L’élé) isimli eseri okuyucuyla buluşur. Camus-Sartre ilişkisinin kopuşunu hızlandıran bir diğer olay da Cezayir'de yaşananlardır. Bu savaş, Camus’nün doğup büyüdüğü coğrafya ile ilgili kaygı ve görüşlerini dile getirdiği ama Cezayir’deki Fransız egemenliğinden de vazgeçmeme eğiliminde olduğunu gösteren bir turnusol kâğıdıdır. Barıştan, şiddetin son bulmasından bahsetmekle birlikte, Fransız egemenliğini savunması, bir bakıma Camus’nün o güne kadarki en önemli çelişkilerinden birini oluşturur. Camus’nün, Cezayir’i Sartre’dan daha iyi bildiği bir gerçek; fakat Sartre, Camus’ye oranla bu konuda ileriyi daha net görür. Sartre, 1950 ve 60’ların Fransası'nda Cezayir için bağımsızlığı savunan söylemler geliştirir. Bunun yanında, dünyada o zamana değin uygulanmamış “çeşitlilikte” işkencenin sonlandırılması amacıyla sesini de yükseltir. Hatta Sartre, Camus’yü onun sözcükleriyle eleştirerek, Cezayir’de yaşanan katliamları bir ölçüde “anlamlı” bulan eski dostunu “cellatsınız” diyerek kendince yargılar.
Camus, 1955’te Yunanistan’a gider, Dino Buzatti’nin Klinik Bir Vaka (Un caso clinico) adlı yapıtını tiyatroya uyarlar. 1956’da, son romanı olan Düşüş (La Chute) yayımlanır. Camus’nün bunlara ek olarak hayattayken yayımlatma imkânı bulamadığı Mutlu Ölüm (Le Mort heureuse) adlı bir romanı; yine Sürgün ve Krallık [L’Exil et le royaune](1957), Giyotin Üzerine, Defterler (I) [Carnets] 1935-1942 (1962), Defterler (II) 1942-1951 (1964), Defterler (III) 1951-1959 (1966), Yolculuk Günlükleri (Journaux de voyage) adlı yapıtları da bulunur.
Camus, 1957’de Nobel Edebiyat Ödülü'nü alır. Ödülü kazandığını öğrendiği gün (17 Ekim 1957), defterine “Nobel, tuhaf bunalma ve melankoli hissi; yirmi yaşında yoksul ve çıplak, gerçek zaferi tanıdım” sözlerini düşer. Ölümünden hemen önce (1959’da), Dostoyevski’nin Ecinniler’ini tiyatroya uyarlar.
“İSTEDİĞİM, KİMSENİN HUZURUNU BOZMAYACAK SESSİZ BİR ÖLÜM”
Camus'nün tüm yaşamı “absurde” ve onunla başa çıkmak üzere geliştirdiği başkaldırı felsefesini işleyerek geçer. Çünkü o, eylemlere sonradan bir değer yüklenişini çağının başlıca sorunu sayar. Hayranlık duyduğu Eski Yunan'da ise eylem sınırlanarak gerçekleştirilir; yani eylemde ölçü olarak usun sınırları esas alınır. Yirminci yüzyıldan itibaren bu tersine döner, eylemlerin sınırsızlığı ve ölçüsüzlüğü merkeze yerleştirilir; Yunan dünyasında hayat bulan eylemlerin sınırlarını belirleme anlayışı artık terk edilmiştir. Bu yüzden “absurde”ü hem yaşatmak hem de hayat içinde onun üstesinden gelerek yaşamı ve değerleri savunmak adına bir başkaldırı felsefesi ortaya koyar. Onun için başkaldırı, yaşamı aşan ya da yaşamı tüketen; şiddeti yaşamın orta yerine koyan bir gerçek değil, tam tersine değerlerin yanında olan bir çabadır. Buradan hareketle Camus'nün, gününün gerçeklerinin farkında, çağının tanığı bir yazar ve düşünür olduğunu söylemek mümkün.
Camus 4 Ocak 1960 günü Sens yakınlarında geçirdiği trafik kazası sonucu, yayıncısı Gallimard’la birlikte hayatını kaybeder. Yıllar önce, ölümünün kimseyi rahatsız etmeyecek şekilde gerçekleşmesini istemiş ve “bugün en derinden arzu ettiğim şey, sevdiğim insanların huzurunu bozmayacak, sessiz bir ölümdür” demiştir. Oysa ölümü, başta Avrupa olmak üzere, tüm dünyada yankı uyandırır. Kaza günü çantasında bir romanın notları bulunur. Bu roman, kendi yaşantısıyla, ailesi ve çevresiyle ilgili bilgileri de içerir; sonlanmamış bu çalışma, ileriki yıllarda İlk Adam (Le premier homme) adıyla yayımlanır. Kitap, okuyucuyla buluştuğu 1994'ün en çok ses getiren edebiyat olayı olur.
Yarım kalması, Camus’nün yaşamına dair çarpıcı bilgiler sunması, gençliği ve aile çevresiyle ilgili yalın ama bir o kadar da yoğun belirlemeleri içinde barındırışı, İlk Adam’ın ilgi görmesinin başlıca nedenleridir. Ama asıl önemi “absurde”ü ve ona neden başkaldırılması gerektiğini anlatan şu sözlerde aranmalı: “(…) Taşta babasının doğum tarihini bu sırada okudu, bu tarihi bilmediğini de böylece ayrımsadı. Sonra iki tarihi okudu, 1885-1914 ve kendiliğinden bir hesap yaptı: Yirmi dokuz. Birden bir düşünce takıldı kafasına, bedeninde bile sarstı onu. Kırk yaşındaydı. Bu taşın altında yatan ve babası olmuş olan adam kendisinden daha gençti. Ve bir anda yüreğini dolduruveren sevgi ve acıma dalgası, oğlu ölmüş babanın anısına doğru götüren ruh devinimi değil; olgun bir adamın haksız olarak katledilmiş çocuk karşısında duyduğu çalkantılı acımaydı. Burada bir şeyler doğal düzene uymuyordu ve doğrusunu söylemek gerekirse, düzen diye bir şey yoktu, oğlun babadan daha yaşlı olduğu yerde çılgınlık ve kargaşa vardı yalnızca.” Bugün de olduğu gibi...
(*) Cumhuriyet Kitap, 07.01.2010
ALİ BULUNMAZ
“Bugünün zorbalıkları ne susmayı kabul ediyor ne de yansızlığı. Kendini belirtmek zorbalıktan yana ya da ona karşı olmayı gerektiriyor. Bu durumda benim söyleyeceğim şu: Ben zorbalığa karşıyım.”
“Günümüzde, yargıçlar, suçlandırılanlar ve tanıklar görülmedik bir hızla birbirine karıştı.”
“İnsanda dikkate değer olan umutsuzluk içinde olması değil, umutsuzluğu aşması ya da unutmasıdır. Bir umutsuzluk edebiyatı hiçbir zaman evrensel olmayacak. Evrensel edebiyat umutsuzlukta duramaz.”
Albert Camus
Camus, 7 Kasım 1913'te Alsace'lı yoksul bir ziraat işçisinin oğlu olarak (Cezayir’in Constantine vilayetine bağlı) Mondovi’de dünyaya gelir. Babası, 1914’te Marne Savaşı’nda aldığı yaralar sonucu ölünce, kardeşi Lucien ve Camus’ye bakabilmek için evlerde temizlik işlerinde çalışan annesi ve diğer kardeşine ek olarak, anneannesi ve felçli dayısıyla bir arada Cezayir’in işçi mahallelerinden birinde, iki odalı bir evde yaşamaya başlar.
1918 ile 1923 yılları arasında Cezayir şehrinde öğrenim gördüğü, Belcourt İlkokulu'ndaki öğretmeni Loise Germain başarısını fark ettiğinden Camus’yü Cezayir Lisesi’nin burs için açtığı sınavlara hazırlar. Kendi imkânlarıyla okuması güç olduğundan bu girişimin önemi büyüktür; zira kazandığı bursla 1923 ile 1930 yılları arasında lisede okuma fırsatını yakalar. Yaz tatillerinde çalışarak aile bütçesine katkı sağladığı lise dönemindeki en büyük tutkuları ise, “denizde kendimi yitirmez, kendimi bulurdum” dediği yüzme ve futboldur. Lise yıllarındaki kısa futbol macerasını kaleci olarak sürdüren Camus, şekillenen ahlak söylemini futbola borçlu olduğunu, uzun zaman sonra kendisiyle yapılan bir söyleşide “ben ahlak ve yükümlülük üzerine bildiklerimi futbola borçluyum; topun asla beklenen köşeden gelmeyeceğini çabuk öğrendim” sözüyle ifade eder.
1930’da “Yüksek Okula Hazırlık Sınıfları”nda, kendisini önemli oranda etkileyen Jean Grenier’den felsefe dersleri alan Camus, aynı yıllarda yakalandığı verem nedeniyle hem felsefe derslerini hem de futbolu bırakıp aile evinden uzaklaşmak zorunda kalır.
1933’te ilk evliliğini yapan Camus, ertesi yıl eşinden ayrılır, hayatını kazanmak için çeşitli işlerde çalışırken, 1934’te felsefe lisansını almayı başarır. Aynı yıl Fransız Komünist Partisi’ne katılır ve Müslümanlar arasında çeşitli propaganda faaliyetleri yürütür. 1935’te Pierre Laval’ın Moskova’yı ziyaretiyle komünistlerin, Arapları dışlayıp kendi politikalarını oluşturmaları yüzünden partiden ayrılır, partiden kesin olarak kopuşu 1937'ye rastlar.
1935’te, daha sonradan “Ekip Tiyatrosu” adını alacak olan ve işçilere iyi oyunlar sunabilmeyi amaçlayan “İş Tiyatrosu”nu kurar. Aynı yıl, ilk eseri olan Tersi ve Yüzü’nü (L’Envers et L’Endroit) yazar; bu eseri ancak 1937’de basılır. Camus 1938’e değin İş Tiyatrosu’nda bazı temsillerde görev alır ve 1936’da yazdığı Avusturya’da İsyan adlı piyesi de İş Tiyatrosu’nda sahnelenir. Camus’nün tiyatro sevgisi yaşamının sonuna dek sürse de, en az ilgi gören yapıtları yine bunlardır. Tiyatro sevgisinin; bunu işçilerle bir arada yaşayışı ve onlara aktarışının gerekçesini “kendimi, yalnızca tanımak ve ‘yaşamak’ isteğini duyduğum Fransız işçilerinin yanında iyi hissediyorum, onlar benim gibi” diyerek açıklar. Yine tiyatro sevgisine yönelik olarak “neyse ki tiyatro bana yardımcı oluyor, ciddi bir şeyi alaylı biçimde anlatmak yalandan daha iyi; alaylı anlatım doğruya, sahnelediği olaydan daha yakın” açılımını yapar. Çağın parçalanmışlığının ve ölçüsüzlüğünün üstesinden gelme yolu Camus’ye göre sanattan geçer: Bu noktada sanatın birleştiriciliğine atıf yaparken; sanata değerini veren şeyin başkalarıyla paylaşılması olduğunu belirtir. Sanatın bu yönleri, Camus’nün tiyatro eserlerinde yoğun biçimde göze çarpar. Onun için tiyatro oyuncusu, yaşamın saçmalığını iyi bilen ve hayatı katlanılır hale getiren birey olduğundan; yaşama değer katan tiyatro da (insanlarla oyuncular arasında bağ kurarak), kişiyi yalnızlıktan kurtaran bir sanat etkinliği kimliğine bürünür. Bunların dışında Camus’ye göre tiyatroda ve diğer tüm sanat dallarında estetik kaygısı da hâkim olmalıdır; bu, insanı tanıma ve sevme düşüncesidir. Camus’nün savunduğu Akdeniz ruhu ya da güneş felsefesi denilen şey de, bununla aynı doğrultuda: Ona göre insan, insana ve değerlere bağlı kalmalı. Tarihle birlikte, doğa ve güzellik de bilinmelidir; “doğa ve güzellik bilmezden gelinerek bir başkaldırı hareketi geliştirmek tarihten, emeğin ve varlığın onurunu ister istemez sürgün etmek anlamına gelir. Camus, adaletsizliğin yadsınıp yadsınamayacağını sorup, bunu “evet” diye yanıtlarken; bu arada “dünyanın güzelliğinin de selamlanmaya ara verilmemesi gerektiğini bildirir.” Savunduğu Akdeniz ruhu veya güneşin felsefesi tam da bu şekilde açıklanabilir.
Yine 1935'te, Plotin ve St. Augustin üzerine hazırladığı çalışmayla (Plotin ve St. Augustin’in Eserlerinde Helenizm ve Hıristiyanlığın İlişkileri) doktoraya hazırlık diploması alır. Üniversitede öğretim üyeliği yapmasına olanak sağlayacak doçentlik sınavına aday olmuşsa da, hastalığının şiddetlenmesi nedeniyle bu girişimi sonuçsuz kalır. Sağlığının düzelmesi için, Fransız Alplerinde bir tatil yöresine gider.
“KORKU ÇAĞI”NDA FELSEFE
Camus, 1938’de İtalya, Avusturya ve Çekoslovakya’yı ziyaret eder. Cumhuriyetçi Cezayir (Alger Républicain) gazetesinde çalışmaya başlar, söyleşiler yapar, edebiyat yazıları kaleme alır, başyazarlığı üstlenir; özellikle ses getiren davalara ve söyleşilere yer verir. 1936-1937 arasında yazdığı denemeler, 1939’da Düğün (Noces) adıyla Cezayir’de basılır. 1938’de Caligula adlı oyunu yazar, ilk romanı Yabancı (L’Etranger) ve ilk felsefi denemesi olan Sisifos Söyleni (Le Mythe de Sisype) üzerinde düşünmeye başlar. 1939’da askere yazılmayı dener ama sağlık komisyonu tarafından bu isteği reddedilir.
Bu yıllar Camus'nün felsefi söylemini oluşturuşunu imler. Bilimin, aklın, politika ve insanın yenilgiye uğradığı yıllarda kurduğu söylemini iki döneme ayırmak mümkün: İlk döneminde, “absurde” (saçma, uyumsuz) kavramı üzerinde yoğunlaşır ve ana tema olarak da intiharı işler. İntiharın içerdiği temel çelişkileri anlatmayı görev edinir ve dünyanın saçmalığıyla intihar arasındaki ilişkiyi ya da ilişkisizliği ortaya koymaya çalışır. Düşünsel gelişiminin ikinci döneminde ise başkaldırı kavramını irdelerken, ana tema olarak da cinayeti seçer. Başkaldırı, bir anlam ve değer uğruna ise, onunla insanları ölüme götürmek Camus’ye göre büyük bir tutarsızlıktır. Başkaldırı Camus için metafizik ile tarihsel olmak üzere ikiye ayrılır ve bunlar en açık ve ayrıntılı biçimde Başkaldıran İnsan adlı eserde ele alınır. Camus’nün iki döneminin veya irdelediği kavramların ortak sonucu ölüm ise mutlak bir son ve saçma yaşantıyı ortaya çıkaran temel ilkedir. Bu felsefi söylemiyle çağını tanımlayışı ise dikkate değer:
“On yedinci yüzyıl matematik çağı, on sekizinci yüzyıl fizik çağı; yüzyılımız ise korku çağıdır. Diyeceksiniz ki korku bir bilim değildir. Ama bu korkuda bilimin payı var. Çünkü kuramsal alandaki son gelişmeleri onu kendi kendini yadsımaya götürdü; pratik alandaki gelişmeleri ise, bütün dünyayı yok edebilecek duruma getirdi. Üstelik, korku bir bilim sayılmasa bile, onun bir teknik olduğu su götürmez (…) İnsanlar arasındaki sürüp gelen uzun diyalog bitti. İnandırılamayan bir adamdan elbette korkulur.”
Camus 1941’de Cezayir’in Oran kentine gider ve burada öğretmenlik yapmaya başlar. 1941 Şubat'ında Sisifos Söyleni’ni bitirir; iki önemli eseri Yabancı ve Sisifos Söyleni, 1942’de yayımlanır. “Absurde”ün neliğine ilişkin belirlemelerini çoğunlukla Sisifos Söyleni'nde ortaya koyan Camus, önsözde “absurde” ile ilgili bir felsefe geliştirmediğini, aksine onu betimlediğini söyler. Sisifos Söyleni “absurde” ile ilgili bir kitap olmakla birlikte Camus burada, bir “felsefe” yaratmaya çabalamadığını belirtir, dünyanın “absurde”lüğünün; uyumsuzluğunun veya saçmalığının “nerede olduğunu” sorar. Ona göre saçmalık ya da uyumsuzluk “her sokağın dönemecinde her adamın yüzüne çarpabilir.” Dolayısıyla “absurde” her an her yerdedir; insanın yaşam ve varoluşu onu zorunlu kıldığından Camus, başta Sisifos Söyleni olmak üzere eserlerinde, insanın durumunu olduğu gibi gözler önüne sermeye gayret eder. Buradaki “absurde” anlatımı, Yabancı'nın kahramanı Meursault'yla ete kemiğe bürünür.
Yabancı ve Sisifos Söyleni yayımlanmadan önce verem krizi nedeniyle Fransa’ya döner. 1943’te “Combat” diye bilinen ve aynı adla bir yeraltı gazetesi çıkaran direniş grubuna katılır, beri yandan Gallimard Yayınevi’nde metin okuyucusu olarak çalışmaya başlar. 1943’ün sonlarına doğru Combat’ın yazı işleri müdürü olur. Aynı yıl, dört mektuptan oluşan Bir Alman Dosta Mektuplar'ın (Letters a ami allemand) ilk ikisini yazar; diğer iki mektubu ise 1944’te kaleme alır. Sartre ile tanışması da bu yıla rastlar ve dostlukları 1951’de Camus’nün Başkaldıran İnsan (L’Homme Revolté) adlı yapıtının yayımlanmasına kadar sürer. Camus ve Sartre, ilk önemli kitapları yayımlanınca birbirini keşfeder. 1944’teki tanışmayı tetikleyen en somut olay, Sartre’ın Şubat 1943’te Camus’nün Yabancı romanıyla ilgili “Yabancı’nın Açıklanması” adlı bir yazı kaleme almasıdır. Bu yazıda Sartre, Yabancı’yı “absurde”e yönelik “yazılmış bir başyapıt” olarak niteler. Camus de Sartre’ın kitaplarıyla ilgili olumlu eleştiriler kaleme alır. 1944’te tanışmalarıyla yeşeren dostluk, Soğuk Savaş’ın ağırlığını hissettirdiği 1950’lerin başında tökezler. Asıl fırtına ise Camus’nün 1951’de yayımlanan Başkaldıran İnsan adlı yapıtıyla kopar. 1952’de Sartre’ın bu kitaba karşı eleştirilerini sertleştirmesi ve Camus’nün komünizm yergisi, dostluğu bozan en önemli gelişmelerdir. Camus, komünizmi eleştirir, onun yerine “devrimci sendikalizmi” önerir ve Sartre’ın, “varoluşçuluğu Marksizmin kölesi haline getirdiğini” vurgularken temel dayanağı, varoluşçuluğun insanın özgürlüğü savıyla ortaya çıkmasıyla Marksizmin tarihsel gereklilik görüşünün çeliştiğini öne sürmesidir: Ona göre bir özgürlük felsefesi olan varoluşçuluk “gereklilikle bütünleşip Stalinizmin suç ortağı haline gelir.” Sartre ise bu eleştiriye “anti-komünizm, kişisel sorumluluklardan kaçma ve değişen dünyaya ayak uyduramamadır” diyerek yanıt verir. Sartre’a göre Sovyetler’deki kimi baskılarına rağmen komünizm, Fransa’da işçilerin biricik umudu ve siyasi ifade tarzıdır.
DİRENİŞ VE BAŞKALDIRI
1946’nın ilkbaharında ABD yolculuğunu gerçekleştiren Camus, hemen bir yıl sonra Combat’ın sahibinin ve politik çizgisinin değişmesi üzerine bu gazeteden ayrılır; öte yandan hem eleştirmenler ödülünü alır hem de Veba'yı (La Peste) yayımlar. Veba, başkaldırı felsefesinin perdesini açan eserdir. Romanda, Rieux ile arkadaşlarının salgınla mücadele ederken “yazgılarına” başkaldırısı ve (Camus'nün yaşamında çok büyük yer kaplayan) direniş anlatılır. Kahramanların, hastalığın kendilerini etkileyebileceğini ve hastalık yenilmiş görünse de bir gün bir yerde yeniden ortaya çıkabileceğini bile bile vebayla baş etmeye çalışmaları, yaşama tutunuşu simgeler.
Camus 1948’de totaliter devletlerin kurbanlarının yakınları ve mağdurlarına yardım amaçlı bir dernek kurar ve aynı yıl Sıkıyönetim adlı piyesi okurla buluşur. 1949 yazını Güney Amerika’da geçirir ve hastalığı burada yeniden ortaya çıkar. 1950’de Doğrular (Justes) adlı piyesi ve 1951’de üzerinde çalışmaya bir yıl önce başladığı Başkaldıran İnsan yayımlanır; her ikisi de siyasal şiddetin eleştirisine yönelik eserlerdir. Franco’nun yönetimindeki İspanya’nın UNESCO’ya kabul edilmesi üzerine Camus, 1952’de bu kurumdaki görevinden ayrılır.
1954’te Cezayir Savaşı başlar ve savaşın ilk günlerinde Camus’nün Yaz (L’élé) isimli eseri okuyucuyla buluşur. Camus-Sartre ilişkisinin kopuşunu hızlandıran bir diğer olay da Cezayir'de yaşananlardır. Bu savaş, Camus’nün doğup büyüdüğü coğrafya ile ilgili kaygı ve görüşlerini dile getirdiği ama Cezayir’deki Fransız egemenliğinden de vazgeçmeme eğiliminde olduğunu gösteren bir turnusol kâğıdıdır. Barıştan, şiddetin son bulmasından bahsetmekle birlikte, Fransız egemenliğini savunması, bir bakıma Camus’nün o güne kadarki en önemli çelişkilerinden birini oluşturur. Camus’nün, Cezayir’i Sartre’dan daha iyi bildiği bir gerçek; fakat Sartre, Camus’ye oranla bu konuda ileriyi daha net görür. Sartre, 1950 ve 60’ların Fransası'nda Cezayir için bağımsızlığı savunan söylemler geliştirir. Bunun yanında, dünyada o zamana değin uygulanmamış “çeşitlilikte” işkencenin sonlandırılması amacıyla sesini de yükseltir. Hatta Sartre, Camus’yü onun sözcükleriyle eleştirerek, Cezayir’de yaşanan katliamları bir ölçüde “anlamlı” bulan eski dostunu “cellatsınız” diyerek kendince yargılar.
Camus, 1955’te Yunanistan’a gider, Dino Buzatti’nin Klinik Bir Vaka (Un caso clinico) adlı yapıtını tiyatroya uyarlar. 1956’da, son romanı olan Düşüş (La Chute) yayımlanır. Camus’nün bunlara ek olarak hayattayken yayımlatma imkânı bulamadığı Mutlu Ölüm (Le Mort heureuse) adlı bir romanı; yine Sürgün ve Krallık [L’Exil et le royaune](1957), Giyotin Üzerine, Defterler (I) [Carnets] 1935-1942 (1962), Defterler (II) 1942-1951 (1964), Defterler (III) 1951-1959 (1966), Yolculuk Günlükleri (Journaux de voyage) adlı yapıtları da bulunur.
Camus, 1957’de Nobel Edebiyat Ödülü'nü alır. Ödülü kazandığını öğrendiği gün (17 Ekim 1957), defterine “Nobel, tuhaf bunalma ve melankoli hissi; yirmi yaşında yoksul ve çıplak, gerçek zaferi tanıdım” sözlerini düşer. Ölümünden hemen önce (1959’da), Dostoyevski’nin Ecinniler’ini tiyatroya uyarlar.
“İSTEDİĞİM, KİMSENİN HUZURUNU BOZMAYACAK SESSİZ BİR ÖLÜM”
Camus'nün tüm yaşamı “absurde” ve onunla başa çıkmak üzere geliştirdiği başkaldırı felsefesini işleyerek geçer. Çünkü o, eylemlere sonradan bir değer yüklenişini çağının başlıca sorunu sayar. Hayranlık duyduğu Eski Yunan'da ise eylem sınırlanarak gerçekleştirilir; yani eylemde ölçü olarak usun sınırları esas alınır. Yirminci yüzyıldan itibaren bu tersine döner, eylemlerin sınırsızlığı ve ölçüsüzlüğü merkeze yerleştirilir; Yunan dünyasında hayat bulan eylemlerin sınırlarını belirleme anlayışı artık terk edilmiştir. Bu yüzden “absurde”ü hem yaşatmak hem de hayat içinde onun üstesinden gelerek yaşamı ve değerleri savunmak adına bir başkaldırı felsefesi ortaya koyar. Onun için başkaldırı, yaşamı aşan ya da yaşamı tüketen; şiddeti yaşamın orta yerine koyan bir gerçek değil, tam tersine değerlerin yanında olan bir çabadır. Buradan hareketle Camus'nün, gününün gerçeklerinin farkında, çağının tanığı bir yazar ve düşünür olduğunu söylemek mümkün.
Camus 4 Ocak 1960 günü Sens yakınlarında geçirdiği trafik kazası sonucu, yayıncısı Gallimard’la birlikte hayatını kaybeder. Yıllar önce, ölümünün kimseyi rahatsız etmeyecek şekilde gerçekleşmesini istemiş ve “bugün en derinden arzu ettiğim şey, sevdiğim insanların huzurunu bozmayacak, sessiz bir ölümdür” demiştir. Oysa ölümü, başta Avrupa olmak üzere, tüm dünyada yankı uyandırır. Kaza günü çantasında bir romanın notları bulunur. Bu roman, kendi yaşantısıyla, ailesi ve çevresiyle ilgili bilgileri de içerir; sonlanmamış bu çalışma, ileriki yıllarda İlk Adam (Le premier homme) adıyla yayımlanır. Kitap, okuyucuyla buluştuğu 1994'ün en çok ses getiren edebiyat olayı olur.
Yarım kalması, Camus’nün yaşamına dair çarpıcı bilgiler sunması, gençliği ve aile çevresiyle ilgili yalın ama bir o kadar da yoğun belirlemeleri içinde barındırışı, İlk Adam’ın ilgi görmesinin başlıca nedenleridir. Ama asıl önemi “absurde”ü ve ona neden başkaldırılması gerektiğini anlatan şu sözlerde aranmalı: “(…) Taşta babasının doğum tarihini bu sırada okudu, bu tarihi bilmediğini de böylece ayrımsadı. Sonra iki tarihi okudu, 1885-1914 ve kendiliğinden bir hesap yaptı: Yirmi dokuz. Birden bir düşünce takıldı kafasına, bedeninde bile sarstı onu. Kırk yaşındaydı. Bu taşın altında yatan ve babası olmuş olan adam kendisinden daha gençti. Ve bir anda yüreğini dolduruveren sevgi ve acıma dalgası, oğlu ölmüş babanın anısına doğru götüren ruh devinimi değil; olgun bir adamın haksız olarak katledilmiş çocuk karşısında duyduğu çalkantılı acımaydı. Burada bir şeyler doğal düzene uymuyordu ve doğrusunu söylemek gerekirse, düzen diye bir şey yoktu, oğlun babadan daha yaşlı olduğu yerde çılgınlık ve kargaşa vardı yalnızca.” Bugün de olduğu gibi...
(*) Cumhuriyet Kitap, 07.01.2010
7 Ocak 2010 Perşembe
KENDİNİ ANLATAN YOL HİKÂYELERİ (*)
ALİ BULUNMAZ
Hiçbir yol ya da yolculuk, yola çıkmadan yazılamaz. Yol çağırırsa gitmek gerekir. Sonunda notlar, yazı ve izlenimlerin toplamı çıkmalar gelirse ne âlâ. Yolculuk sabırla, adım adım gerçekleşen bir şeyse, onu kaleme almak da aynı oranda hatta belki biraz daha fazla sabır gerektiriyor.
Münir Göle, Yol Durumu isimli kitabına önsöz niyetine yazdığı “Yolağazı”nda “her gittiğim yerden anlatı çıkaracağım diye zorlamadım kendimi, anlatı çıkan yerleri bu kitaba almakla yetindim” diyor. Burada bir belirleme daha var:
“Yabancı bir yerde olmak, yolcunun kendi içindeki yabancılaşmayı harekete geçirir çoğu kez (...) Yalnız kalmaya ihtiyacı vardır. Dışarıdan düşleri, düşünceleri, duyguları, duyumları topluyordur; içerilerde bir yer arıyordur, o yerin olmadığını bilse bile. Yalnız kalmaya ihtiyacı vardır, yol sonuna kadar.” Yalnız da olsa kimi zaman yanında bitiveren bir yol arkadaşı da bulunsa, Göle, yola çağırıyor; “her yol sizi bekliyor” diyor.
KUYTUDAKİ HAYALET KIPIRDANINCA
Doğum sancıları süren bir romana esin kaynağı olan ve Johannes Vermeer'in hayata merhaba dediği kente uğruyor Göle. Dolayısıyla, eğer sıralı şekilde ilerleyecekse okur, onun ilk durağı Delft.
Kentin sokaklarını adımlamak, aynı zamanda Vermeer'in hayatını eşelemek anlamına da geliyor. Ailesini, arkadaşları, yakınları ve çalışma ortamını... Daha önemlisi Vermeer'in resimlerinin arkaplanına da el uzatıyorsunuz Göle aracılığıyla.
Bir sonraki durak “gerçeğin, düşselin uzantısı olduğu” İrlanda. Göle'nin yanında bu kez kızı ve onunla paylaşamadığı bir öykü var. Anne Bonney'in hikâyesi. Ünlü bir öykü, adı da “Üç Gümüş Kaşık.” Baba-kız gezilen İrlanda'da ikiliye eşlik ediyor öykü. Göle'nin yazılarında yalnızca anlatmış olmak adına anlatımlar yer almıyor. “Gidin, görün” biçemi de değil bu. Aktardıkları, önemli gördüğü; kendini anlatan hikâyeler aslında.
Endülüs'e uzanış ise tarih kokuyor. Tarık bin Ziyad'dan fethe, köle pazarlarından aşka kadar tarih sayfalarında geziniyor okur. İsveç sehayatinde, Dalarö'yü adımlayışı ona şöyle yazdırıyor: “Dış dünyaya olan ilgimi askıya almak, duyarlığımı yitirmek, derin bir acıyı iliklerime dek yayarak uyuşturmak, her türlü eylemden uzak durmak, kendimi yitirmek, geçici bir hiçliğe demir atmak arzusunu taşıyorum” (s. 30).
Her yeni yolculuk ve onun anlatımı, derinliği olan sözler içeriyor. İtalya'nın Vicenza kentinin mimarı Palladio'nun konu edildiği gezide olduğu gibi: “Her yolcu kendi kuytusundaki bir hayaletin peşi sıra düşer yola.”
Göle'nin en ilginç anlatılarından biri Brezilya'daki küçük balıkçı köyüne gidişiyle ilgili. Yıllardır önyargıyla bu ülkeye uğramayı reddeden gezgin, farklı ve klişeden uzak bir tutamak bulduğunda hemen bavulunu hazırlıyor. Yağmur ormanlarının orta yerinde ücra bir otelde konaklayıp değişik bir şey deneyimliyor.
Bununla da kalmayıp kimi tanıdıklarına burayı önerişinden keyifli bir hikâye daha doğuyor. Ayrıntıları anlatmak yersiz ama Brezilya gezisine dair öykü bittiğinde şu soruyu sorabiliyorsunuz kendinize: Burada tatil yapmak ister miyim?
DÖNÜŞÜ OLAN YOLLAR
“Patagonya”yı çoğu zaman uzaklık ve ıssızlıkla eşleştirip, işin içine biraz da ironi katıp kullanıyoruz. Ama orası da dünyada bir parça, ayrıksı belki fakat yeryüzünden ayrı değil. Kim gitmek ister Patagonya'ya? Kâşif, araştırmacı ya da çevreci? Peki, ya gezgin veya meraklılar? Göle, ikinci gruptan ve Patagonya'nın ona çağrıştırdıkları da okunası:
“Yer değiştirenlerin kimi iz bırakmaya kimi iz silmeye çalışır. İzlerin ötesinde, çok daha geniş bir zaman ve mekânın ortasında, zamansızlığın, mekânsızlığın ve ait olmamanın özgürlük duygusu var Patagonya'da. Kimini kaçıran, kimini çeken ama herkesin içinde kesin, silinmez bir biçimde yer eden bu duygu, her kişinin kendi derinliklerindeki bir iç gerçeğe karşılık geliyor kuşkusuz. Bu iç gerçeğin ne olduğu, nasıl yaşandığı, benzerliği ya da farklılığı değil önemli olan. Bir sonsuzluğun başlangıcı olmasında kilitleniyor her şey” (s. 62).
Honduras da Patagonya'ya benziyor. Benzerliği yaratan, adının bile pek çok insan tarafından bilinmemesi ve haritayla buluşan elin ne yöne gideceğini şaşırması belki de. Ama Göle için Honduras, kaçış hali anlamına bürünüyor.
Kitapta soluk alıp veren hemen her yol hikâyesinde olduğu gibi tarihiyle, geçmiş ve hissettirdikleriyle Honduras da özel bir coğrafya Göle için. Genel anlamda Latin Amerika'nın, yazarı çeken bir yanı var. Gerisi için sözü Göle'ye bırakmak en iyisi: “Kimi coğrafyalar vardır, kişinin kendi doğup büyüdüğü topraklardan çok uzak olmalarına, daha ötesi kültürel kimliğine bütünüyle ters düşmelerine karşın, o kişiyi kendine çeker, çağırır. Bunu basit bir kopma, uzaklaşma, pusulayı yitirme arzusuyla açıklamanın yetersiz olduğuna inanıyorum. Latin Amerika benim için böylesi bir çekimin kaynağı oldu, küçüklüğümden beri.”
Kitapta yolculuklar çıkıyor karşımıza, yollar, kişiler, mekânlar. Ama Göle'ninki korsanların, dönüşü olmayan yolculuklarına benzemiyor. Korsanların geçmişini eşelerken değindikleriyle, hem zihinlere önemli bilgiler kazıyor hem de yolculuğun ya da gezginliğin felsefi ve tarihsel anlatımına yeni bir sayfa ekliyor.
Korsan ona göre “denizin üzerinde devinirken zamansızlığa demir atıyor, nereye gittiğini bilmiyor, amacı yok; onun öyküsü toprağın altında veya denizin dibinde sonlanıyor; mirasını bırakacağı kimse olmadığından, hem geçmişle hem de gelecekle arası iyi değil.”
Denizlerden Kıta Avrupasına geçiş yapılınca, yeraltının yerüstünden daha geniş olduğu Prag'a uğruyor gezginimiz. Şatolar, kale ve köprülerle çevrelenmiş kente dair hikâyeleri uzun uzun anlatıyor Göle. Bu arada Prag'ın kelime anlamını da öğreniveriyoruz. Prag, su kıyısına kurulan, yaşam ve ölüm arasında gelgitlerle dolu bir kent olmuş tarihte. Kısacası burası ve ötesi arasında bir “eşik.”
Göle'nin yaşadığı ülke İsviçre için sürpriz bir ifadesi var: “Burada hayat yok.” “Hayat”tan kastettiği, alaysı biçimde vurguladığı karmaşa; kuralsızlık ve belki de kural tanımazlık hafiften. Tekdüze, sıradan ve yarın öbür gün ne olacağını bilerek ya da büyük oranda tahmin ederek yaşamak... Cenevre'den söz açınca kentin “iç dengeyi sağlama” özelliği giriyor devreye Göle'ye göre.
Kendisinden yola çıkıp, “yerleşik yabancı” kavramını da kurcalıyor: “Yerleşik yabancı, bir yandan turist gibi bulunduğu yerin güzellik ya da çirkinliklerini bir mesafeden izler, öte yandan o yeri iyi tanımanın, dilini konuşup âdetlerini bilmenin keyfini sürer. Bu sayede, kişi o yerin içine özgürce dalabilir, içeri kayabilir, orada saklanabilir, kaybolabilir, yok olabilir” (s. 108). En sonda mezarlık ziyaretleri, ölüm ve yolculuk arasında kurulan bağlantı “gitmek ölmektir biraz, ölmek de gitmek” cümlesiyle kitabı bitiriyor.
Münir Göle, Yol Durumu'nda yalnızca yol hikâyeleri anlatmıyor. Bunun ötesinde, gittiği yerlerden damıttığı ve anlatmaya değer öyküleri paylaşıyor bizlerle. Kısacası “anlatılacak bir şey yoksa yolda, anlatmam” diyor. Şişkin, balonlara bindirilmiş metinler yazmam demeye getiriyor. Dikkat çeken bir başka şey, her anlatının fotoğraflarla beslenmesi. Üstelik hepsi de Göle'nin objektifinden çıkma.
Yol Durumu, yolculuğun kendisi üzerine bir kitap diğer yönüyle. Gezilen yerlerin tarihi, bugünü, edebi, sanatsal ve düşünsel kimliğinin yanı sıra seyahat eylemini, yolcu ile turist arasındaki ayrımı da belirginleştiren bir niteliğe sahip.
Çoğu zaman sorduğumuz bir soruyu da yanıtlıyor beri taraftan: Nasıl başlar yolculuk? Onu tetikleyen ne? Kitabın başlarındaki ifade, yolculuğu kışkırtan her şeyi ortaya koyuyor: “Her yolun başında önce arzu vardır. Arzu, gidilecek yere yöneltilir ama öncelik arzunun kendisindedir. Arzu harekete geçirir, yer ve hedef belirler, tek amacı doyuma ulaşmaktır. Arzu iyice yerleştikten sonra yola çıkılır. Arzu aradıklarını istediklerini bulur çıkarır yol boyunca; kendi sahnelerini yaratır, ayin alanlarını seçer, oyun sahaları, zevk mekânları bulur. Arzu, yol boyunca tek başınadır, kendisinden başkasını düşünemeyecek kadar bencildir, yanındakilere aldırmaz, yolunu sürer” (s. 32). Bu satırlardan da anlaşılacağı üzere Yol Durumu, yolculuğun felsefi anlatımı bir yerde. Yani Münir Göle yazdıklarıyla, yolculuğun felsefesine veya düşünsel yönüne de yelken açıyor.
Yol Durumu/ Münir Göle/ Yapı Kredi Yayınları/ 120 s.
(*) Cumhuriyet Kitap, 31.12.2009
ALİ BULUNMAZ
Hiçbir yol ya da yolculuk, yola çıkmadan yazılamaz. Yol çağırırsa gitmek gerekir. Sonunda notlar, yazı ve izlenimlerin toplamı çıkmalar gelirse ne âlâ. Yolculuk sabırla, adım adım gerçekleşen bir şeyse, onu kaleme almak da aynı oranda hatta belki biraz daha fazla sabır gerektiriyor.
Münir Göle, Yol Durumu isimli kitabına önsöz niyetine yazdığı “Yolağazı”nda “her gittiğim yerden anlatı çıkaracağım diye zorlamadım kendimi, anlatı çıkan yerleri bu kitaba almakla yetindim” diyor. Burada bir belirleme daha var:
“Yabancı bir yerde olmak, yolcunun kendi içindeki yabancılaşmayı harekete geçirir çoğu kez (...) Yalnız kalmaya ihtiyacı vardır. Dışarıdan düşleri, düşünceleri, duyguları, duyumları topluyordur; içerilerde bir yer arıyordur, o yerin olmadığını bilse bile. Yalnız kalmaya ihtiyacı vardır, yol sonuna kadar.” Yalnız da olsa kimi zaman yanında bitiveren bir yol arkadaşı da bulunsa, Göle, yola çağırıyor; “her yol sizi bekliyor” diyor.
KUYTUDAKİ HAYALET KIPIRDANINCA
Doğum sancıları süren bir romana esin kaynağı olan ve Johannes Vermeer'in hayata merhaba dediği kente uğruyor Göle. Dolayısıyla, eğer sıralı şekilde ilerleyecekse okur, onun ilk durağı Delft.
Kentin sokaklarını adımlamak, aynı zamanda Vermeer'in hayatını eşelemek anlamına da geliyor. Ailesini, arkadaşları, yakınları ve çalışma ortamını... Daha önemlisi Vermeer'in resimlerinin arkaplanına da el uzatıyorsunuz Göle aracılığıyla.
Bir sonraki durak “gerçeğin, düşselin uzantısı olduğu” İrlanda. Göle'nin yanında bu kez kızı ve onunla paylaşamadığı bir öykü var. Anne Bonney'in hikâyesi. Ünlü bir öykü, adı da “Üç Gümüş Kaşık.” Baba-kız gezilen İrlanda'da ikiliye eşlik ediyor öykü. Göle'nin yazılarında yalnızca anlatmış olmak adına anlatımlar yer almıyor. “Gidin, görün” biçemi de değil bu. Aktardıkları, önemli gördüğü; kendini anlatan hikâyeler aslında.
Endülüs'e uzanış ise tarih kokuyor. Tarık bin Ziyad'dan fethe, köle pazarlarından aşka kadar tarih sayfalarında geziniyor okur. İsveç sehayatinde, Dalarö'yü adımlayışı ona şöyle yazdırıyor: “Dış dünyaya olan ilgimi askıya almak, duyarlığımı yitirmek, derin bir acıyı iliklerime dek yayarak uyuşturmak, her türlü eylemden uzak durmak, kendimi yitirmek, geçici bir hiçliğe demir atmak arzusunu taşıyorum” (s. 30).
Her yeni yolculuk ve onun anlatımı, derinliği olan sözler içeriyor. İtalya'nın Vicenza kentinin mimarı Palladio'nun konu edildiği gezide olduğu gibi: “Her yolcu kendi kuytusundaki bir hayaletin peşi sıra düşer yola.”
Göle'nin en ilginç anlatılarından biri Brezilya'daki küçük balıkçı köyüne gidişiyle ilgili. Yıllardır önyargıyla bu ülkeye uğramayı reddeden gezgin, farklı ve klişeden uzak bir tutamak bulduğunda hemen bavulunu hazırlıyor. Yağmur ormanlarının orta yerinde ücra bir otelde konaklayıp değişik bir şey deneyimliyor.
Bununla da kalmayıp kimi tanıdıklarına burayı önerişinden keyifli bir hikâye daha doğuyor. Ayrıntıları anlatmak yersiz ama Brezilya gezisine dair öykü bittiğinde şu soruyu sorabiliyorsunuz kendinize: Burada tatil yapmak ister miyim?
DÖNÜŞÜ OLAN YOLLAR
“Patagonya”yı çoğu zaman uzaklık ve ıssızlıkla eşleştirip, işin içine biraz da ironi katıp kullanıyoruz. Ama orası da dünyada bir parça, ayrıksı belki fakat yeryüzünden ayrı değil. Kim gitmek ister Patagonya'ya? Kâşif, araştırmacı ya da çevreci? Peki, ya gezgin veya meraklılar? Göle, ikinci gruptan ve Patagonya'nın ona çağrıştırdıkları da okunası:
“Yer değiştirenlerin kimi iz bırakmaya kimi iz silmeye çalışır. İzlerin ötesinde, çok daha geniş bir zaman ve mekânın ortasında, zamansızlığın, mekânsızlığın ve ait olmamanın özgürlük duygusu var Patagonya'da. Kimini kaçıran, kimini çeken ama herkesin içinde kesin, silinmez bir biçimde yer eden bu duygu, her kişinin kendi derinliklerindeki bir iç gerçeğe karşılık geliyor kuşkusuz. Bu iç gerçeğin ne olduğu, nasıl yaşandığı, benzerliği ya da farklılığı değil önemli olan. Bir sonsuzluğun başlangıcı olmasında kilitleniyor her şey” (s. 62).
Honduras da Patagonya'ya benziyor. Benzerliği yaratan, adının bile pek çok insan tarafından bilinmemesi ve haritayla buluşan elin ne yöne gideceğini şaşırması belki de. Ama Göle için Honduras, kaçış hali anlamına bürünüyor.
Kitapta soluk alıp veren hemen her yol hikâyesinde olduğu gibi tarihiyle, geçmiş ve hissettirdikleriyle Honduras da özel bir coğrafya Göle için. Genel anlamda Latin Amerika'nın, yazarı çeken bir yanı var. Gerisi için sözü Göle'ye bırakmak en iyisi: “Kimi coğrafyalar vardır, kişinin kendi doğup büyüdüğü topraklardan çok uzak olmalarına, daha ötesi kültürel kimliğine bütünüyle ters düşmelerine karşın, o kişiyi kendine çeker, çağırır. Bunu basit bir kopma, uzaklaşma, pusulayı yitirme arzusuyla açıklamanın yetersiz olduğuna inanıyorum. Latin Amerika benim için böylesi bir çekimin kaynağı oldu, küçüklüğümden beri.”
Kitapta yolculuklar çıkıyor karşımıza, yollar, kişiler, mekânlar. Ama Göle'ninki korsanların, dönüşü olmayan yolculuklarına benzemiyor. Korsanların geçmişini eşelerken değindikleriyle, hem zihinlere önemli bilgiler kazıyor hem de yolculuğun ya da gezginliğin felsefi ve tarihsel anlatımına yeni bir sayfa ekliyor.
Korsan ona göre “denizin üzerinde devinirken zamansızlığa demir atıyor, nereye gittiğini bilmiyor, amacı yok; onun öyküsü toprağın altında veya denizin dibinde sonlanıyor; mirasını bırakacağı kimse olmadığından, hem geçmişle hem de gelecekle arası iyi değil.”
Denizlerden Kıta Avrupasına geçiş yapılınca, yeraltının yerüstünden daha geniş olduğu Prag'a uğruyor gezginimiz. Şatolar, kale ve köprülerle çevrelenmiş kente dair hikâyeleri uzun uzun anlatıyor Göle. Bu arada Prag'ın kelime anlamını da öğreniveriyoruz. Prag, su kıyısına kurulan, yaşam ve ölüm arasında gelgitlerle dolu bir kent olmuş tarihte. Kısacası burası ve ötesi arasında bir “eşik.”
Göle'nin yaşadığı ülke İsviçre için sürpriz bir ifadesi var: “Burada hayat yok.” “Hayat”tan kastettiği, alaysı biçimde vurguladığı karmaşa; kuralsızlık ve belki de kural tanımazlık hafiften. Tekdüze, sıradan ve yarın öbür gün ne olacağını bilerek ya da büyük oranda tahmin ederek yaşamak... Cenevre'den söz açınca kentin “iç dengeyi sağlama” özelliği giriyor devreye Göle'ye göre.
Kendisinden yola çıkıp, “yerleşik yabancı” kavramını da kurcalıyor: “Yerleşik yabancı, bir yandan turist gibi bulunduğu yerin güzellik ya da çirkinliklerini bir mesafeden izler, öte yandan o yeri iyi tanımanın, dilini konuşup âdetlerini bilmenin keyfini sürer. Bu sayede, kişi o yerin içine özgürce dalabilir, içeri kayabilir, orada saklanabilir, kaybolabilir, yok olabilir” (s. 108). En sonda mezarlık ziyaretleri, ölüm ve yolculuk arasında kurulan bağlantı “gitmek ölmektir biraz, ölmek de gitmek” cümlesiyle kitabı bitiriyor.
Münir Göle, Yol Durumu'nda yalnızca yol hikâyeleri anlatmıyor. Bunun ötesinde, gittiği yerlerden damıttığı ve anlatmaya değer öyküleri paylaşıyor bizlerle. Kısacası “anlatılacak bir şey yoksa yolda, anlatmam” diyor. Şişkin, balonlara bindirilmiş metinler yazmam demeye getiriyor. Dikkat çeken bir başka şey, her anlatının fotoğraflarla beslenmesi. Üstelik hepsi de Göle'nin objektifinden çıkma.
Yol Durumu, yolculuğun kendisi üzerine bir kitap diğer yönüyle. Gezilen yerlerin tarihi, bugünü, edebi, sanatsal ve düşünsel kimliğinin yanı sıra seyahat eylemini, yolcu ile turist arasındaki ayrımı da belirginleştiren bir niteliğe sahip.
Çoğu zaman sorduğumuz bir soruyu da yanıtlıyor beri taraftan: Nasıl başlar yolculuk? Onu tetikleyen ne? Kitabın başlarındaki ifade, yolculuğu kışkırtan her şeyi ortaya koyuyor: “Her yolun başında önce arzu vardır. Arzu, gidilecek yere yöneltilir ama öncelik arzunun kendisindedir. Arzu harekete geçirir, yer ve hedef belirler, tek amacı doyuma ulaşmaktır. Arzu iyice yerleştikten sonra yola çıkılır. Arzu aradıklarını istediklerini bulur çıkarır yol boyunca; kendi sahnelerini yaratır, ayin alanlarını seçer, oyun sahaları, zevk mekânları bulur. Arzu, yol boyunca tek başınadır, kendisinden başkasını düşünemeyecek kadar bencildir, yanındakilere aldırmaz, yolunu sürer” (s. 32). Bu satırlardan da anlaşılacağı üzere Yol Durumu, yolculuğun felsefi anlatımı bir yerde. Yani Münir Göle yazdıklarıyla, yolculuğun felsefesine veya düşünsel yönüne de yelken açıyor.
Yol Durumu/ Münir Göle/ Yapı Kredi Yayınları/ 120 s.
(*) Cumhuriyet Kitap, 31.12.2009
29 Aralık 2009 Salı
HUKUKTAN VAZGEÇSEK Mİ? (*)
ALİ BULUNMAZ
George Orwell, 1984'ü, bir başka deyişle kişiyi mengeneye alan baskı düzenini betimlediği anti ütopyayı kaleme aldığında pek çok insan, bunun tamamen bir hayal olacağını düşünmüştü belki de. Orwell geleceği gören bir adamdı; gözetleyen mekanizmayı ve gözetlenen toplumu resimlemişti.
Bugün, özellikle 11 Eylül sonrası dünyada “terör” bahanesiyle yatak odalarına kadar röntgenlenen, ne yiyip ne içtiği bile anlık olarak izlenebilen insan, kendini hâlâ özgür sanabiliyor ne mutlu! Tüm bu mekanizmaya hukukun “terör” bahanesiyle siyasete alet edilmesi de eklenince ister istemez Orwell'ın distopik dünya tasavvuruna benzer, hatta belli noktalarda onu aşan bir yapılanmayı ortaya çıkarıyor.
“ŞER EKSENİNE KARŞI İYİLİK CEPHESİ”
11 Eylül, terörün en önemli milatlarından biri, bu tartışmasız. Ancak o gün yaşanan ve ardından gelişen olayların daha uzun süre su götüreceği de aynı oranda tartışmasız. Dünyayı harekete geçiren, insanları şoke eden 11 Eylül, bir acil durum yarattı. Jean-Claude Paye'e göre söz konusu acil durum, pek çok meşrulaştırmayı beraberinde getirdi ve “demokrasi ve insan haklarının korunması” adına yeni bir siyasal sistem yarattı. İşte o siyasal sistem, kişilerin kimi özgürlüklerinden vazgeçmesine dek vardırıldı. Bir başka anlatımla, özgürlük-güvenlik ikilemiyle haklar tırpanlandı; özgürlük gönüllü olarak daraltıldı.
Paye'in vurguladığı gibi, 11 Eylül'ü izleyen zaman diliminde çok fazla sayıda kişi, genişletilen denetime hoşgörü göstermeye ve özel hayatlarını güvenceye alan yasalardan ödün vermeye hazır olduğunu ortaya koydu. “Şer eksenine karşılık iyilik cephesi”nin eli de güçlendi böylece.
ABD'nin siyasal sistemi ve güvenlik talepleri, “terör” korkusu kapsamında, başta Avrupa olmak üzere, neredeyse tüm dünyayı derinden etkiledi ve buna uygun “yasal” düzenemeler yapıldı. Süper güç ABD, tam da bu noktada nasıl etkin olduğunu gösterdi ve kendi vatandaşları için özel hak ile imtiyazların tanınması adına hukuki zemin hazırlatırken, kendi sınırları içindeki “yabancılara” aynı düzenlemenin tam tersini uygulamaya koyuldu.
ABD'de 2001 yılında çıkarılan “Vatanseverlik Yasası” ile polis ve istihbarat birimlerine terörle bağlantısı olduğundan şüphelenilenleri tutuklama ve alıkoyma yetkisi tanınması tüm dünyaya verilen bir mesajdır aslında. Hukukun ve yasaların keyfi biçimde yeniden düzenlenmesi, ABD ve yandaşlarının geri kalan ülkelere verdiği gözdağından başka bir şey değil. ABD sınırları içinde ve geri kalan ülkelerde ilan edilen “olağanüstü hal”in habercisiydi bu yapılanlar.
Olağanüstü hal, yüksek risk taşıyan profilleri belirlemekten özel yaşamları denetleme ve toplumun hareketlerinin kontrolüne kadar uzandırıldı. Dünya çapında dosyalama seferberliği başlarken bu geniş bir fişleme harekâtı demekti. Dolayısıyla şüphelilerin sayısı hızla arttı, terör bağlantısı olduğu tahmin edilen kişi listesi kabardı. Telefon konuşmalarının, internet yazışmalarının ve yolculuk bilgilerinin kayıt altına alınması her şeyin üstüne tuz biber ekti.
ORTAK DÜŞMAN “TERÖR”
“Terörle mücadele” için geliştirilen teknikler sayesinde askıya alınan hukuk ve özgürlükler, yalnızca ABD'yi değil aynı zamanda AB ülkelerini de etkiledi. Terör, örgüt, niyet gibi kavramlar yeniden tanımlanıp “mücadele”ye uygun hale getirildi. Suçlama Paye'in gözlemlerine göre, “artık fiili durumdan, kişi ya da örgütün suç potansiyeli dikkate alınarak” yöneltilmeye başladı. Bu haliyle terör yasaları küresel gözetlemenin meşrulaştırılmış biçimine dönüşmüştü.
AB ülkelerinin hukuki uygulamalarında yapılan değişikliklerin özünü, kurulan olağanüstü halin sınırlarının genişletilmesi oluşturuyordu. Güvenlik güçleri çok daha rahat hareket etmeye başladı ve “önceden müdahale” gibi bir yöntemi yöntemi benimsedi. Avrupa'daki tutuklama usulleri de böylece anayasal özgürlükleri askıya alan bir şekle büründü. Sadece tutuklama değil, şüpheli ya da şüphe uyandıran kişi olarak fişlenen kişilerin çeşitli Avrupa ülkelerine girişini engelleyen bir sistem kurularak seyahat özgürlüğü de önemli ölçüde kısıtlandı.
Tüm bu uygulamalar da özel hayatın denetimi de “fiillerin sonrasından öte potansiyel bir tehdit için önlem alma amacına” dönüktü; “terörle mücadele”, saldırı öncesi kurulan “sistematik usullerin örgütlenmesini meşrulaştırmıştı.” Örneğin bunlardan biri biyometrik kontroldü. 11 Eylül'den beri ABD'ye giren her yabancının fotoğrafları çekildi ve parmak izleri alındı. 2004'ten bu yana da ABD'den ayrılan yabancılar yine aynı şekilde parmak izi vermek zorunda bırakıldı.
1990'larda SSCB'nin çökmesiyle, tarihin ve ulus devletin sonunu muştulayan heyecanlı kalemşorler, 11 Eylül'le beraber alınan güvenlik önlemleri doğrultusunda ulus devlet inşasının gerekliliğine vurgu yapmaya başladı. Bir başka deyişle ulus devleti, “güvenlik” bağlamında yeniden kurguladılar.
Polis yeniden örgütlenerek, bu yeni ulus devletin (güvenlik devletinin) merkez organına dönüştürüldü. Hedef kitle (göçmenler, yabancılar, olağan şüpheliler...) seçilip, bunlar üzerinden “tüm nüfusa uygulanmak koşuluyla hegemonyacı bir yöntem geliştirildi.” Kişiler kimi zaman açıktan kimi zaman da haberleri olmadan soruşturulup fişlenmeye başladı ABD sınırsız iktidar kazanma konusunda yine öncü oldu, Paye'in yorumu şöyle: “ABD kendisini iktidarının sınırlamasından kurtarabilen tek ülke. 'Terörle mücadele'de ABD mahkemeleri kendilerine uluslararası hukuktan kaçan sınır ötesi bir yargı yetkisi verdi (...) Bu, ABD dışında yapılan polis operasyonlarını ya da savaş ilanı olmaksızın yürütülen askeri operasyonları yasallaştırma çabasıydı” (s. 194).
1990'ların ardından küreselleşme söylemini yaratanlarca yeniden inşa edilen güvenliğe dayalı devlet “terörle mücadele” sayesinde düzenin korunmasını ve toplumsal denetimi sağlayıcı bir işleve sahip oldu. Paye'e göre bu devlet modeli için “terörle mücadelenin” açık anlamı “hegemonya ve hakimiyettir.”
“Terörle mücadelenin” su yüzüne çıkardığı bir başka gerçek, düşman ile suçlu arasındaki ayrımın yok edilmesi. Burada söz konusu olan yalnızca düşmanı suçlama sorunu değil Paye'e göre; sorun düşman suçlu yaratılması çoğunlukla, savaş da “suçlu 'devletleri' kapsayan basit bir polis operasyonuna indirgenir” bu durumda.
OLAĞANÜSTÜLÜĞE KARAR VEREN, KURALI DA KOYAR
Süregelen olağanüstü hal, bir yerden sonra saf şiddeti doğurur. Paye'in Benjamin'den alıntıladığı gibi, saf şiddet hukuk düzeninin dışında var olur; mutlak belirsizlik bölgesini simgeler. Hukukun askıya alınması, emperyalist bir yapının kurucu öğesine dönüşür. ABD'de olduğu gibi ikili bir “hukuk” sisteminin doğuşunu da tetikleyebilir: “Yurttaşlar için hukuk devleti ve yabancılar için bir hukuksuzluk yöntemi” (s. 241). Paye, bunu ve adı geçen düzenin yaygınlaştırılmasını “emperyalist hukuk”un olgunlaşması biçiminde niteler.
ABD, “şere karşı başlattığı savaşta” yanındakileri “demokratik”, karşısındakileri “suçlu” ilan edip, “terörle mücadele” kapsamında hukuku askıya alarak yeni bir “hukuk düzeni” yaratır; böylece savaşılacak düşmanı da üretmeye koyulur. Giorgo Agamben'e göre olağanüstü hal kurala dönüştüğünde siyasal sistem ölümcülleşir. Paye de zemininde “terörle mücadelenin” yer aldığı bu eylemi “hegemonya uygulama yolu” olarak görür. Ne de olsa olağanüstülüğe karar veren, kuralı da koyandır.
Güvenlik insanoğlu için hayati öneme sahip. Ancak sadece “güvenlik” adına hukuktan, hak ve özgürlüklerden vazgeçmek; bunu gönüllü biçimde yapmak yeni açmazları, en başta hukuksuzluğu doğurmaz mı? İşte bugün temel sorun da bu: Özgürlük-güvenlik ikileminde tüm hak ve özgürlüklerin bir şekilde tırpanlanması mı yoksa onlara sahip çıkılması mı? Hepsinden önemlisi, tüm bu olup biten karşısında her şeyi kabullenmek mi sesi yükseltmek mi? Kısaca hukukun askıya alındığı olağanüstü hale teslim olmak mı yoksa hukuku yeniden egemen kılmak mı? Bunlar geleceğe dair önemli sorular, hepsinden öte kritik seçimler.
Hukuk Devletinin Sonu/ Jean-Claude Paye/ Çeviren: G. Demet Lüküslü/ İmge Kitabevi/ 268 s.
(*) Cumhuriyet Kitap, 24.12.2009
ALİ BULUNMAZ
George Orwell, 1984'ü, bir başka deyişle kişiyi mengeneye alan baskı düzenini betimlediği anti ütopyayı kaleme aldığında pek çok insan, bunun tamamen bir hayal olacağını düşünmüştü belki de. Orwell geleceği gören bir adamdı; gözetleyen mekanizmayı ve gözetlenen toplumu resimlemişti.
Bugün, özellikle 11 Eylül sonrası dünyada “terör” bahanesiyle yatak odalarına kadar röntgenlenen, ne yiyip ne içtiği bile anlık olarak izlenebilen insan, kendini hâlâ özgür sanabiliyor ne mutlu! Tüm bu mekanizmaya hukukun “terör” bahanesiyle siyasete alet edilmesi de eklenince ister istemez Orwell'ın distopik dünya tasavvuruna benzer, hatta belli noktalarda onu aşan bir yapılanmayı ortaya çıkarıyor.
“ŞER EKSENİNE KARŞI İYİLİK CEPHESİ”
11 Eylül, terörün en önemli milatlarından biri, bu tartışmasız. Ancak o gün yaşanan ve ardından gelişen olayların daha uzun süre su götüreceği de aynı oranda tartışmasız. Dünyayı harekete geçiren, insanları şoke eden 11 Eylül, bir acil durum yarattı. Jean-Claude Paye'e göre söz konusu acil durum, pek çok meşrulaştırmayı beraberinde getirdi ve “demokrasi ve insan haklarının korunması” adına yeni bir siyasal sistem yarattı. İşte o siyasal sistem, kişilerin kimi özgürlüklerinden vazgeçmesine dek vardırıldı. Bir başka anlatımla, özgürlük-güvenlik ikilemiyle haklar tırpanlandı; özgürlük gönüllü olarak daraltıldı.
Paye'in vurguladığı gibi, 11 Eylül'ü izleyen zaman diliminde çok fazla sayıda kişi, genişletilen denetime hoşgörü göstermeye ve özel hayatlarını güvenceye alan yasalardan ödün vermeye hazır olduğunu ortaya koydu. “Şer eksenine karşılık iyilik cephesi”nin eli de güçlendi böylece.
ABD'nin siyasal sistemi ve güvenlik talepleri, “terör” korkusu kapsamında, başta Avrupa olmak üzere, neredeyse tüm dünyayı derinden etkiledi ve buna uygun “yasal” düzenemeler yapıldı. Süper güç ABD, tam da bu noktada nasıl etkin olduğunu gösterdi ve kendi vatandaşları için özel hak ile imtiyazların tanınması adına hukuki zemin hazırlatırken, kendi sınırları içindeki “yabancılara” aynı düzenlemenin tam tersini uygulamaya koyuldu.
ABD'de 2001 yılında çıkarılan “Vatanseverlik Yasası” ile polis ve istihbarat birimlerine terörle bağlantısı olduğundan şüphelenilenleri tutuklama ve alıkoyma yetkisi tanınması tüm dünyaya verilen bir mesajdır aslında. Hukukun ve yasaların keyfi biçimde yeniden düzenlenmesi, ABD ve yandaşlarının geri kalan ülkelere verdiği gözdağından başka bir şey değil. ABD sınırları içinde ve geri kalan ülkelerde ilan edilen “olağanüstü hal”in habercisiydi bu yapılanlar.
Olağanüstü hal, yüksek risk taşıyan profilleri belirlemekten özel yaşamları denetleme ve toplumun hareketlerinin kontrolüne kadar uzandırıldı. Dünya çapında dosyalama seferberliği başlarken bu geniş bir fişleme harekâtı demekti. Dolayısıyla şüphelilerin sayısı hızla arttı, terör bağlantısı olduğu tahmin edilen kişi listesi kabardı. Telefon konuşmalarının, internet yazışmalarının ve yolculuk bilgilerinin kayıt altına alınması her şeyin üstüne tuz biber ekti.
ORTAK DÜŞMAN “TERÖR”
“Terörle mücadele” için geliştirilen teknikler sayesinde askıya alınan hukuk ve özgürlükler, yalnızca ABD'yi değil aynı zamanda AB ülkelerini de etkiledi. Terör, örgüt, niyet gibi kavramlar yeniden tanımlanıp “mücadele”ye uygun hale getirildi. Suçlama Paye'in gözlemlerine göre, “artık fiili durumdan, kişi ya da örgütün suç potansiyeli dikkate alınarak” yöneltilmeye başladı. Bu haliyle terör yasaları küresel gözetlemenin meşrulaştırılmış biçimine dönüşmüştü.
AB ülkelerinin hukuki uygulamalarında yapılan değişikliklerin özünü, kurulan olağanüstü halin sınırlarının genişletilmesi oluşturuyordu. Güvenlik güçleri çok daha rahat hareket etmeye başladı ve “önceden müdahale” gibi bir yöntemi yöntemi benimsedi. Avrupa'daki tutuklama usulleri de böylece anayasal özgürlükleri askıya alan bir şekle büründü. Sadece tutuklama değil, şüpheli ya da şüphe uyandıran kişi olarak fişlenen kişilerin çeşitli Avrupa ülkelerine girişini engelleyen bir sistem kurularak seyahat özgürlüğü de önemli ölçüde kısıtlandı.
Tüm bu uygulamalar da özel hayatın denetimi de “fiillerin sonrasından öte potansiyel bir tehdit için önlem alma amacına” dönüktü; “terörle mücadele”, saldırı öncesi kurulan “sistematik usullerin örgütlenmesini meşrulaştırmıştı.” Örneğin bunlardan biri biyometrik kontroldü. 11 Eylül'den beri ABD'ye giren her yabancının fotoğrafları çekildi ve parmak izleri alındı. 2004'ten bu yana da ABD'den ayrılan yabancılar yine aynı şekilde parmak izi vermek zorunda bırakıldı.
1990'larda SSCB'nin çökmesiyle, tarihin ve ulus devletin sonunu muştulayan heyecanlı kalemşorler, 11 Eylül'le beraber alınan güvenlik önlemleri doğrultusunda ulus devlet inşasının gerekliliğine vurgu yapmaya başladı. Bir başka deyişle ulus devleti, “güvenlik” bağlamında yeniden kurguladılar.
Polis yeniden örgütlenerek, bu yeni ulus devletin (güvenlik devletinin) merkez organına dönüştürüldü. Hedef kitle (göçmenler, yabancılar, olağan şüpheliler...) seçilip, bunlar üzerinden “tüm nüfusa uygulanmak koşuluyla hegemonyacı bir yöntem geliştirildi.” Kişiler kimi zaman açıktan kimi zaman da haberleri olmadan soruşturulup fişlenmeye başladı ABD sınırsız iktidar kazanma konusunda yine öncü oldu, Paye'in yorumu şöyle: “ABD kendisini iktidarının sınırlamasından kurtarabilen tek ülke. 'Terörle mücadele'de ABD mahkemeleri kendilerine uluslararası hukuktan kaçan sınır ötesi bir yargı yetkisi verdi (...) Bu, ABD dışında yapılan polis operasyonlarını ya da savaş ilanı olmaksızın yürütülen askeri operasyonları yasallaştırma çabasıydı” (s. 194).
1990'ların ardından küreselleşme söylemini yaratanlarca yeniden inşa edilen güvenliğe dayalı devlet “terörle mücadele” sayesinde düzenin korunmasını ve toplumsal denetimi sağlayıcı bir işleve sahip oldu. Paye'e göre bu devlet modeli için “terörle mücadelenin” açık anlamı “hegemonya ve hakimiyettir.”
“Terörle mücadelenin” su yüzüne çıkardığı bir başka gerçek, düşman ile suçlu arasındaki ayrımın yok edilmesi. Burada söz konusu olan yalnızca düşmanı suçlama sorunu değil Paye'e göre; sorun düşman suçlu yaratılması çoğunlukla, savaş da “suçlu 'devletleri' kapsayan basit bir polis operasyonuna indirgenir” bu durumda.
OLAĞANÜSTÜLÜĞE KARAR VEREN, KURALI DA KOYAR
Süregelen olağanüstü hal, bir yerden sonra saf şiddeti doğurur. Paye'in Benjamin'den alıntıladığı gibi, saf şiddet hukuk düzeninin dışında var olur; mutlak belirsizlik bölgesini simgeler. Hukukun askıya alınması, emperyalist bir yapının kurucu öğesine dönüşür. ABD'de olduğu gibi ikili bir “hukuk” sisteminin doğuşunu da tetikleyebilir: “Yurttaşlar için hukuk devleti ve yabancılar için bir hukuksuzluk yöntemi” (s. 241). Paye, bunu ve adı geçen düzenin yaygınlaştırılmasını “emperyalist hukuk”un olgunlaşması biçiminde niteler.
ABD, “şere karşı başlattığı savaşta” yanındakileri “demokratik”, karşısındakileri “suçlu” ilan edip, “terörle mücadele” kapsamında hukuku askıya alarak yeni bir “hukuk düzeni” yaratır; böylece savaşılacak düşmanı da üretmeye koyulur. Giorgo Agamben'e göre olağanüstü hal kurala dönüştüğünde siyasal sistem ölümcülleşir. Paye de zemininde “terörle mücadelenin” yer aldığı bu eylemi “hegemonya uygulama yolu” olarak görür. Ne de olsa olağanüstülüğe karar veren, kuralı da koyandır.
Güvenlik insanoğlu için hayati öneme sahip. Ancak sadece “güvenlik” adına hukuktan, hak ve özgürlüklerden vazgeçmek; bunu gönüllü biçimde yapmak yeni açmazları, en başta hukuksuzluğu doğurmaz mı? İşte bugün temel sorun da bu: Özgürlük-güvenlik ikileminde tüm hak ve özgürlüklerin bir şekilde tırpanlanması mı yoksa onlara sahip çıkılması mı? Hepsinden önemlisi, tüm bu olup biten karşısında her şeyi kabullenmek mi sesi yükseltmek mi? Kısaca hukukun askıya alındığı olağanüstü hale teslim olmak mı yoksa hukuku yeniden egemen kılmak mı? Bunlar geleceğe dair önemli sorular, hepsinden öte kritik seçimler.
Hukuk Devletinin Sonu/ Jean-Claude Paye/ Çeviren: G. Demet Lüküslü/ İmge Kitabevi/ 268 s.
(*) Cumhuriyet Kitap, 24.12.2009
20 Aralık 2009 Pazar
HÂLÂ SÖMÜRÜLECEK MİYİZ? (*)
ALİ BULUNMAZ
Dünya Bankası (DB) ve kardeş kuruluşu Uluslararası Para Fonu (IMF), nerede bir toplantı düzenlese hemen protestolar yükseliyor. Sömürüye karşı çıkan gruplar sesini gürleştirdikçe gazla, copla ve gözaltına alınarak “ödüllendiriliyor.” Tıpkı yakın zamanda İstanbul'daki gösterilerde olduğu gibi. Şehri gazkent haline getiren DB ve IMF kuşatması, açıktan görüşülenlerin yanında, yakın gelecekte etkisini gösterecek kapalı kapı ardı buluşmalara da ev sahipliği yaptı.
“Yoksulluğu azaltma”, “ihtiyacı olanlara sıcak para sağlama” ve “yatırımları destekleme” gibi görevler üstlenen iki kardeş, bugüne kadar aslında gelir düzeyi düşük insanların geleceğiyle oynamaktan başka hiçbir şey yapmadı. Filiz Zabcı Dünya Bankası kitabıyla, parayla oynayıp destek çıkar gibi yaparak, sömürgeciliğe hız ve yön veren bu iki kuruluştan DB'ye yoğunlaşıyor.
BORÇ SÖMÜRÜLENİN KAMÇISIDIR!
DB'nin kullandığı kalkınma-kalkındırma kavramlarının arkaplanında, İkinci Dünya Savaşı sonrası 1929 krizine benzer bir çalkalanmanın yaşanmasını engelleyecek ve sömürgeler ile sömürgeciler arasında yeniden yapılanmayı sağlayacak kalkınma bankası kurma projesi yatıyordu. Kurulduğundan bu yana ABD güdümünde çalıştığı göz önüne alınırsa, bankanın ne tür bir kalkınma programı izlediği de rahatça anlaşılabilir.
DB'nin ilk yıllardan başlayarak geliştirdiği “kalkınma” programı, yeni sömürgecilik anlayışının bir yansımasıydı. Mesele, kapitalizmle tanışmamış kitleleri sisteme göbeğinden bağlamaktı. Zabcı, bunun üzerinde ısrarla dururken, aynı zamanda DB'nin kuruluş ilkesini de açıklıyor: Gelişmekte olan ülkelerle ilgili bilgi-veri toplamak, bu ülkeleri sınıflandırmak, en sonunda da söz konusu ülkeleri dünya ekonomik sistemine dahil etmek. İyi de nasıl?
Yanıtı çok basit: Krediler, borçlandırma taktikleri, borç krizi yaratma, yatırım ve yoksulluğu azaltma adı altında kaynakları sömürme. Tüm bunlar DB'nin kurduğu “paradigma”nın yapı taşlarıydı. Bu “paradigma” içinde Üçüncü Dünya'nın siyasal yaşamı da şekillendirildi elbet. Zabcı'nın hatırlattığı birkaç örnek, DB ile diktatörler arasındaki girift ilişkiyi göz önüne koyuyor: Şili'de Pinochet, Brezilya'da Goulart'ın devrilmesiyle göreve gelen askeri yönetim, Nikaragua'da Somoza, Zaire'de Mabutu, Filipinler, Endonezya ve Türkiye. İşbirliğinin doğal sonucu ise yıllar sonra patlak verecek krizlerdi: Meksika, Güneydoğu Asya, Rusya, Arjantin ve Türkiye.
1980'den itibaren bütçe açıklarını kapamaya doğru dümen kıran DB (ve ikiz kardeşi IMF), istediği “yapısal reformların” gerçekleştirilmemesi durumunda Zabcı'nın işaret ettiği gibi “borç vermeyi keseriz” tehdidini savurur. Dolayısıyla “yapısal reformlar” için gerekli alt yapının kuruluşu da gecikmez; hemen “yönetişim” kavramı geliştirilir. Bu, bir çeşit toplum mühendisliğidir; yani, uluslararası sermayenin ilgili ülkeye akışını güvence altına alacak ve yatırım yapmasını sağlayacak bir yapı oluşturmak amacıyla, üzerinde çalışılan ülkeye biçim verecek bir program oluşturmadır.
“Yönetişimin” sihri, “şeffaflık”, “aşağıdan katılım” ve “hesap verme” gibi sözcüklerde yatıyor. Alengirli kelimelerin altındaki tek gerçek ise küresel yönetişimle küresel pazarı talan etmek. Bunun için hangi ülkede çalışma yürütülüyorsa ayağı yere basan muhalefet törpülenir, yapısal uyum programına uydurulur. Bu süreçte DB'nin ilişki kurduğu kesim sivil toplum örgütleridir.
“Yapısal reformların” ve kredilerin olumsuz sonuçlarını belli bir noktaya kadar kabul eden DB, bu açmazları azaltmak adına adım atar ve Sivil Toplum Örgütleri'yle (STÖ) yakınlaşır. Zabcı'ya göre DB, STÖ'lerin yoksulluk ve gelir adaletsizliği karşısında ekonomik yaşama katılımını zorunlu görür. Özellikle eylem yanı güçlü ve kendisine sıcak bakan STÖ'leri kullanan DB, bu kuruluşları proje döngüsü içine sokar; en az on yıl sürecek döngünün her aşamasında söz konusu kuruluşları görmek ister.
DB'nin STÖ'lerle kurduğu ilişki tamamen araçsal. DB'nin “yoksulluğu azaltma” stratejisindeki “kalkınma programlarında” STÖ'lerin kullanılması esas alınan bir nokta. Daha da ötesi, topluluk temelli ya da taban örgütlerinin yoksul halka yakın olması, Banka'nın bu kesime ulaşmasını kolaylaştırır nitelikte. Bu yüzden STÖ'lerin, DB projelerine katılımının sağlanmsı hayati önem taşıyor.
DB için “sivil kültür”, “aşırıya kaçabilecek kitlesel eylemleri sınırlandırmak ve 'yoksulların gereksinimlerinin sağlanması' sürecinde siyasal rejimler üzerindeki baskıyı azaltmak” demek. DB ile STÖ'ler arasında kurulan pragmatik ilişki de buna işaret ediyor.
Banka'nın oluşturduğu ağ, önünde sonunda krizle sonuçlansa da buna verilen tepkiler farklı. Örneğin Arjantin'de başgösteren ve sokak gösterileri ile yağmaya kadar varan olaylar çıkartan krizin benzeri, 2001 yılında Türkiye'de de yaşanmıştı. Sosyal patlamaların önüne geçmek için Banka, “Sosyal Riski Azaltma Projesi” geliştirdi. Buna uydurulan kılıf “eşitsizliği” ve Banka'nın, “önce ayakları kesip sonra pedikür önerdiği” krizin etkilerini “azaltmak”tır. Yoksulların sesini çıkarmaya başlaması, DB için “patlama”nın ilk işaretidir. Banka'ya göre bu bir risktir ve o nedenle mümkün olan en kısa sürede tepkilerin giderilmesi zorunludur. Kişilerin zaten hakkı olan hizmetler, bu projelerle “yardım”a dönüşür.
Zabcı, DB'nin bağımlılaştırıcı politikalarına ilişkin örneği Türkiye üzerinden verirken, önce belirli bir kabulün varlığından söz açıyor: “Herhangi bir siyasi iktidar kendi başına karar alabilecek bir yapıdadır.” Ancak DB ve IMF gibi kuruluşlarla içli dışlı olan bir iktidar nasıl özerk kalabilir?
“YARDIM ELİ”
Zabcı'nın burada vurguladığı en önemli nokta, “Ülke Yardım Stratejisi”nin Türkiye üzerinde nasıl uygulandığı. “Ülke Yardım Stratejisi” dört aşamadan oluşan bir plan: İlk aşama kamu varlıklarının özelleştirilmesi, ikinci aşama sermaye piyasasının serbestleştirilmesi, üçüncü aşama DB ile IMF arasında gidip gelen iyi polis-kötü polis oyunu (krizler ve “çözüm” üretme) ve dördüncü aşama ise serbest ticaret.
1990'lardan başlayıp bugünlere gelene kadar Türkiye için iki tane Ülke Yardım Stratejisi hazırlanır. “Yapısal reform” adı altında dört alana müdahale edilir: “Kamu açıklarının 'azaltılması' ve kamu kurumlarının özelleştirilmesi, emeklilik sisteminin açığını denetleme adı altında memur ve kamu işçilerinin kazanılmış haklarını tırpanlama, tarımda fiyat desteklerini kaldırma ve devlet bankalarının borç ödeme yeteneklerini sağlama” (s. 132).
DB, yukarıda sıralananlardan ilk üçü üzerinde müdahalesini meşrulaştırırken kullandığı kavramlar da hiç yabancı gelmiyor; popülist politikaların “kamu hesaplarında dengesizliğe ve yüksek enflasyona yol açtığını” iddia ediyor. Zabcı'ya göre 1980'de başlayan ticaretin serbestleştirilmesiyle sağlanan “hızlı büyümenin” önünde bu politikalar engel oluşturuyor.
Bu noktada Türkiye örneğinde, DB ve IMF'nin güçlü ortaklığı göze çarpar. IMF vergilerle, DB de kamu harcamalarıyla ilgilenir. İşte “yapısal reform” denen şey, DB'nin ilgilendiği kamu alanına ilişkindir. Makroekonomik istikrar da “yapısal reformların” temel direğidir; bu ise AKP iktidarında en keskin biçimde görülen devletin yeniden yapılandırılmasıdır. Devletin yeniden yapılandırılması, kamu hizmetlerini ortadan kaldırıcı düzenlemelerle bezenip AKP tarafından “Acil Eylem Planı” adıyla piyasaya sürülür.
Kim ne derse desin DB ve tek yumurta ikizi IMF, “kalkınma”, “yoksulluğu azaltma” ve “yönetişim” gibi kavramlarla kriz yaratan ve sömürüyü derinleştiren bir yapıya sahip. Üstelik “yapısal reform” ve “kredi yardımı” benzeri açılımlarla ülkeleri “şeffaflığa” davet ederken, Banka'da kararlar kapalı kapılar ardında alınır. Yine DB'nin tüm atamaları ABD tarafından gerçekleştirilir ve üretilen “demokrasi” masalları, kuruluşun işleyişinde asla geçerlilik kazanmaz. DB'nin ürettiği projelere aktarılan paralar, çokuluslu şirketlerin kasasına girer.
Zabcı tüm bunların ardından Eduardo Galeano'nun sorusuyla sonlandırıyor kitabı: “Yoksul ülkelerin, sayıların söylediklerinden çok daha yoksul olduğu ve DB'nin verdiği serbest pazar mutluluk hapını yuttuğundan beri daha da yoksullaştığı ayan beyanken, Banka'nın 'kalkınma' hem de 'insani kalkınma' için çalıştığına inanmak hâlâ mümkün mü?” (s. 147).
Bunu bir soruyla daha tamlamak olanaklı: Her şey bu kadar açıkken, hâlâ sömürülmeye devam edecek miyiz?..
Dünya Bankası/ Filiz Zabcı/ Yordam Kitap/ 160 s.
(*) Cumhuriyet Kitap, 17.12.2009
ALİ BULUNMAZ
Dünya Bankası (DB) ve kardeş kuruluşu Uluslararası Para Fonu (IMF), nerede bir toplantı düzenlese hemen protestolar yükseliyor. Sömürüye karşı çıkan gruplar sesini gürleştirdikçe gazla, copla ve gözaltına alınarak “ödüllendiriliyor.” Tıpkı yakın zamanda İstanbul'daki gösterilerde olduğu gibi. Şehri gazkent haline getiren DB ve IMF kuşatması, açıktan görüşülenlerin yanında, yakın gelecekte etkisini gösterecek kapalı kapı ardı buluşmalara da ev sahipliği yaptı.
“Yoksulluğu azaltma”, “ihtiyacı olanlara sıcak para sağlama” ve “yatırımları destekleme” gibi görevler üstlenen iki kardeş, bugüne kadar aslında gelir düzeyi düşük insanların geleceğiyle oynamaktan başka hiçbir şey yapmadı. Filiz Zabcı Dünya Bankası kitabıyla, parayla oynayıp destek çıkar gibi yaparak, sömürgeciliğe hız ve yön veren bu iki kuruluştan DB'ye yoğunlaşıyor.
BORÇ SÖMÜRÜLENİN KAMÇISIDIR!
DB'nin kullandığı kalkınma-kalkındırma kavramlarının arkaplanında, İkinci Dünya Savaşı sonrası 1929 krizine benzer bir çalkalanmanın yaşanmasını engelleyecek ve sömürgeler ile sömürgeciler arasında yeniden yapılanmayı sağlayacak kalkınma bankası kurma projesi yatıyordu. Kurulduğundan bu yana ABD güdümünde çalıştığı göz önüne alınırsa, bankanın ne tür bir kalkınma programı izlediği de rahatça anlaşılabilir.
DB'nin ilk yıllardan başlayarak geliştirdiği “kalkınma” programı, yeni sömürgecilik anlayışının bir yansımasıydı. Mesele, kapitalizmle tanışmamış kitleleri sisteme göbeğinden bağlamaktı. Zabcı, bunun üzerinde ısrarla dururken, aynı zamanda DB'nin kuruluş ilkesini de açıklıyor: Gelişmekte olan ülkelerle ilgili bilgi-veri toplamak, bu ülkeleri sınıflandırmak, en sonunda da söz konusu ülkeleri dünya ekonomik sistemine dahil etmek. İyi de nasıl?
Yanıtı çok basit: Krediler, borçlandırma taktikleri, borç krizi yaratma, yatırım ve yoksulluğu azaltma adı altında kaynakları sömürme. Tüm bunlar DB'nin kurduğu “paradigma”nın yapı taşlarıydı. Bu “paradigma” içinde Üçüncü Dünya'nın siyasal yaşamı da şekillendirildi elbet. Zabcı'nın hatırlattığı birkaç örnek, DB ile diktatörler arasındaki girift ilişkiyi göz önüne koyuyor: Şili'de Pinochet, Brezilya'da Goulart'ın devrilmesiyle göreve gelen askeri yönetim, Nikaragua'da Somoza, Zaire'de Mabutu, Filipinler, Endonezya ve Türkiye. İşbirliğinin doğal sonucu ise yıllar sonra patlak verecek krizlerdi: Meksika, Güneydoğu Asya, Rusya, Arjantin ve Türkiye.
1980'den itibaren bütçe açıklarını kapamaya doğru dümen kıran DB (ve ikiz kardeşi IMF), istediği “yapısal reformların” gerçekleştirilmemesi durumunda Zabcı'nın işaret ettiği gibi “borç vermeyi keseriz” tehdidini savurur. Dolayısıyla “yapısal reformlar” için gerekli alt yapının kuruluşu da gecikmez; hemen “yönetişim” kavramı geliştirilir. Bu, bir çeşit toplum mühendisliğidir; yani, uluslararası sermayenin ilgili ülkeye akışını güvence altına alacak ve yatırım yapmasını sağlayacak bir yapı oluşturmak amacıyla, üzerinde çalışılan ülkeye biçim verecek bir program oluşturmadır.
“Yönetişimin” sihri, “şeffaflık”, “aşağıdan katılım” ve “hesap verme” gibi sözcüklerde yatıyor. Alengirli kelimelerin altındaki tek gerçek ise küresel yönetişimle küresel pazarı talan etmek. Bunun için hangi ülkede çalışma yürütülüyorsa ayağı yere basan muhalefet törpülenir, yapısal uyum programına uydurulur. Bu süreçte DB'nin ilişki kurduğu kesim sivil toplum örgütleridir.
“Yapısal reformların” ve kredilerin olumsuz sonuçlarını belli bir noktaya kadar kabul eden DB, bu açmazları azaltmak adına adım atar ve Sivil Toplum Örgütleri'yle (STÖ) yakınlaşır. Zabcı'ya göre DB, STÖ'lerin yoksulluk ve gelir adaletsizliği karşısında ekonomik yaşama katılımını zorunlu görür. Özellikle eylem yanı güçlü ve kendisine sıcak bakan STÖ'leri kullanan DB, bu kuruluşları proje döngüsü içine sokar; en az on yıl sürecek döngünün her aşamasında söz konusu kuruluşları görmek ister.
DB'nin STÖ'lerle kurduğu ilişki tamamen araçsal. DB'nin “yoksulluğu azaltma” stratejisindeki “kalkınma programlarında” STÖ'lerin kullanılması esas alınan bir nokta. Daha da ötesi, topluluk temelli ya da taban örgütlerinin yoksul halka yakın olması, Banka'nın bu kesime ulaşmasını kolaylaştırır nitelikte. Bu yüzden STÖ'lerin, DB projelerine katılımının sağlanmsı hayati önem taşıyor.
DB için “sivil kültür”, “aşırıya kaçabilecek kitlesel eylemleri sınırlandırmak ve 'yoksulların gereksinimlerinin sağlanması' sürecinde siyasal rejimler üzerindeki baskıyı azaltmak” demek. DB ile STÖ'ler arasında kurulan pragmatik ilişki de buna işaret ediyor.
Banka'nın oluşturduğu ağ, önünde sonunda krizle sonuçlansa da buna verilen tepkiler farklı. Örneğin Arjantin'de başgösteren ve sokak gösterileri ile yağmaya kadar varan olaylar çıkartan krizin benzeri, 2001 yılında Türkiye'de de yaşanmıştı. Sosyal patlamaların önüne geçmek için Banka, “Sosyal Riski Azaltma Projesi” geliştirdi. Buna uydurulan kılıf “eşitsizliği” ve Banka'nın, “önce ayakları kesip sonra pedikür önerdiği” krizin etkilerini “azaltmak”tır. Yoksulların sesini çıkarmaya başlaması, DB için “patlama”nın ilk işaretidir. Banka'ya göre bu bir risktir ve o nedenle mümkün olan en kısa sürede tepkilerin giderilmesi zorunludur. Kişilerin zaten hakkı olan hizmetler, bu projelerle “yardım”a dönüşür.
Zabcı, DB'nin bağımlılaştırıcı politikalarına ilişkin örneği Türkiye üzerinden verirken, önce belirli bir kabulün varlığından söz açıyor: “Herhangi bir siyasi iktidar kendi başına karar alabilecek bir yapıdadır.” Ancak DB ve IMF gibi kuruluşlarla içli dışlı olan bir iktidar nasıl özerk kalabilir?
“YARDIM ELİ”
Zabcı'nın burada vurguladığı en önemli nokta, “Ülke Yardım Stratejisi”nin Türkiye üzerinde nasıl uygulandığı. “Ülke Yardım Stratejisi” dört aşamadan oluşan bir plan: İlk aşama kamu varlıklarının özelleştirilmesi, ikinci aşama sermaye piyasasının serbestleştirilmesi, üçüncü aşama DB ile IMF arasında gidip gelen iyi polis-kötü polis oyunu (krizler ve “çözüm” üretme) ve dördüncü aşama ise serbest ticaret.
1990'lardan başlayıp bugünlere gelene kadar Türkiye için iki tane Ülke Yardım Stratejisi hazırlanır. “Yapısal reform” adı altında dört alana müdahale edilir: “Kamu açıklarının 'azaltılması' ve kamu kurumlarının özelleştirilmesi, emeklilik sisteminin açığını denetleme adı altında memur ve kamu işçilerinin kazanılmış haklarını tırpanlama, tarımda fiyat desteklerini kaldırma ve devlet bankalarının borç ödeme yeteneklerini sağlama” (s. 132).
DB, yukarıda sıralananlardan ilk üçü üzerinde müdahalesini meşrulaştırırken kullandığı kavramlar da hiç yabancı gelmiyor; popülist politikaların “kamu hesaplarında dengesizliğe ve yüksek enflasyona yol açtığını” iddia ediyor. Zabcı'ya göre 1980'de başlayan ticaretin serbestleştirilmesiyle sağlanan “hızlı büyümenin” önünde bu politikalar engel oluşturuyor.
Bu noktada Türkiye örneğinde, DB ve IMF'nin güçlü ortaklığı göze çarpar. IMF vergilerle, DB de kamu harcamalarıyla ilgilenir. İşte “yapısal reform” denen şey, DB'nin ilgilendiği kamu alanına ilişkindir. Makroekonomik istikrar da “yapısal reformların” temel direğidir; bu ise AKP iktidarında en keskin biçimde görülen devletin yeniden yapılandırılmasıdır. Devletin yeniden yapılandırılması, kamu hizmetlerini ortadan kaldırıcı düzenlemelerle bezenip AKP tarafından “Acil Eylem Planı” adıyla piyasaya sürülür.
Kim ne derse desin DB ve tek yumurta ikizi IMF, “kalkınma”, “yoksulluğu azaltma” ve “yönetişim” gibi kavramlarla kriz yaratan ve sömürüyü derinleştiren bir yapıya sahip. Üstelik “yapısal reform” ve “kredi yardımı” benzeri açılımlarla ülkeleri “şeffaflığa” davet ederken, Banka'da kararlar kapalı kapılar ardında alınır. Yine DB'nin tüm atamaları ABD tarafından gerçekleştirilir ve üretilen “demokrasi” masalları, kuruluşun işleyişinde asla geçerlilik kazanmaz. DB'nin ürettiği projelere aktarılan paralar, çokuluslu şirketlerin kasasına girer.
Zabcı tüm bunların ardından Eduardo Galeano'nun sorusuyla sonlandırıyor kitabı: “Yoksul ülkelerin, sayıların söylediklerinden çok daha yoksul olduğu ve DB'nin verdiği serbest pazar mutluluk hapını yuttuğundan beri daha da yoksullaştığı ayan beyanken, Banka'nın 'kalkınma' hem de 'insani kalkınma' için çalıştığına inanmak hâlâ mümkün mü?” (s. 147).
Bunu bir soruyla daha tamlamak olanaklı: Her şey bu kadar açıkken, hâlâ sömürülmeye devam edecek miyiz?..
Dünya Bankası/ Filiz Zabcı/ Yordam Kitap/ 160 s.
(*) Cumhuriyet Kitap, 17.12.2009
15 Aralık 2009 Salı
AÇILMAYI BEKLEYEN KAPILAR (*)
ALİ BULUNMAZ
Darwin'in ateşli savunucularından ünlü biyolog Thomas Henry Huxley'in torunu, yine ünlü biyolog Sir Juilan Huxley'in kardeşi olan Aldous Huxley’in (1894-1963), annesi şair ve denemeci Matthew Arnold'ın yeğeniydi. Babası Leonard Huxley ise Cornhill dergisinin sahibi ve yöneticisiydi. Bilimi ve edebiyatı birleştiren bu entelektüel miras Huxley'in dünyaya bakışının temelini yarattı. 1908-1914 yılları arasında yaşadığı üç sarsıcı olay; annesinin ölümüyle ailesinin dağılması, Eton'da öğrenciyken onu neredeyse kör olma noktasına getiren göz hastalığı ve kardeşinin intiharı Huxley'in tüm gençliğini etkiledi ve hayatında silinmez izler bıraktı. Yazar, yaşamının sonuna kadar göz hastalığıyla savaşmak zorunda kaldı. 1916-1920 yılları arasında, daha çok Fransız Simgecileri'nin etkisini taşıyan şiirlerden oluşan dört kitap yayımladı.
Ancak Aldous Huxley ismi okurların zihninde hemen Cesur Yeni Dünya adlı anti ütopyayı canlandırır. Hiçbir bireyin bilimsel denetimden kaçamadığı ve teknolojinin iktidarının hüküm sürdüğü bir dünyayı anlatan bu anti ütopya, türünün klasiklerinden sayılmasının yanı sıra, Huxley’i dünyaya tanıtan eserdir. Onun eleştirel biçeminin en üst noktasını yansıtan kitap, Huxley’e büyük bir ün kazandırır ve geleceğin dünyasına ilişkin fikirler üreten herkese belli oranda etkide bulunur.
Son dönemlerinde Doğu düşüncesi ve mistisizme yönelen Huxley’in, bu dönemine yaklaştığı zamanda kaleme aldığı Algı Kapıları ile onun devamı niteliğindeki Cennet ve Cehennem, bugün tek kitap halinde meraklılara sunuluyor.
MESKALİN DENEYİMİ
Algı Kapıları’nın yazılışının kökeninde Alman farmakolog Ludwig Lewin’in meskalin araştırmaları yatar. Meskalin, peyote denilen bir tür kaktüsün kök ve çiçeklerinden elde edilen, halüsinojen etkiler yaratıp, bireyin duygu durumu ve kişilik yapısında kimi farklılaşmalara neden olan bir madde. Yarattığı halüsinolojik etki çoğunlukla görsel ve ender biçimde işitsel olan meskalinin elde edildiği peyote, Yeni Dünya’ya ayak basan İspanyolların ifadesiyle “Güneybatı Amerika ve Meksika yerlileri için tanrısal bir öneme sahipti. Bunun başlıca nedeni yapılan deneyler sonunda keşfedildi: Peyoteden sağlanan meskalin, bilincin niteliğini derinden etkiliyordu.
Meskalini kendisi de deneyen Huxley, yaşadıklarını şöyle anlatır: “Uyuşturucuyu aldıktan yarım saat sonra altın ışıkların hafif hafif salındıklarını fark ettim. Biraz sonra muhteşem kırmızı yüzeyler ortaya çıktı; bunlar şişip genişliyor, durmadan değişen ve her seferinde yeni, titrek şekiller oluşturan parlak enerji düğümleriyle besleniyordu. Gözlerimi tekrar kapadığımda önümde bir gri biçimler karmaşası belirdi; içlerindeki açık mavi küreler iyice yoğunlaşıp katılaşıyor ve sonra da yukarı doğru kayarak gözden kayboluyordu. Ama hiçbir zaman yüzler ya da insan veya hayvan biçimleri görünmedi. Ne bir manzara ne muazzam genişlikler ne binaların büyüleyici yükselişini ve dönüşümünü gördüm; bir masala veya dramaya en uzak bir benzerlik taşıyan hiçbir şey yoktu. Meskalinin beni götürdüğü ‘öteki’ dünya bir görüntüler dünyası değildi; o dışarıdaydı, gözlerim açıkken görebildiğim bir şeydi” (s. 13).
Huxley’in belirttiğine göre meskalin deneyleri, belli başlı bazı sonuçlar doğurur ve bunların en önemlisi algının güçlenmesi, zaman ve mekâna olan ilginin sıfıra inmesi ile duyularla algılananların otomatik bir kavrama dönüştürülememesidir.
Şekersiz kalan beyin, zaman ve uzama dair ilgisini yitirir. Duyuüstü algılamalar başlar. Öte yandan meskalin, renklere yüksek güç ve derinlik katar; insanın, daha önce ayırt edemediği ince tonları algılamasını sağlar.
Huxley’in yorumlarına bakılırsa, alınan meskalin kişilik yapısına ortalama ve kullanılan doza göre farklı etkiler gösterir. Görsel yetileri güçlü olan insanlar, meskalin sayesinde hayalperest hale gelir diyor Huxley.
Tam da bu noktada şizofren ile meskalin kullanıcısı arasında bir karşılaştırma yapar, hatta bağlantı kurar: “Şizofren sürekli olarak meskalin etkisi altında olan bir kişiye benzer; bu yüzden yaşadığı belli bir gerçeklik deneyimini durduramaz; yeterince sağlıklı olmadığı için onunla birlikte yaşayamaz ya da bir açıklama getirip bir kenara atamaz. Çünkü o, bütün gerçeklerin en çürütülemez olanıdır ve bu gerçeklik onun dünyayı insan gözleriyle görmesine izin vermediği için, bir türlü sona ermeyen tuhaflığını ve yakıcı yoğunluğunu insani ya da kozmik kötülüğün bir alameti olarak yorumlayamadığı için de ona büyük bir korku veren ve onu ölümcül şiddet eğiliminden katatoniye ya da psikolojik intihara kadar varan bir dizi umutsuz karşı önlem almaya zorlar” (s. 48).
Huxley, meskalinin sanatsal yaratıcılık ve üretim ile ilişkisi üzerine gözlemlerde bulunur ve buna kafa yorarken “ilacın” burada belli oranda etkili olduğu sonucuna varır. Çünkü meskalin, bir bakıma algılamada ve bilinç düzeyinde yol açtığı değişimlerle, farklı yaratıcılık kalıplarını tetikler gibi görünür.
İleriki satırlarda, uyuşturucunun dinsel amaçlara da hizmet ettiğini ekleyen Huxley, hem ilkellerde hem de yüksek uygarlık düzeyine ulaşmış topluluk ve toplumlar arasında bu tür bir kullanımın yaygın olduğunu söyler.
Meskalin, önünde sonunda benliğin sınırlarını aşma yolunda ya da “kendinden geçme” biçiminde özetlenebilecek bir isteğe bağlı olarak etkin bir kullanıma sahiptir. Huxley, Dr. Slotkin’in görüşlerine değinir, peyote ve meskalini düzenli kullananların “daha üretken, daha ılımlı ve barışçı hale geldiklerini” aktarır (s. 60).
“KENDİNDEN GEÇME”
Meskalin deneyimin, kişinin zihninin bilinmezlerini gün ışığına çıkarma ve hayal görme konusunda “aydınlatıcı” olarak niteleyen Huxley’e göre, bir ifade aracı konumundaki sanat eserlerini kavramasının da kolaylaştığını savunur. Cennet ve Cehennem aslı kitabı ise, Algı Kapıları’nın devamıdır ve Huxley burada meskalin deneyiminin sonuçlarına yer vereceğini duyurur.
Meskalin veya derin hipnoz etkisi altında yaşanan deneyimlerin “tuhaf” olduğunu vurgulayan Huxley, bu tuhaflığın kendince bir düzeni bulunduğunu, o düzen içinde ilk ve en önemlisini ışık deneyimi şeklinde açıklar.
Zihnin “öteki” bölgesinde görülenler son derece parlaktır. Renkler güçlüdür ve ton farklılıkları çok daha kolay ayırt edilir. Meskalin deneyiminde görülenleri, renksiz rüyalardan ayıran özellik de budur.
Meskalin deneyiminin bir başka etkisi, renkli, hareketli ve canlı geometrik biçimlerin algılanışıdır. Huxley’in aktardığına göre meskalin, bu biçimlerin ihtişamını arttırır ve renkli zenginliğin keşfini sağlar.
Huxley, sonraki sayfalarda, din ve inanışlarda parlaklık, renk seçimi, ışık ve değerli taşların ne gibi anlamlara büründüğüne değinir, onların nasıl kutsal simgelere dönüştürüldüğünden bahseder. Tüm bunlar ve sanatta kullanılan renk, ışık ve malzeme, zihnin “öteki” bölgesini harekete geçirir ve kişi adeta yeni bir dünya keşfeder.
Huxley, modern zaman sipiritüalistlerinin de eski gelenekçilerin de haklı olduğunu vurgular. Ona göre keyifli görsel “cennet” ve aynı zamanda burada “bazı şizofrenler ile meskalin kullanıcılarının yaşadığı türden dehşete düşürücü görsel deneyime benzeyen ‘cehennem’ de vardır” (s. 113).
Zamanın en çok ses getiren çalışmalarından olan Algı Kapıları, Huxley’in mistisizme ilgi duyduğu yılların ürünüydü. O, buradan hareketle algının nasıl açıldığını, zihnin karanlık noktalarına nasıl ulaşıldığını ve meskalinin etkisinin ne yönde olduğunu araştırır. Araştırmayı yaparken bizzat meskalin kullanır ve bu sayede yaşanan duruma yabancı kalmaz.
Hem kendisinin hem de başka kişilerin deneyimlerini aktarırken, bunu yaşamayanların o duyguları tatmasını sağlayan bir dil kullanır. Böylece okuyucuya, bilinen ama girmekten çekinilen zihnin öte tarafına dair ipuçları verir.
Resim, müzik, ışık oyunları gibi aracılarla beliren algı durumunun, Huxley’in ifadesiyle “kendinden geçmenin” ne menem bir şey olduğu ortaya koyulmaya çalışılır. Algı Kapıları ile Cennet ve Cehennem, işte bu “kendinden geçme” haliyle, bilinenin ve yaşananın ötesine ilerlenebilmesini sağlayacak kapılarla buluşturmaya çabalıyor okuru.
Algı Kapıları-Cennet ve Cehennem/ Aldous Huxley/ Çeviren: Mehmet Fehmi İmre/ İmge Kitabevi/ 150 s.
(*) Cumhuriyet Kitap, 10.12.2009
ALİ BULUNMAZ
Darwin'in ateşli savunucularından ünlü biyolog Thomas Henry Huxley'in torunu, yine ünlü biyolog Sir Juilan Huxley'in kardeşi olan Aldous Huxley’in (1894-1963), annesi şair ve denemeci Matthew Arnold'ın yeğeniydi. Babası Leonard Huxley ise Cornhill dergisinin sahibi ve yöneticisiydi. Bilimi ve edebiyatı birleştiren bu entelektüel miras Huxley'in dünyaya bakışının temelini yarattı. 1908-1914 yılları arasında yaşadığı üç sarsıcı olay; annesinin ölümüyle ailesinin dağılması, Eton'da öğrenciyken onu neredeyse kör olma noktasına getiren göz hastalığı ve kardeşinin intiharı Huxley'in tüm gençliğini etkiledi ve hayatında silinmez izler bıraktı. Yazar, yaşamının sonuna kadar göz hastalığıyla savaşmak zorunda kaldı. 1916-1920 yılları arasında, daha çok Fransız Simgecileri'nin etkisini taşıyan şiirlerden oluşan dört kitap yayımladı.
Ancak Aldous Huxley ismi okurların zihninde hemen Cesur Yeni Dünya adlı anti ütopyayı canlandırır. Hiçbir bireyin bilimsel denetimden kaçamadığı ve teknolojinin iktidarının hüküm sürdüğü bir dünyayı anlatan bu anti ütopya, türünün klasiklerinden sayılmasının yanı sıra, Huxley’i dünyaya tanıtan eserdir. Onun eleştirel biçeminin en üst noktasını yansıtan kitap, Huxley’e büyük bir ün kazandırır ve geleceğin dünyasına ilişkin fikirler üreten herkese belli oranda etkide bulunur.
Son dönemlerinde Doğu düşüncesi ve mistisizme yönelen Huxley’in, bu dönemine yaklaştığı zamanda kaleme aldığı Algı Kapıları ile onun devamı niteliğindeki Cennet ve Cehennem, bugün tek kitap halinde meraklılara sunuluyor.
MESKALİN DENEYİMİ
Algı Kapıları’nın yazılışının kökeninde Alman farmakolog Ludwig Lewin’in meskalin araştırmaları yatar. Meskalin, peyote denilen bir tür kaktüsün kök ve çiçeklerinden elde edilen, halüsinojen etkiler yaratıp, bireyin duygu durumu ve kişilik yapısında kimi farklılaşmalara neden olan bir madde. Yarattığı halüsinolojik etki çoğunlukla görsel ve ender biçimde işitsel olan meskalinin elde edildiği peyote, Yeni Dünya’ya ayak basan İspanyolların ifadesiyle “Güneybatı Amerika ve Meksika yerlileri için tanrısal bir öneme sahipti. Bunun başlıca nedeni yapılan deneyler sonunda keşfedildi: Peyoteden sağlanan meskalin, bilincin niteliğini derinden etkiliyordu.
Meskalini kendisi de deneyen Huxley, yaşadıklarını şöyle anlatır: “Uyuşturucuyu aldıktan yarım saat sonra altın ışıkların hafif hafif salındıklarını fark ettim. Biraz sonra muhteşem kırmızı yüzeyler ortaya çıktı; bunlar şişip genişliyor, durmadan değişen ve her seferinde yeni, titrek şekiller oluşturan parlak enerji düğümleriyle besleniyordu. Gözlerimi tekrar kapadığımda önümde bir gri biçimler karmaşası belirdi; içlerindeki açık mavi küreler iyice yoğunlaşıp katılaşıyor ve sonra da yukarı doğru kayarak gözden kayboluyordu. Ama hiçbir zaman yüzler ya da insan veya hayvan biçimleri görünmedi. Ne bir manzara ne muazzam genişlikler ne binaların büyüleyici yükselişini ve dönüşümünü gördüm; bir masala veya dramaya en uzak bir benzerlik taşıyan hiçbir şey yoktu. Meskalinin beni götürdüğü ‘öteki’ dünya bir görüntüler dünyası değildi; o dışarıdaydı, gözlerim açıkken görebildiğim bir şeydi” (s. 13).
Huxley’in belirttiğine göre meskalin deneyleri, belli başlı bazı sonuçlar doğurur ve bunların en önemlisi algının güçlenmesi, zaman ve mekâna olan ilginin sıfıra inmesi ile duyularla algılananların otomatik bir kavrama dönüştürülememesidir.
Şekersiz kalan beyin, zaman ve uzama dair ilgisini yitirir. Duyuüstü algılamalar başlar. Öte yandan meskalin, renklere yüksek güç ve derinlik katar; insanın, daha önce ayırt edemediği ince tonları algılamasını sağlar.
Huxley’in yorumlarına bakılırsa, alınan meskalin kişilik yapısına ortalama ve kullanılan doza göre farklı etkiler gösterir. Görsel yetileri güçlü olan insanlar, meskalin sayesinde hayalperest hale gelir diyor Huxley.
Tam da bu noktada şizofren ile meskalin kullanıcısı arasında bir karşılaştırma yapar, hatta bağlantı kurar: “Şizofren sürekli olarak meskalin etkisi altında olan bir kişiye benzer; bu yüzden yaşadığı belli bir gerçeklik deneyimini durduramaz; yeterince sağlıklı olmadığı için onunla birlikte yaşayamaz ya da bir açıklama getirip bir kenara atamaz. Çünkü o, bütün gerçeklerin en çürütülemez olanıdır ve bu gerçeklik onun dünyayı insan gözleriyle görmesine izin vermediği için, bir türlü sona ermeyen tuhaflığını ve yakıcı yoğunluğunu insani ya da kozmik kötülüğün bir alameti olarak yorumlayamadığı için de ona büyük bir korku veren ve onu ölümcül şiddet eğiliminden katatoniye ya da psikolojik intihara kadar varan bir dizi umutsuz karşı önlem almaya zorlar” (s. 48).
Huxley, meskalinin sanatsal yaratıcılık ve üretim ile ilişkisi üzerine gözlemlerde bulunur ve buna kafa yorarken “ilacın” burada belli oranda etkili olduğu sonucuna varır. Çünkü meskalin, bir bakıma algılamada ve bilinç düzeyinde yol açtığı değişimlerle, farklı yaratıcılık kalıplarını tetikler gibi görünür.
İleriki satırlarda, uyuşturucunun dinsel amaçlara da hizmet ettiğini ekleyen Huxley, hem ilkellerde hem de yüksek uygarlık düzeyine ulaşmış topluluk ve toplumlar arasında bu tür bir kullanımın yaygın olduğunu söyler.
Meskalin, önünde sonunda benliğin sınırlarını aşma yolunda ya da “kendinden geçme” biçiminde özetlenebilecek bir isteğe bağlı olarak etkin bir kullanıma sahiptir. Huxley, Dr. Slotkin’in görüşlerine değinir, peyote ve meskalini düzenli kullananların “daha üretken, daha ılımlı ve barışçı hale geldiklerini” aktarır (s. 60).
“KENDİNDEN GEÇME”
Meskalin deneyimin, kişinin zihninin bilinmezlerini gün ışığına çıkarma ve hayal görme konusunda “aydınlatıcı” olarak niteleyen Huxley’e göre, bir ifade aracı konumundaki sanat eserlerini kavramasının da kolaylaştığını savunur. Cennet ve Cehennem aslı kitabı ise, Algı Kapıları’nın devamıdır ve Huxley burada meskalin deneyiminin sonuçlarına yer vereceğini duyurur.
Meskalin veya derin hipnoz etkisi altında yaşanan deneyimlerin “tuhaf” olduğunu vurgulayan Huxley, bu tuhaflığın kendince bir düzeni bulunduğunu, o düzen içinde ilk ve en önemlisini ışık deneyimi şeklinde açıklar.
Zihnin “öteki” bölgesinde görülenler son derece parlaktır. Renkler güçlüdür ve ton farklılıkları çok daha kolay ayırt edilir. Meskalin deneyiminde görülenleri, renksiz rüyalardan ayıran özellik de budur.
Meskalin deneyiminin bir başka etkisi, renkli, hareketli ve canlı geometrik biçimlerin algılanışıdır. Huxley’in aktardığına göre meskalin, bu biçimlerin ihtişamını arttırır ve renkli zenginliğin keşfini sağlar.
Huxley, sonraki sayfalarda, din ve inanışlarda parlaklık, renk seçimi, ışık ve değerli taşların ne gibi anlamlara büründüğüne değinir, onların nasıl kutsal simgelere dönüştürüldüğünden bahseder. Tüm bunlar ve sanatta kullanılan renk, ışık ve malzeme, zihnin “öteki” bölgesini harekete geçirir ve kişi adeta yeni bir dünya keşfeder.
Huxley, modern zaman sipiritüalistlerinin de eski gelenekçilerin de haklı olduğunu vurgular. Ona göre keyifli görsel “cennet” ve aynı zamanda burada “bazı şizofrenler ile meskalin kullanıcılarının yaşadığı türden dehşete düşürücü görsel deneyime benzeyen ‘cehennem’ de vardır” (s. 113).
Zamanın en çok ses getiren çalışmalarından olan Algı Kapıları, Huxley’in mistisizme ilgi duyduğu yılların ürünüydü. O, buradan hareketle algının nasıl açıldığını, zihnin karanlık noktalarına nasıl ulaşıldığını ve meskalinin etkisinin ne yönde olduğunu araştırır. Araştırmayı yaparken bizzat meskalin kullanır ve bu sayede yaşanan duruma yabancı kalmaz.
Hem kendisinin hem de başka kişilerin deneyimlerini aktarırken, bunu yaşamayanların o duyguları tatmasını sağlayan bir dil kullanır. Böylece okuyucuya, bilinen ama girmekten çekinilen zihnin öte tarafına dair ipuçları verir.
Resim, müzik, ışık oyunları gibi aracılarla beliren algı durumunun, Huxley’in ifadesiyle “kendinden geçmenin” ne menem bir şey olduğu ortaya koyulmaya çalışılır. Algı Kapıları ile Cennet ve Cehennem, işte bu “kendinden geçme” haliyle, bilinenin ve yaşananın ötesine ilerlenebilmesini sağlayacak kapılarla buluşturmaya çabalıyor okuru.
Algı Kapıları-Cennet ve Cehennem/ Aldous Huxley/ Çeviren: Mehmet Fehmi İmre/ İmge Kitabevi/ 150 s.
(*) Cumhuriyet Kitap, 10.12.2009
4 Aralık 2009 Cuma
DOĞUMUNUN 100. YILINDA HANNAH ARENDT (*)
ALİ BULUNMAZ
“Konuşmadan ve eylem yapmadan yaşanan bir hayat, kelimenin tam anlamıyla, insanın hayatı boyunca yaşadığı bir ölümdür.”
(Hannah Arendt)
Hannah Arendt, kendisine “felsefeci” diyenlere hep aynı yanıtı verdi: “Ben, bireyin kendisine dair sorunlarla uğraşıyorum.” Onun “insanla uğraşması”, tekil olanı ele alması demek değil; “felsefeci” sıfatını reddederken, kurduğu cümlenin devamında ne demek istediği çok daha iyi anlaşılıyor: “Ben tekil olarak insandan öte, dünyada yer kaplayan insanlığa yoğunlaşıyorum.” İşte Arendt'in söylemini özetleyen ifade.
Yaşamı boyunca ortaya koyduklarıyla, insanın var oluş koşullarını araştıran Arendt'in doğum, ölüm, eylem, üretim, çeşitlilik gibi konular üzerinde durduğu göze çarpar. Ona göre eylem, insanı açıklayan temel kavramdır; insan, öz varlığını ancak bu şekilde sergileyebilir.
Eylemde bulunmak, yeni bir şeye başlamakla eşanlamlı. Buradan bakıldığında Arendt için doğum, ölüme hazırlıktan çok bir başlangıca işaret eder ve 14 Ekim 1906'nın, yani Arendt'in doğum gününün, “yeni başlangıç” olarak değerlendirilmesi hiç de yanlış bir anlatım olmaz. Çünkü o, her zaman yeni olana vurgu yapar ve söyleminin canlılığı da buradan gelir.
Kendinden öncesini sürekli eleştiren ya da sorgulayan ve zor ikna olan yapısı Arendt'i özel kılar. Ele aldığı konuları hep farklı bakış açılarıyla değerlendirir. Arendt'in, sorunun kökenine inme ve her etkinliği, insanın yaşamındaki anlamı bakımından incelemesi, felsefi söyleminin en belirleyici nitelikleri.
Ona göre olaylar “belli bir ereksellikle ortaya çıkmaz ve insan, önceden belirlenemez bir sürecin başlatıcısı olabilir” (s. 11). Bu bağlamda Arendt'in eleştirilerinin neden tarihselcilik, totaliter rejimler ve modernizme yöneldiği de kolayca kavranabilir.
İNSANLARLA VAR OLAN İNSAN
Arendt'in ele aldığı konuların zenginliği dikkatle incelenirse, Doğumunun 100. Yılında Hannah Arendt adlı kitapta kendine yer bulan bildirilerin de aynı zenginliği yansıtan bir kesit sunduğu rahatlıkla söylenebilir. Ayrı ayrı konuları içeren bildirilerin en önemli kesişme noktası ise, Arendt'in eleştirelliği ve olup biteni sorgulama çabası.
Örneğin, Heidegger'in 27 Mayıs 1933'te yaptığı ve Nazilerle bir biçimde uzlaşımını içeren rektörlük konuşmasını eleştirmesi, söz konusu sorgulamanın göstergelerinden biri. Jacques Taminiaux'nün vurguladığı gibi, Arendt'in totalitarizme yönelik eleştirisinin merkezinde, bu ideolojilerin “yasallık ve meşruluğu ortadan kaldırma anlayışı bulunur.”
Totaliter ideolojiler zihnin yıkımını sağlamaya ve etkin yaşamın tüm insani biçimlerini baskı altına almaya çalışır; dolayısıyla düşünme etkinliğinin de bir şekilde silinmesi amaçlanır. Sınıfların yönlendirilip şekillendirilebilir kitlelere dönüştürüldüğü totaliter ideolojilerde, birey de bu yolla, düşünme etkinliğinden uzaklaştırılarak edilginleştirilir.
“İnsanın kendini düşünmesi” üzerine de eğilen Arendt için esas olan, Hans-Helmuth Gander'in belirttiği gibi, “insanın yalnız başına kendi kendisiyle konuşması değil, her zaman başkalarıyla yaptığı konuşma”dır. Düşünmek, insanlar arasında yaşayan insan için başkasını gerekli kılar. İnsan olmanın temel koşulu, başkasıyla birlikte dünya-varlık olmada yatar.
Arendt'in Lessing'e atıf yaptığını söyleyen Gander, insanın eylemde bulunmasının önemine dair görüşü yineler. Eylemde bulunmak, insanı insanla ilişkiye sokan edimdir. Konuşup eylemde bulunarak türünün yaşama alanına dâhil olan insan, kendisinden önce de varlığını sürdüren dünyaya bu yolla bir kez daha gelir. İnsanlar “konuşarak ve eylemde bulunarak daha önce görünür olmadıkları dünya sahnesine ayak basar” (s. 63). İnsanın özgür olma koşulu da böylelikle ortaya çıkar: Edimleri gerçekleştirmek ve başkalarıyla rahat konuşabilmek.
Arendt için politika da, eylem ve sözlerin aktarılmasıdır. Konu siyasete gelince güç, otorite ve kuvvet gibi kavramlar da işin içine girer. Onun deyişiyle güç, insanların bir araya gelmesinden doğar ve bunun bir adım ötesi birlikte hareket etmedir. İnsan içinde var olan insan, aynı zamanda sorumludur. Arendt'e göre sorumluluk, “kişinin başkalarına örnek olacak şekilde dünyayı değiştirecek bir şey ortaya koymasıdır.”
TOTALİTARİZMİN EZİCİLİĞİ
“Başlangıç yapmak için şiddet kaçınılmazdır” diyen Arendt, politik kuruluş efsaneleri ile şiddetin mutlak anlamda bağlantısının bulunduğuna dikkat çeker ve buna Roma İmparatorluğu'nun kuruluşunu örnek gösterir. Ancak o, şiddet kullanarak yönetmenin “yeni ve istikrarlı bir şey ortaya çıkarmadığını, başlangıcın başlayanlarla beraber 'devrim selinde' boğulduğunu” imler (s. 91).
Totalitarizm, insanın bütün olanaklarının mutlak olarak denetim altına aldığı için şiddetin en ileri gelen biçimlerinden biridir; “mutlak kontrol, baskı ve kuvvet kullanımı gibi araçlarla sağlanır ve toplumsal alan da böylece şekillendirilmeye başlar.” Totaliter rejimler, tek biçimli yapı yaratmak adına insan çoğulluğunu sürekli tehdit eder ve söz konusu çoğulluğu ortadan kaldırarak kendine rahat bir hareket alanı sağlamaya çabalar.
Arendt, totalitarizmi işlerken eşitlik konusuna da parmak basar. Ona göre eşitlik insana verilmez, politik örgütlenmeyle kazanılır. Eşitlik, “insanın kendi olma deneyimini kazandığı ve kendini başkalarından ayrı ya da farklı olduğunu gösterdiği yer”dir. Bir başka deyişle, ayrı veya ayırdlı olma, insanın biricikliğine işaret eder.
İnsan doğayla ya da başka insanlarla ilişki kurarken çoğu zaman, totaliter rejimlerin de özü olan yıkım gündeme gelir. Arendt'in totaliter rejimler ile homo faber arasında kurduğu ilişki değinilmeye değer. Ona göre “şiddeti uygulama ve şiddetin kendisi, bütün yapım etkinliğinde bulunur ve insan yapısının yaratıcısı olan homo faber, her zaman doğayı tahrip eden”dir. Yıkım, totaliter rejimlerin özüdür. Şiddeti araç değil de rejimin kendisine dönüştüren totalitarizmde her şey rejimi “korumak” için gerçekleştirilir. Bu eylemlerden biri ve belki de en göze çarpanı, insanları kitle toplumu içine hapsetmedir.
Buradan bakıldığında totaliter bir yapıyı yansıtan emperyalizm, özel ve rekabetçi eylemleri yaygınlaştırıp, kamusal konuların ilkesi haline getirerek tehlike yaratır. Arendt'e göre bu işleyiş, “hukuk ve düzen tarafından zapturapt altına alınmazsa dünyanın yıkımına yol açar” (s. 153).
Bu arada insan, köleye dönüştürülüp her türlü politik topluluktan uzaklaştırıldığında onurunu da yitirir. Onur yitimi Arendt için “kişinin politik olarak dışlanması ve eyleme yetisinin elinden alınmasıdır.” Böyle bir insan da “doğal” olarak “gereksiz” sıfatıyla anılmaya başlar.
“Canlı ceset” konumuna gelen “gereksiz” insanların ortadan kaldırılması ya da tecrit edilmesinin yolu kolaylıkla açılabilir Arendt'e göre. Ortadan kaldırma işlemi mutlaka öldürmeye dayanmaz, kişinin ahlâki anlamda yok edilmesi yani vicdanın silinmesi de, bir bakıma yok etme demektir.
İnsan anlamsızlık tehdidiyle bir kez yaşamaya başladığında, davranışlarını denetleyecek her türlü mekanizmaya da boyun eğebilir.
ÖZGÜR BİREYE ULAŞMA YOLU
Thomas Dürr, Arendt'in söylemine değinirken eylem ve sözlerin yitişini ve bir anlamda insanın denetlenişini şöyle özetler: “Her yeri saran anlamsızlık koşulları altında ve iş yerini kaybetme karşısında totaliter terör, akla gelebilecek her türlü tekniği icat ederek, insanların davranışlarını öngörülebilir hale getirerek elinden geleni yapınca, birbirinden yalıtılmış bireylerden oluşan bir dünya ile karşılaşıyoruz. Bu dünyada artık hiç kimse birbiriyle konuşmuyor ve birlikte eylemde bulunmuyor ve böylece kendi dünyasının gerçekliğinden emin olamıyor” (s. 167). Yok oluşun kapısı da ardına kadar açılıyor böylelikle.
Bunların yanında, insanların programlanmış makinelere dönüştürülmesi de bir başka yok edilme biçimi. İşte Arendt'in modernizme yönelik eleştirisinin temelinde de bu yatıyor. Dürr'ün Arendt'ten yaptığı alıntı her şeyi açıklıyor: “Modernizm ve özellikle onun ekonomi sektörü, insanlara bir eşya gibi davranan yapıları yaratır ve eşyalar, üretilip yok edilebilir” (s. 181). Tüm bunların ardından insan, insanlıktan dışlanır. Yalnızlaşması, kitle içine hapsedilmesi, kendini gereksiz hissetmesi onda bir kaçıklık durumu yaratır.
Hayatının tamamını ve söyleminin bütününü, insana; onun baskı altında ezilişine karşı geliş, onur ve değeri üzerine kuran Arendt, eleştirelliği ve sorgulamayı hiç ötelemez. İnsanı “gereksiz” ve “değersiz” hale getiren ne varsa eşeler.
Onun bir başka özelliği kalemini korkak alıştırmaması ve ele aldığı tüm çarpıklıkların düzeltilmesi adına zihinleri kışkırtması. Hapsedilen, kapatılan, totaliter rejimlerce baskı altına alınan insanın avukatlığını yapmaktan geri durmaması.
Arendt'in bu edimlerinin zemininde ise özgürlük bulunur. Kitle toplumunda kıstırılmış insandan özgürlüğe sahip bireye ulaşma çabası içeren zorlu yolda Arendt önemli bir özne olarak karşımıza çıkıyor.
Söylemini eylem, totalitarizm eleştirisi, şiddet, modernizm sorgulamaları, özgürlük ve politika gibi izlekler üzerine kuran bu önemli düşünür, Doğumunun 100. Yılında Hannah Arendt adlı kitapla anılırken, okuyucuyu insanlar arasındaki insanın ya da insanlığın, yeniden nasıl ayağa kaldırılabileceğine dair açılımlarla baş başa bırakıyor.
Doğumunun 100. Yılında Hannah Arendt/ Yayıma Hazırlayan: Sanem Yazıcıoğlu/ Yapı Kredi Yayınları/ 228 s.
(*) Cumhuriyet Kitap, 03.12.2009
ALİ BULUNMAZ
“Konuşmadan ve eylem yapmadan yaşanan bir hayat, kelimenin tam anlamıyla, insanın hayatı boyunca yaşadığı bir ölümdür.”
(Hannah Arendt)
Hannah Arendt, kendisine “felsefeci” diyenlere hep aynı yanıtı verdi: “Ben, bireyin kendisine dair sorunlarla uğraşıyorum.” Onun “insanla uğraşması”, tekil olanı ele alması demek değil; “felsefeci” sıfatını reddederken, kurduğu cümlenin devamında ne demek istediği çok daha iyi anlaşılıyor: “Ben tekil olarak insandan öte, dünyada yer kaplayan insanlığa yoğunlaşıyorum.” İşte Arendt'in söylemini özetleyen ifade.
Yaşamı boyunca ortaya koyduklarıyla, insanın var oluş koşullarını araştıran Arendt'in doğum, ölüm, eylem, üretim, çeşitlilik gibi konular üzerinde durduğu göze çarpar. Ona göre eylem, insanı açıklayan temel kavramdır; insan, öz varlığını ancak bu şekilde sergileyebilir.
Eylemde bulunmak, yeni bir şeye başlamakla eşanlamlı. Buradan bakıldığında Arendt için doğum, ölüme hazırlıktan çok bir başlangıca işaret eder ve 14 Ekim 1906'nın, yani Arendt'in doğum gününün, “yeni başlangıç” olarak değerlendirilmesi hiç de yanlış bir anlatım olmaz. Çünkü o, her zaman yeni olana vurgu yapar ve söyleminin canlılığı da buradan gelir.
Kendinden öncesini sürekli eleştiren ya da sorgulayan ve zor ikna olan yapısı Arendt'i özel kılar. Ele aldığı konuları hep farklı bakış açılarıyla değerlendirir. Arendt'in, sorunun kökenine inme ve her etkinliği, insanın yaşamındaki anlamı bakımından incelemesi, felsefi söyleminin en belirleyici nitelikleri.
Ona göre olaylar “belli bir ereksellikle ortaya çıkmaz ve insan, önceden belirlenemez bir sürecin başlatıcısı olabilir” (s. 11). Bu bağlamda Arendt'in eleştirilerinin neden tarihselcilik, totaliter rejimler ve modernizme yöneldiği de kolayca kavranabilir.
İNSANLARLA VAR OLAN İNSAN
Arendt'in ele aldığı konuların zenginliği dikkatle incelenirse, Doğumunun 100. Yılında Hannah Arendt adlı kitapta kendine yer bulan bildirilerin de aynı zenginliği yansıtan bir kesit sunduğu rahatlıkla söylenebilir. Ayrı ayrı konuları içeren bildirilerin en önemli kesişme noktası ise, Arendt'in eleştirelliği ve olup biteni sorgulama çabası.
Örneğin, Heidegger'in 27 Mayıs 1933'te yaptığı ve Nazilerle bir biçimde uzlaşımını içeren rektörlük konuşmasını eleştirmesi, söz konusu sorgulamanın göstergelerinden biri. Jacques Taminiaux'nün vurguladığı gibi, Arendt'in totalitarizme yönelik eleştirisinin merkezinde, bu ideolojilerin “yasallık ve meşruluğu ortadan kaldırma anlayışı bulunur.”
Totaliter ideolojiler zihnin yıkımını sağlamaya ve etkin yaşamın tüm insani biçimlerini baskı altına almaya çalışır; dolayısıyla düşünme etkinliğinin de bir şekilde silinmesi amaçlanır. Sınıfların yönlendirilip şekillendirilebilir kitlelere dönüştürüldüğü totaliter ideolojilerde, birey de bu yolla, düşünme etkinliğinden uzaklaştırılarak edilginleştirilir.
“İnsanın kendini düşünmesi” üzerine de eğilen Arendt için esas olan, Hans-Helmuth Gander'in belirttiği gibi, “insanın yalnız başına kendi kendisiyle konuşması değil, her zaman başkalarıyla yaptığı konuşma”dır. Düşünmek, insanlar arasında yaşayan insan için başkasını gerekli kılar. İnsan olmanın temel koşulu, başkasıyla birlikte dünya-varlık olmada yatar.
Arendt'in Lessing'e atıf yaptığını söyleyen Gander, insanın eylemde bulunmasının önemine dair görüşü yineler. Eylemde bulunmak, insanı insanla ilişkiye sokan edimdir. Konuşup eylemde bulunarak türünün yaşama alanına dâhil olan insan, kendisinden önce de varlığını sürdüren dünyaya bu yolla bir kez daha gelir. İnsanlar “konuşarak ve eylemde bulunarak daha önce görünür olmadıkları dünya sahnesine ayak basar” (s. 63). İnsanın özgür olma koşulu da böylelikle ortaya çıkar: Edimleri gerçekleştirmek ve başkalarıyla rahat konuşabilmek.
Arendt için politika da, eylem ve sözlerin aktarılmasıdır. Konu siyasete gelince güç, otorite ve kuvvet gibi kavramlar da işin içine girer. Onun deyişiyle güç, insanların bir araya gelmesinden doğar ve bunun bir adım ötesi birlikte hareket etmedir. İnsan içinde var olan insan, aynı zamanda sorumludur. Arendt'e göre sorumluluk, “kişinin başkalarına örnek olacak şekilde dünyayı değiştirecek bir şey ortaya koymasıdır.”
TOTALİTARİZMİN EZİCİLİĞİ
“Başlangıç yapmak için şiddet kaçınılmazdır” diyen Arendt, politik kuruluş efsaneleri ile şiddetin mutlak anlamda bağlantısının bulunduğuna dikkat çeker ve buna Roma İmparatorluğu'nun kuruluşunu örnek gösterir. Ancak o, şiddet kullanarak yönetmenin “yeni ve istikrarlı bir şey ortaya çıkarmadığını, başlangıcın başlayanlarla beraber 'devrim selinde' boğulduğunu” imler (s. 91).
Totalitarizm, insanın bütün olanaklarının mutlak olarak denetim altına aldığı için şiddetin en ileri gelen biçimlerinden biridir; “mutlak kontrol, baskı ve kuvvet kullanımı gibi araçlarla sağlanır ve toplumsal alan da böylece şekillendirilmeye başlar.” Totaliter rejimler, tek biçimli yapı yaratmak adına insan çoğulluğunu sürekli tehdit eder ve söz konusu çoğulluğu ortadan kaldırarak kendine rahat bir hareket alanı sağlamaya çabalar.
Arendt, totalitarizmi işlerken eşitlik konusuna da parmak basar. Ona göre eşitlik insana verilmez, politik örgütlenmeyle kazanılır. Eşitlik, “insanın kendi olma deneyimini kazandığı ve kendini başkalarından ayrı ya da farklı olduğunu gösterdiği yer”dir. Bir başka deyişle, ayrı veya ayırdlı olma, insanın biricikliğine işaret eder.
İnsan doğayla ya da başka insanlarla ilişki kurarken çoğu zaman, totaliter rejimlerin de özü olan yıkım gündeme gelir. Arendt'in totaliter rejimler ile homo faber arasında kurduğu ilişki değinilmeye değer. Ona göre “şiddeti uygulama ve şiddetin kendisi, bütün yapım etkinliğinde bulunur ve insan yapısının yaratıcısı olan homo faber, her zaman doğayı tahrip eden”dir. Yıkım, totaliter rejimlerin özüdür. Şiddeti araç değil de rejimin kendisine dönüştüren totalitarizmde her şey rejimi “korumak” için gerçekleştirilir. Bu eylemlerden biri ve belki de en göze çarpanı, insanları kitle toplumu içine hapsetmedir.
Buradan bakıldığında totaliter bir yapıyı yansıtan emperyalizm, özel ve rekabetçi eylemleri yaygınlaştırıp, kamusal konuların ilkesi haline getirerek tehlike yaratır. Arendt'e göre bu işleyiş, “hukuk ve düzen tarafından zapturapt altına alınmazsa dünyanın yıkımına yol açar” (s. 153).
Bu arada insan, köleye dönüştürülüp her türlü politik topluluktan uzaklaştırıldığında onurunu da yitirir. Onur yitimi Arendt için “kişinin politik olarak dışlanması ve eyleme yetisinin elinden alınmasıdır.” Böyle bir insan da “doğal” olarak “gereksiz” sıfatıyla anılmaya başlar.
“Canlı ceset” konumuna gelen “gereksiz” insanların ortadan kaldırılması ya da tecrit edilmesinin yolu kolaylıkla açılabilir Arendt'e göre. Ortadan kaldırma işlemi mutlaka öldürmeye dayanmaz, kişinin ahlâki anlamda yok edilmesi yani vicdanın silinmesi de, bir bakıma yok etme demektir.
İnsan anlamsızlık tehdidiyle bir kez yaşamaya başladığında, davranışlarını denetleyecek her türlü mekanizmaya da boyun eğebilir.
ÖZGÜR BİREYE ULAŞMA YOLU
Thomas Dürr, Arendt'in söylemine değinirken eylem ve sözlerin yitişini ve bir anlamda insanın denetlenişini şöyle özetler: “Her yeri saran anlamsızlık koşulları altında ve iş yerini kaybetme karşısında totaliter terör, akla gelebilecek her türlü tekniği icat ederek, insanların davranışlarını öngörülebilir hale getirerek elinden geleni yapınca, birbirinden yalıtılmış bireylerden oluşan bir dünya ile karşılaşıyoruz. Bu dünyada artık hiç kimse birbiriyle konuşmuyor ve birlikte eylemde bulunmuyor ve böylece kendi dünyasının gerçekliğinden emin olamıyor” (s. 167). Yok oluşun kapısı da ardına kadar açılıyor böylelikle.
Bunların yanında, insanların programlanmış makinelere dönüştürülmesi de bir başka yok edilme biçimi. İşte Arendt'in modernizme yönelik eleştirisinin temelinde de bu yatıyor. Dürr'ün Arendt'ten yaptığı alıntı her şeyi açıklıyor: “Modernizm ve özellikle onun ekonomi sektörü, insanlara bir eşya gibi davranan yapıları yaratır ve eşyalar, üretilip yok edilebilir” (s. 181). Tüm bunların ardından insan, insanlıktan dışlanır. Yalnızlaşması, kitle içine hapsedilmesi, kendini gereksiz hissetmesi onda bir kaçıklık durumu yaratır.
Hayatının tamamını ve söyleminin bütününü, insana; onun baskı altında ezilişine karşı geliş, onur ve değeri üzerine kuran Arendt, eleştirelliği ve sorgulamayı hiç ötelemez. İnsanı “gereksiz” ve “değersiz” hale getiren ne varsa eşeler.
Onun bir başka özelliği kalemini korkak alıştırmaması ve ele aldığı tüm çarpıklıkların düzeltilmesi adına zihinleri kışkırtması. Hapsedilen, kapatılan, totaliter rejimlerce baskı altına alınan insanın avukatlığını yapmaktan geri durmaması.
Arendt'in bu edimlerinin zemininde ise özgürlük bulunur. Kitle toplumunda kıstırılmış insandan özgürlüğe sahip bireye ulaşma çabası içeren zorlu yolda Arendt önemli bir özne olarak karşımıza çıkıyor.
Söylemini eylem, totalitarizm eleştirisi, şiddet, modernizm sorgulamaları, özgürlük ve politika gibi izlekler üzerine kuran bu önemli düşünür, Doğumunun 100. Yılında Hannah Arendt adlı kitapla anılırken, okuyucuyu insanlar arasındaki insanın ya da insanlığın, yeniden nasıl ayağa kaldırılabileceğine dair açılımlarla baş başa bırakıyor.
Doğumunun 100. Yılında Hannah Arendt/ Yayıma Hazırlayan: Sanem Yazıcıoğlu/ Yapı Kredi Yayınları/ 228 s.
(*) Cumhuriyet Kitap, 03.12.2009
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)